Güzel Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güzel Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Şubat 21, 2026

Türkiye'de Dinin Yeri

Adnan Kahveci’nin İlâhiyat Profesörü kuzeni Niyazi Kahveci'nin tespitlerinin yer aldığı bu harika yazının sosyal medyada kaybolmasını istemedim. 

- Bu ülkede en çok satılan, en çok satın alınan fakat hiç kullanılmayan tek şey dindir. Bunu satın alan halk problemlidir! Halkın zihin yapısı problemlidir! Bu problemlerin faturasını millet olarak birlikte ödüyoruz..

* Bu kafa birini büyütüyor, sonra da gidip kendini ona öldürtüyor.

* Bu kafa, hastalıklı bir kafadır!

* Bu kafa, anakronik (çağ dışı) bir kafadır!

* Bu kafa, şizofrenik bir kafadır!

- On bin yıl öncesinin anlayışıyla bugünü yaşamaya çalışan bir kafadır!

- Kiralık kapitalle kapitalizm, kiralık felsefeyle bağımsızlık olmaz!..

En zor iş, çağdışı insan malzemesiyle çağdaş işler yapmaya kalkışmaktır.

Otuz yıl sonra ya teknolojik insan olacaksınız, ya da gereksiz insan. Mesele bu kadar basit.

- Batı'daki dinî mezhepler teolojiktir ve zihinseldir!

Bizdekiler ise siyasaldır!.. Meşrulaştırmak için teolojisi arkadan gelir.

- Sünnilikte düşünmenin “d”si yoktur! Adı üstünde teamülcü!

Allah'tan, uygulamacı olan elin oğlu, bize teknoloji satıyor da, onu alıp kullanıyoruz.. Satmasa ne yapacağız?

- 150 milyar dolar ihracatımız var ama, 300 milyar dolara yakın da ithalatımız var!..

Bunun anlamı şudur!.

Bir liralık mal satıp, iki lirayla geçineceksiniz.

- Yeraltı kaynaklarımızı sattık! Yer üstündekileri de sattık!

Şimdi havayı betonla doldurup onunla geçinmeye çalışıyoruz.

Gelin görün ki, bunu dert edinen kimse yok.

- Şeyhlik, şıhlık kavramı, 5000 yıl önceki totemizm kavramının insana dönüşmüş halidir Bu toplumda şeyh, şıh çok, fakat tek filozofumuz yok! O nedenle olguyu okuyamıyoruz.

 - Biyolojik yönden aklı bozuk insanların evliyadır diye peşlerinden koşup, “Benim hâlim ne olacak?” diye soranlarımız var!

 - Batılıları sömürgeci diye eleştiriyoruz!

Fakat onlar kendi insanlarını sömürmüyorlar.

Biz ise dışarda değil, içerde sömürgeciyiz.

Kendi insanımızı sömürüyoruz.

Buna “ ekonomik ensest ilişki” deniyor.

Bana göre en büyük vatan hainliği budur.

 - Adam ilâhiyat profesörü olmuş, yaptığı iş;

VİP cenaze namazı kıldırmak,

VİP umre ziyareti düzenlemek.

Anlayış olarak hâlâ Farabi'yi aşamamış.

4000 yıl önce yaşayan Sümerler'in kafasına sahip.

- Bilimin, tarihin ve sosyal bilimlerin bir felsefesi vardır!

O nedenledir ki, ülkemizde bir felsefe üniversitesi açılması şarttır. Buna teoloji felsefesi de dahildir.

- Kur'an üzerinde bütünsel bir çalışma yapmadığımız, daha açık bir ifadeyle, Kur'an'ın hedefi nedir, karakteri nedir sorularına cevap bulmadığımız sürece, 1500 yıl öncesine takılır kalırız.

 - Aklımızın çapını genişletmeden, mevcudun dışına çıkamayız!.. Biz de, (Türkçe) akıl nedir ve nasıl çalışır diye bir kitap yok!..

Oysa Batı'da binlerce var!

- Şunu kafamıza iyice yerleştirelim. 21. yüzyılda dinsel düşünme diye bir şey yoktur, olamaz..

Çağımız, akılcı ve bilimsel düşünme çağıdır..

Bu çağda olduğu gibi, bundan sonraki çağlarda da dindar olunabilir.

Fakat dindar olmanın yolu, akılcılıktan ve bilimsel düşünmekten geçmelidir.

~~~

 Prof. Dr. Niyazi Kahveci,

İlahiyatçı, yazar, araştırmacı,


Cuma, Kasım 15, 2019

İlhan SELÇUK'un, güncelliğini koruyan yazısı; Şaşıp Kalıyorum


Arap İngiliz’le birleşmiş Türk’ü arkadan vurmuş; Ermeni Rus’la birleşmiş, Doğu Anadolu’yu kana bulamış; Rum Yunan’la, Yunan İngiliz’le birleşmiş, Batı Anadolu’yu ele geçirmiş.
Ülkenin mahvolmadık, yıkılmadık, yanmadık, kan dökülmedik, kül olmadık hiçbir yeri kalmamış,

Elde avuçta İstanbul ile İzmir bile yok!..
Anadolu’nun altı yedi milyon nüfuslu en yoksul bölümüyle, yüzde doksan beşi okuma yazma bilmez, yorgun, yoksul, bitkin, ezik bir halk..
Nasıl kurtulmuşuz?..
Şaşıp kalıyorum…

Yunan’ı nasıl denize döküp hizaya getirmişiz, İngiliz’i İstanbul’da nasıl çıkarmışız, dünyanın süper güçleriyle masaya nasıl eşit oturmuşuz?

Yıl 1923

Anadolu’da 10-11 milyon savaş artığı yaşıyor; aç biilaç, parasız; yüzde 95’i elifi görse mertek sanacak kadar alfabesiz… Ne yapacaksın?..
Demokrasi yap!.. Nasıl yapacaksın?..

2000’li yıllarda Nurcu tarikatının ardına Bu kadar adam takılmışken, 1923’ün yanmış yıkılmış Anadolu’sunda nasıl demokrasi yapacaksın?..

Kalan ne? Yıl 1923
Komşunun komşuyu boğazladığı iç savaşlardan, Anadolu’yu mezbahaya döndüren dış savaşlardan yeni çıkmışsın.

Fabrikan yok,
İşçin yok,
İş adamın yok,
Mühendisin yok,
Doktorun yok,
Uzmanın yok,
Tüccarın yok,
Suyun yok,
Barajın yok,
Elektriğin yok,

Kadınların çarşafta çuvala giriyor,
Erkeğin dört karı alıyor,
Yurttaşlık yasası yok,
Üniversiten yok,
Banka yok,
Burjuva yok,
Proletarya yok,
İhracatçı yok,
İthalatçı yok,
Sermayen yok.

Kalkın bakalım..
Nasıl kalkınacaksın?…
Sermayesiz ekonomik kalkınmanın yumurtasız omletten ne farkı var?

Mustafa Kemal kuşağı ne yapmış?..
Yöneticiler devletçiliğe neden ve nasıl sarılmış?..
Türkler bankacılığı nasıl öğrenmiş?..
Merkez Bankası 1930'a değin neden açılamamış?..

Özel sektör nasıl oluşturulmuş?..
Yeni devlet nasıl kurulmuş?..
Çağdaş öğretime nasıl geçilmiş?
1920’de 10-11 milyon nüfusun yüzde 95’i
Alfabesizken savaş artığı bir toplumla,
Okuma yazma seferberliği nasıl açılmış?

Kitaplıklarda kitap yokken,
Ulusal kütüphane nasıl kurulmuş?..
Okullarda tarih kitabı bile yokken tarih nasıl yazılmış?..
Yok olmanın kuyusundan çıkıp var olmanın doruğuna nasıl tırmanılmış?..

Yunanlı ile dostluk nasıl kurulmuş?..
Avrupa’da saygınlık nasıl kazanılmış?..
Şaşıp kalıyorum…

2000’li yılları geçtiğimiz,
Yetmiş milyonluk Türkiye’nin haline bakıyorum… Hiçbir şeyimiz yokken neler yapmışız?..
Her şeyimiz varken neler yapamıyoruz?..

Bir de bu ortamda,
Mustafa Kemal’e saldıranlara bakıyorum…

İlhan Selçuk

Salı, Temmuz 30, 2019

İflas!


Aşağıda okuyacağınız yazı sosyal medya aracılığıyla elime geçti. Gerçekleri çok güzel yansıttığından yazının kalıcılığını sağlamak için bloğuma aktardım.

Önce ne oldu sonra ne olacağını yazacağım.
1-Önce IMF (International Monetary Fund, Uluslararası Para Fonu) ile hesabı kapattık, böylece dışarıdan kimseye hesap vermeyecektik ( istediğimiz zaman istediğimiz yere para harcayabilelim diye).
2- Köylerden şehirlere göçü teşvik ettik, böylece İnşaat Sektöründe büyük bir sıçrama oldu ( 70,000 köye su çekeceğime, herkesi TOKİ’lere taşırım bir boru çekerim suyu oradan veririm, çok ekonomik)...
3- Bilen bilmeyen, sütçü, yoğurtçu, fırıncı, kimin gözü aç ise inşaat sektörüne girdi, uluslararası kredi çekti, niye? ( dünyada para boldu) sonra 200-300 bin liraya mal ettikleri evleri 1-2 milyon liraya satmaya başladılar, 1 koyup 2,3,4 aldılar...
4- insanlar özenince, sıfır Araba sıfır ev, onlarda kredi çekip mahalle değiştirdiler, böylece köylerden gelenler eski evlere yerleşip şehirliler daha yeni evlere taşındırlar. Çankaya Çay yoluna, sonra İncek’e , sonra da Gölbaşı’ndaki bir dağ başına taşındı… Ta dağın başına…
5- Doları icat eden ve yöneten ABD, faizi yükseltirken dünyadaki dolaşan serbest para ABD ye geri dönmeye başladı, para kıtlığı başladı...
6- Siyasileri kendilerini güvenceye almak için, köyden gelenleri işe aldı. Böylece kamu büyüdü, memur sayısı 4 milyon kişiye yaklaştı, yani onca özelleştirmeye rağmen kamu küçülmedi aksine büyüdü. 20 milyon çalışanın 5 te 1 i memur. Kamu şişti. Kamu denetim ve yasamadan sorumlu iken bir şirkete dönüştü...
7- Üretim azalıp tüketim arttı. 1000 lira kazanıp 3000 lira harcandı. Lüks hayat diziler, TV ler, reklamlar ve özentiler ile bilinçli olarak yaygınlaştırıldı. Evde 50 kuruşa içeceğin kahveyi 30 lira benzin yak git restoranda iç, bir de yanına yaş pasta verelim olsun 100 lira dönerken de 30 lira daha yak toplam olsun 160 tl...
8- Toplum yükselen binalar parlayan ışıklar ve lüks AVM leri gördükçe ağzı sulandı, kazanmadan harcamaya başladı, ne olacak ki, ileride kazanınca öderiz. Taksit taksit, ama önce keyfini hemen çıkaralım, değil mi?...
Önce keyfi gelsin sonra parasını öderiz, sonuçta memuruz ay başında maaş kesin yatacaktır, ya da iş adamıyım 1 i 3 e 5 e satıyorum, ohhhh..kebap….aaa…kebap demişken ortaya karışık olsun, yedik yedik yiyemedikse de namımız olur...
9- Ankara’da 10 tane orta boy modern hastane yapıp herkesin kendi mahallesindeki hastaneye yönlendirmek gerekirken, sırf bir müteahhit çok zengin olsun, hastane çok büyük olsun, ün salsın diye tek devasal bir hastane yapıldı, niye hasta yolda giderken ölsün ya da ölmez ise hastanede kaybolurken kan kaybetsin… Sersem olsun…
10- Üretim, teknoloji, sanayi, yazılım ve donanıma harcanması gereken kaynaklar, yürüyen tavuk, Türkçeyi Araplara özendiren dizilere, dağ başında yapılmış gökdelenlere harcandı….
Üniversitelerin sanayi ile işbirliği geliştirilmesi yerine her tarafa dershane gibi içi boş binalar yapıldı, iş sulandırıldı. Millet çocukların 3000 lira verip dershaneye gönderiyordu, dershaneler kapatılıp özel liseye dönüştürüldü bu defa 30.000 lira vermek zorunda kaldılar, çok zengin olduk, çok harcadık.

Şimdi ne olacak:
1- 2010 senesinde Eryaman da oturduğum ev 1+1 idi fiyatı 75,000 TL idi yani o günün kuru 1,5 bir ABD doları iken 50,000 dolar ediyordu. Bugün bu yazıyı yazmadan önce fiyatına baktım 107,000 TL olmuş yani 6 liralı kura göre 17,833 ABD doları, yani 3 kat küçülmüş yani 3 kat fakirleşmişiz...
2- Bu fakirleşme devam edecektir. Ülke gittikçe küçülecektir, çünkü bazı hataların sonucunu görmek yıllar alır, maalesef, hemen göremezsiniz. Sera gazlarının aşırı salımı sonucu ozon tabakasındaki hasar gibi, 90 yıllarda pervasız antibiyotik satışı sonucu yıllar sonra ağır bedellerin ödenmesi, asimetrik büyümelerin ve dünya gerçeğine uygun olmayan politikaların sonuçlarını görmek gibi…
3- Şahin politikalar herkes ile gerilme sonucu çeşitli ticari konularda bedel ödettirecektir...
4- Dünya üretiminde 1000 de 9 olan üretim payımız, daha da düşecektir. Bazı arkadaşlar fantezi yapmayı sevebilir, ama gerçek bu, biz dünyada üretilen malın %1 ni bile üretecek boyutta değiliz, keşke bunu herkes görebilse...
5- İflasın sebep sonuç ilişkisini kurmayıp yine başkalarını suçlayıp dibi göreceğiz. Yani gittikçe küçüleceğiz, alım gücümüz azalacak, fakirleşeceğiz...
6- Dağ başında yapılmış olan 2,000,000 liralık evler satılmayacak, kalacak, kalacak, kalacak, gerçek değerine düşene kadar bekleyecek...
7- Kolay para kazanmak isteyenler iflas edecek, toplum bunu görecek, geçici ders alacak, ama iş işte çoktan geçecek...
5-10 sene sonra toparlanınca tekrar aynı çark dönmeye başlayacak, çünkü bu 20. Kezdir ki bu toplum batıyor ve ders almıyor…(derinine etraflıca düşünmek bize göre değil, çabucak canımız sıkılıyor…) Çözüm nedir?
Ben şahsen köylü olmak isterdim. Köylü şehre gelince durmuyor çünkü köyle dur diye bir ışık levha yok, tarlaya giderken dümdüz gidiyorsun, şehre gelen köylü de dümdüz gidiyor...
Ya eziliyor, ya da eziyor... Ezilenleri gömüyorlar görmüyoruz ama ezenler zengin oluyor görüyoruz… Görünce de “..aaa adam dün kasabadan geldi bir bina dikti 30 trilyonluk bir adam oldu diyoruz, lüks bir jeep, sağına soluna iki sarışın da aldı mı, işte al sana örnek, numune...
Ben köylü olmadığım için bir şey yapmadan önce kaç kere düşünüyorum, öz denetim sistemlerim var...
Bu arada bu yazıyı okuyup köyle lafına takılanlar olacak, biliyorum, olmazsa şaşırırım, ama açıklama yapayım, insan doğduğu yeri seçemez, köylü ya da şehirli olmak dert değil, ama köyden gelip şehirde köylü gibi yaşamak derttir. Beni rahatsız eden şehirlerin köyleşme oranı köylerin şehirleşme oranını geçmesidir (buna sosyolojide Kültürel Gecikme (Cultural lag) derler, sonra yazarım)
Son bir not; Elinizdeki telefon 1000 liralık da olsa 10,000 liralık, içindeki rehber aynıdır. Size gelen mesaj iyi ise siz mutlu olursunuz kötü ise mutsuz olursunuz. Hayatın anlamını nesnelere, eşyalara ve lükse bağlayan materyalist toplumlar, üretimden daha fazla tükettikleri için iflas ederler.
Fransız Filozof Albert Camus’un çok sevdiğim sözü ile bitirmek isterim. “Başarı kolay elde edilir, önemli olan onu hak etmektir.”
Biz lüks yaşamayı hak ettik mi?...

Dr. Anooshirvsan Miandji

Bu yazıyı alttaki linkte yer alan yazımla birlikte okuyunuz, böylece son on senede Türkiye'de olup bitenlerinin kısa bir özetine sahip olacaksınız.
http://serdar49.blogspot.com/2018/07/allah-allah-biz-ekonomiyi-cok-iyi.html


Salı, Temmuz 16, 2019

Entelektüel boşluktan köleliğe düşmeyelim!


Biz şimdi geri kalmadık, 500 yıldır geriden geliyoruz. Bugünü anlamak için kendi tarihimizi safsatadan kurtarmak gerek. 1453'te Konstantinopolis’i fethedip imparatorluk kurduğumuz zaman geri kalmaya başladık.

Osmanlı sultanlarının en zeki ve dünyaya açık olanı II. Mehmet (Fatih Sultan Mehmet) idi. Hristiyan ve Ermeni kiliselerinin devamına izin veren bu sultanın akıl hocalarından biri Bizanslı Amirutzes idi. Vezirlerini Bizanslılar'dan seçen, Roma’yı ‘Kızıl Elma’ olarak hedefleyen, İtalya’ya işgal için asker çıkartan, Constantinopolis’e ‘Konstantiniyye’ diyerek Araplar'ın verdiği adı değiştirmeyen oydu. Bizanslı tarihçi Michael Kritovoulos’un tarihini yazdığı ve kimi Bizanslı'nın Basileus (Grekçe İmparator) adını verdiği Fatih Sultan Mehmet, olasılıkla bir Rum ananın da oğludur.

Kendi portresini Rönesans’ın en ünlü ressamlarından Gentile Bellini’ye yaptıran Fatih, Rönesans’ı benimsemedi. Ordu restitüsyonu dışında, medreseden başka okul açamayan imparatorluk sonunda tükendi. 1930’larda Einstein Genel Görelilik Kuramı'nı çoktan keşfetmişti. Ülkenin Osmanlı’dan kalmış Darülfünun’u da üniversite niteliği taşımadığı için kapatılmıştı.

Darülfünun’da dersler sadece konferans niteliğindeydi. Medreselerde olduğu gibi ders veren hoca ile ders alan öğrenci vardı. Diyalog, yani soru sorup tartışmak yoktu. Bu yetersizlik bu konuda rapor hazırlayan İsviçreli profesör Albert Malche’nin raporunda vurgulanmıştır.

Darülfünun'da öğretim, medrese öğretimi gibi, sadece ezbere dayanıyordu. Sorgusuz sualsiz, diyalogsuz uygulama, çağdaş öğretimin amacına uygun değildi. Çünkü kritik, insan aklının, Kant’tan bu yana, temel işaretiydi.

Kritik varsa gelişme var

Bilimin amacına ulaşması ve insanın gelişmesine yardımcı olması kritiğin varlığına bağlıydı. Din ile bilim arasındaki çekişme; çok eskiden başlamış olmasına karşın, Avrupa felsefesinin gelişmesine paralel olarak, Kant’ın yapıtlarıyla sadece felsefeye değil, bilimsel gelişmeye de destek olmuştur.

Osmanlı öğretiminde değil Kant, İbni Sina, İbni Rüşt bile, Al-Kidi, Farabi gibi İslam filozofları da, Rönesans’ta önem, önemli bir entelektüel statüleri olmasına karşın, Osmanlı kültüründeki Arap kökenli medrese tutuculuğunun kurbanı olmuştur. Osmanlı kültür tarihinde felsefe yoktur. Osmanlı medrese ve sarayının tutuculuğu, Osmanlı kültürüne felsefi düşünceyi ve onunla birlikte bilimi sokmamıştır.

Dünya felsefe tarihinde bir Osmanlı filozofu yoktur. Oysa İslam ortaçağında Hikmet (Felsefe) İslam dininin düşünceye karşı olmadığını kanıtlamaktadır. İslam filozofları Eflatun, Aristo, Plotinus gibi antik filozofların izleyicisi ve kritiği idiler. Avrupa Rönesans’ında felsefenin ve matematiğin varlığı bugünkü yaşamın bilim ve teknolojiye dayalı uygarlık düzeyini saptar. Avrupa ve onun çocuğu olan Amerika’ya dünya egemenliğini sağlayan bilim ve teknolojidir.

Bedeli tarihten silinmek oldu

Tartışmaya gerek olmayan bu gerçekleri 1453’ten sonra anlayamayan ve toplumun eğitimini çökerten Osmanlı, bu büyük hatayı tarihten silinmekle ödemiştir. Bu büyük boşluk, emperyalist güçlerin etkisi ile 1950’den sonra da devam etmiş, bugüne kadar dolduramadığımız bir düşünce ve üretim boşluğu yaratmıştır.

Osmanlı tarihinde, sultanların ilgi duydukları tek bilimsel olgu astronomi, daha doğrusu, sultanların dili ile ‘İlm-i Nücum’ du (Yıldızlar İlmi). 3. Murat’ın Şamlı astronom ve matematikçi Takıyüddin’i bu amaçla İstanbul’a getirdiğini biliyoruz. Uluğ Bey’in Kuşçubaşı’sının oğlu Ali Kuşçu’nun Semerkant’tan 70 yaşında İstanbul’a gelmesinin nedeni, sultanın daveti olabilir. Fakat dünya tarihinde yeri olan bir Osmanlı matematikçi ve astronomu yetişmemiştir.

Osmanlı yok oluşu, Avrupa’nın bilimsel ve teknolojik gelişmesine katılmamış ve ona bağımlı kalmış olması sonucudur.

I. Dünya Savaşı öncesinde İngiltere’ye ısmarlanıp parası ödendiği halde teslim edilmeyen iki adet dretnot (bir çeşit savaş gemisi) nedeniyle, Almanya bundan yararlandı, Goeben ve Breslau’ı (Yavuz, Hamidiye) İstanbul’a gönderdi ve İmparatorluğu kendi tarafında savaşa soktu. Bu olay teknolojik geri kalmanın politik ve hatta yok edici sonuçlarını kanıtlar.

Dünyada eşi olmayan devrim

Atatürk’ün öldüğü 1938’e kadar, öğretimi örgütlemek, bilimleşmek alanında çok büyük bir atılım yapan Cumhuriyet, bilimsel toplumu yetiştirmek için, İslam dünyasında hala eşi benzeri olmayan bir devrim yaptı. 1950’den sonraki yıllar, Batılılar'ın İslam dünyasındaki programları ve Müslüman ülkelerin iç yapılarındaki boşluklar, Batılı ekonomik sömürü sistemini bertaraf etmeye yetmedi. Müslüman ülkeler, bilimleşme ve sanayileşme çağına ulaşamadılar. Bu geri kalmanın kölelik basamağına yaklaştık.

İslam dünyasında en gelişmiş ülke Türkiye’dir. Ne var ki kentlere yığılmış halk, Osmanlı’nın geri kalmışlık mirasının göstergesi olan entelektüel yetersizlik ve teknolojide geri kalmanın büyük sıkıntılarını çekiyor.

Geri kalmanın en göze batan işareti öğretim alanındadır. Ulusal öğretimin sorunlarını çözemezsek, Batı'nın büyük bir incelikle, İslam dünyası için hazırladığı ekonomik sömürge statüsü derinleşecektir. Bu komplo ve sabotaj olarak yorumlanabilir. Aslında politik baskılar nedeniyle son 45 yılda çok hırpalanmış ve çökertilmiş üniversite sisteminin, yönetim ve öğretimdeki iflası sonucudur.

Öğretimdeki çöküntünün nedeni

Politika ve ekonomi uzmanları bunun kurumsal ve sayısal nedenlerini araştıra dursunlar, bir deneyimli akademisyen olarak, çağdaş Türk toplumunun Osmanlı’dan kalan kültür mirasının, ve yüzlerce yıl dışlanan Avrupa kültürünün bugün hala anlaşılamamış olmasının, öğretimdeki çöküntünün nedeni olduğuna inanıyorum.

Bunu hükümetlerin öğretim politikalarına bağlamak yeteri kadar aydınlatıcı değildir. Halkın yetersiz eğitimi bürokrasiye de uzanıyor. Entelektüel mirasın bilim insanları ve politikacılar tarafından nasıl paylaşıldığını bilimsel bir araştırma konusu olarak incelemek gerekiyor. Türkiye’de akademinin 80 yılda ulaşabildiği bilimsel araştırma düzeyi, özel durumlar dışında, çok düşüktür. Bu özelikle niteliksel olarak da utandırıcıdır. Bunda öğretim üyesi yetiştirmeden üniversiteler açmanın büyük hatası var. Bilimsel içeriği olmayan ve üniversite yayınlarını gazetecilik düzeyine indiren yapıtlar akademik çalışma diye yayınlanıyor.

Üst derecede bir akademik performans örneği olarak James Ackerman’ın Rönesans mimarisini konu alan 550 sayfalık Distant Points (Uzak Noktalar) adlı kitabından söz etmek istiyorum. 1991’de yayınlanan kitapta şunlar ele alınıyor: Kritik kuram, bilim ve sanat, Rönesans mimarisinden örnekler, Alberti ve Leonardo, Milano Katedrali'nin gotik tasarımı, Milano Rönesans’ı, İtalyan Rönesans villaları, mimari uygulama, Tiziano çağında Venedik mimarisinin jeopolitiği, Toskan nizamı, Mimarlığın metaforik dili, Roma’da Capitol Meydanı, Roma Gesu Kilisesi tasarımı makalelerini bir araya getiriyor.

Osmanlı mimarisini bu derinlikte tartışacak bir sanat tarihçisi henüz yetiştiremedik. Akademisyenler, turistik kılavuz hazırlar gibi, eleştirel ve estetik yorumlar içermeyen ciltler yayınlıyor. Ackerman gibi uzmanlar, Batı'yla ölçüşebilecek bir sanat kültüründen çok uzak olduğumuzu kanıtlıyor.

Dünya kültürünün açılımlarını kendi tarihimizin parametreleri içinde değerlendiremezsek sırf araba, telefon, televizyon kullanarak çağdaş dünyaya ortak olamayacağız.

Doğan Kuban

Kaynak:

Cuma, Mart 29, 2019

Entelektüel Kime Denir?


Üniversitenin son günleriydi. Okulda en çok sevdiğim hocanın odasındaydım.
Bana, “ Ne olmak istiyorsun? “ dedi.
"Entelektüel olmak istiyorum.” dedim.
"Senden entelektüel olmaz” dedi.
Çok şaşırmıştım.
Biraz duraksadıktan sonra,kırgın ve alıngan bir ses tonuyla;
"Dersinizi 3 sene önce alıp geçtim. Dersinizi almama rağmen hala bütün derslerinize giriyorum.  Şu gördüğünüz okulda en çok okuyan öğrenci benim. Bir  tek kişi daha gösterebilir misiniz benim gibi okuyan, araştıran ve sizinle sınıfın ortasında yeri gelince sert tartışmalara giren? “ dedim.
Ciddi bir ifadeyle tekrar;
"Senden entelektüel olmaz” dedi.
İyice hiddetlenmiştim.
" İyi benden olmasın, doçentlik tezlerine bile kaynak hazırladığım, konular önerdiğim şu gördüğünüz hocalarımızdan olsun! “dedim.
Profesör, gülümseyerek geriye yaslandı. Uzun uzun baktı. Ben hocanın en gözde öğrencisi olduğumu ve bu konuda tam aksi şeyler söyleyeceğini tahmin ediyordum.
"Bak evladım” dedi.
"Senden çok iyi bir araştırmacı yazar olur. Ama entelektüel olmaz . Nedenine gelince, sana entelektüel olamazsın dediğimde, bana bir entelektüel gibi “ Niçin olmaz? “ diye sormadın, aksine bir köylü gibi kızdın, alındın ve hiddetlendin.” dedi.
Hocayı dinliyordum dikkatle bir yandan da ruh halimden kurtulup, ne söylediğini anlamaya çalışıyordum.
"Yazarlık bilgi işidir. Entelektüellik bilgi değil, davranış biçimidir. Bir insanın entelektüel olması için en az 3 kuşak ailesinin okuması gerekir. Ben çok okuyan bir adamım. Ama entellektüel değilim. Hayata senin tepkilerini veriyorum. Oğlum da çok okuyan birisi. O da yetmez. Ancak entelektüel olmaya ondan sonra gelecek nesillerle başlanır. “
Hocanın söyledikleri kafama çakılmıştı.
"Şu okulun önüne bak. Hepsi son model araba dolu ve hepsi hocalara ait. Her iki sene de bir de model yenilerler. Gerçekten böyle bir yenilenmeye ihtiyaçları var mı? Niçin bu şekilde yaşıyorlar. Çünkü o yüksek unvanlarla gördüğün hocalarının kariyerleri ve diplomaları ne kadar yüksek olursa olsun, ruhlarındaki insan bir feodal köylü. Güçlerini topluma kabul ettirmek için böyle hava atmak zorundalar. Gerçek bir entelektüel asla bu güdüyle hareket etmez” dedi.
Odadan çıktığım günden beri bu hayat dersi niteliğindeki konuşmayı, her ne zaman TV’lerde büyük unvanlarla tartışan insanların bir anda ilkel öfke krizlerine girerek birbirlerine hezeyanlarla saldırdıkları zaman hatırlarım.
(Alıntı)
Kitap Edward Said

Pazartesi, Aralık 17, 2018

Orta Doğulu Olmak


Ülkemiz Ortadoğulu bir zihniyet tarafından, Ortadoğulu bir üslupla yönetiliyor ve görünen o ki yakında tamamen Ortadoğu’ya dönüşeceğiz.
Ortadoğululuk nedir bilir misiniz?
-Ölümü yüceltip güzel yaşamayı aşağılamak Ortadoğululuktur.
-Dini yüceltip bilime kayıtsız kalmak Ortadoğululuktur.
-Lideri yüceltip, iyi sistem kurmayı aşağılamak Ortadoğululuktur.
-İmanı yüceltip aklı aşağılamak Ortadoğululuktur.
-Duyguları yüceltip mantığı küçümsemek Ortadoğululuktur.
-Müteahhitti yüceltip, mühendisi aşağılamak Ortadoğululuktur.
-Üniversiteleriyle değil, camileriyle gurur duymak Ortadoğululuktur.
-“Alnı secde görüyor” diye, zorba ve hırsız politikacılara oy vermek Ortadoğululuktur.
-İmamları yüceltip, filozofları aşağılamak Ortadoğululuktur.
-Ev kadınlığını yüceltip, kariyer yapan kadını aşağılamak Ortadoğululuktur.
-Kendi çocuklarını Amerika’da okutup, halk çocuklarını imam hatiplere zorlamak Ortadoğululuktur.
-Sözü yüksek olanı değil, sesi yüksek olanı iyi lider sanmak Ortadoğululuktur.
-Kurumsal çözümler üretmek yerine, karizmatik lidere tapmak Ortadoğululuktur.
-Hatasından öğrenmek yerine, onunla duygusal bağ kurup hayatını bataklığa çevirmek Ortadoğululuktur.
-Standart sahibi olmak yerine, düştükçe “beterin beteri var” diye kendini avutmak Ortadoğululuktur.
-Başına gelene katkısını görmek yerine, hep dış güçleri suçlamak Ortadoğululuk.
-Şeytan taşlamaktan ibadet etmeye zaman bulamamak Ortadoğululuktur.
-Kendi hayatında hiçbir başarısı yokken, sürekli atalarıyla övünmek Ortadoğululuktur.
-Sıkılmış bir yumruğun, açık bir elden daha güçlü olduğuna inanmak Ortadoğululuktur.
Yukarıdaki maddelerin birçoğunun dinle ilgili olduğunu görüyorsunuz, neden? Çünkü ortalama bir Ortadoğulunun beyninin yüzde 75'i dinle kaplıdır. Bu yüzden diğer şeylere çok az yer kalır.
Onun zihniyetiyle ilgili söylediğiniz her şeyi, dinine saldırı sayar. Dinle ilgili olmayan pek fikri olmadığı için, dinini ilgilendirmeyen hiçbir eleştiri yapma şansınız da yoktur! Üstünüzü ıslatmadan, elinizle balık yakalamanın imkansızlığı gibi bir şey.
İronik bir şekilde, Ortadoğulular ülkelerinin sıkıcılığından kaçıp, nefes almak için turist olarak Türkiye'ye geliyor. Türkiye'nin yöneticileri ise gittikçe ülkemizi Ortadoğululaştırıyor.
Birkaç yıldır, yılın yarısını yurt dışında geçiriyorum. Yurt dışında, gittiğim en iyi restoranların en iyi yerlerinde hep Arap şeyhlerinin çocukları, yanlarında Rus sevgilileriyle oturduğunu görüyorum. Kendi ülkelerini modernleştirmek yerine, modern ülkelerde hayatlarını yaşıyor, kendi halklarına da din pazarlıyorlar.
Gidip, bu adamların ülkesinde, “bu adamlar size din merkezli yaşamayı övüyor ama kendileri son derece dünyevi yaşıyor” desem, beni o diktatörlerin polislerinden önce, o yoksul insanlar linç eder. Celladına aşık zihniyetteki insanlar için ne yapılabilir ki?
Bu açıklamayı kimseyi ikna etmek için yazmadım. Mantığa inanmayan insanların mantıklı argümanlarla değiştirilemeyeceğini bilecek kadar tecrübeliyim. Bu hayatta, bazıları akılla öğreniyor, bazıları acıyla. Maalesef bu coğrafya, acıyla öğrenenlerin coğrafyası.
Benimki, sadece geleceğe dönük bir “ben dememiş miydim” notu.
Bu topraklarda, her şeyin bir gün anlaşıldığını ama hep geç anlaşıldığını biliyorum. Hepsi bir gün neyin ne olduğunu anlarlar, ama hep geç anlarlar!
Az gelişmişlerin kaderi iki kelimede saklıdır: İdrak gecikmesi!
Matbaanın 300 yıl geç geldiği bir topluma, mantık da olması gerekenden 30 yıl sonra geliyor. Neyin en mantıklı çözüm olduğuna karar vermeden önce 30 yıl kavga ediliyor!
"Coğrafya kaderdir" der, Ibni Haldun, bizim kaderimiz de idrak gecikmesi!

Mümin Sekman
Sosyolog

Pazartesi, Haziran 18, 2018

Kültürel Zeka


‘Akademik zekâ’ var. 
‘Duygusal zekâ’ var. ‘Sosyal zekâ’ var.
Bu zekâ türleri tanımlanıyor, ölçekler yapılıyor.
Ama ‘Kültürel zekâ’ da olmalı. Tanımlanmalı. Ölçekleri yapılmalı.
Çünkü hem bireylerin, hem toplumların ‘kültürel zekâ’sı aslında tutum ve davranışlarıyla ortaya çıkıyor.
Şimdi bakalım:
*Öğrenme yeteneği.
*Görebilme yetisi (vizyon).
*Geniş açılı bakabilme kazanımı.
*Değiştirme becerisi.
*Analitik düşünme yetisi.
*Sentezci davranış gücü...
Bu özellikler kişiden kişiye, toplumdan topluma değişiyor.
Bu özelliklerin yüksek, orta, düşük olduğu tutum ve davranışlarla ortaya çıkmıyor mu?
Neden Hitler Almanya’da çıkıyor da, İngiltere’de çıkmıyor?
Neden bir Japon pilotu intihar uçuşu yapıyor da bir Fransız pilotu yapmıyor?
‘Kültürel zekâ’ farkları aslında önümüze çok kanıt sunuyor.
Neden Fethullah Gülen gibi birisinin önünde pek çok insan eğilip elini eteğini öpüyor?
Neden 16 yıllık AKP iktidarı hâlâ yüzde 40’larda oy alıyor?
AKP içinde mühendisler var, tıp doktorları var, ekonomistler var, hukukçular var. Bunlar olan biteni görmüyorlar mı?
Elbette görüyorlar da onları bütün yanlışları kabul etmeye yönelten ne.?
Görülüyor ki,
meslek eğitimi ‘kültürel zekâ’yı geliştirmiyor.
‘Kültürel zekâ’, kültür eğitimi ile gelişir.
Köy Enstitüleri bunu yapıyordu.
Gelişmiş eğitim kurumları bunu yapan kurumlardır.
‘Kültürel zekâ’ gelişiminin iki büyük engeli var:
-Birisi dogmatik kalıpların aktarımı. Din, gelenek vb.
-İkincisi de hiyerarşik yapılar. İmparatorluk, sultanlık vb...
Bizim ‘kültürel zekâ’mız kültür tarihimizin bu iki özelliği nedeni ile gelişememiştir.
Bu nedenle de;
*Biat kültürüne yatkın,
*İtaat temelli ön kabullere sahip,
*Risk almaktan korkan,
*Değişimden kaçınan,
*Alıştığını sürdürme eğilimli
bireylerin çoğunluğundan oluşan bir toplumda yaşıyoruz.
Çektiğimiz sıkıntıların temeli budur.
Değişimin zorlandığı yer burasıdır.
Değiştirmemiz gereken de budur. Eğer bu kültürel yapıyı değiştiremezsek, Toplumun ‘kültürel zekâ’sını yükseltemezsek, Erdoğan ve AKP gider ama yeni Erdoğan’lar ve yeni AKP’ler gelir.
İktidarların gelişim trendlerini izlersek; Adnan Menderes ve Demokrat Parti de özgürlük umudu ile gelmişti. On yılda ne özgürlük kaldı ne de umut.
Erdoğan ve AKP özgürlük umudu ile işbaşına gelmişti. 16 yıl sonra ne özgürlük var ne de umut.
İktidarların bu çizgisi bize bir şey anlatmalıdır.
*Denetlenmeyen iktidar mı?
*Neden denetlemek isteyen yok?
*İktidar hesap vermiyor mu? *Neden toplum hesap sormuyor?
*Yolsuzluklar ortada mı?
*Neden toplum görmezden geliyor?
*‘Çalıyor ama çalışıyor’ kabulü nasıl bir toplumu anlatıyor..?
Değiştirmemiz gereken işte  budur.! 
Yeni dönemin gerçekte yeni dönem olabilmesi buna bağlıdır.
Uzun vadeli bir hedef gibi mi görünüyor?
Aksine en kısa vadeli hedef bu olmalıdır.
İlk hedef bu olmalıdır.
Çünkü özgürlük de, uygarlık da, kalkınma da, eşitlik de, eğitim de, hukuk da, emek de buna bağlıdır da ondan.
Aklınızı ve iradenizi özgürce kullanamazsanız doğru olan hiçbir şeyi gerçekleştiremezsiniz.
‘Kültürel zekâ’.!
Bilmemiz, anlamamız, çalışmamız gereken alan budur.
Uygar bir toplum, uygar bir yaşam bu alan üzerinde yükselir.
Umarım bu hedefi görürüz.
Umarım bu hedefe yürürüz...

Erdal ATABEK

Çarşamba, Ocak 31, 2018

Nazım Hikmet'mi vatan haini?

Nazım Hikmet'in kabri- Moskova
Saat 2.30.
Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
ne ağaç, ne kuş sesi,
ne toprak kokusu vardır. Gündüz güneşin,
gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için ve dünya karanlıkta daha bizim,
daha yakın, daha küçük kaldığı için ve bu vakitlerde topraktan
ve yürekten evimize, aşkımıza ve kendimize dair sesler geldiği için
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını seyrediyordu Kocatepe'den dünyanın en yıldızlı karanlığını.
Düşman üç saatlik yerdedir ve Hıdırlık tepesi olmasa
Afyonkarahisar şehrinin ışıklan gözükecek.
Kuzeydoğuda Güzelim dağları ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor.
Ovada Akarçay bir pırıltı halinde ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var:
Akarçay belki bir akar su, belki bir ırmak, belki küçücük bir nehirdir
Akarçay Dereboğazı’ında değirmenlieri çevirip ve kılçıksız yılan balıklarıyla Yedişehitler kayasının gölgesine girip çıkar.
Ve kocaman çiçekten eflatun kırmızı beyaz ve sapları bir,
bir buçuk adam boyundaki haşhaşların arasından akar.
Ve Afyon önünde Altıgözler köprüsünün altından
gündoğuya dönerek ve Konya tren hattına rastlayıp
yolda Büyükçobanlar köyünü solda ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp, gider.
Düşündü birdenbire kayalardaki adam kaynakları ve
yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.
Kim bilir onlar ne kadar büyük, ne kadar uzundular?
Birçoğunun adını bilmiyordu, yalnız, Yunan'dan önce
ve Seferberlik'ten evvel Selimşahlar çiftliğinde ırgatlık ederken
Manisa'da geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.
Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu
Paşalar: 'Üç', dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkla akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon ovasına atlayacaktı.
Saat 3.30.
Halimur - Ayvalı hattı üzerinde manga mevziindedir.
İzmirli Ali Onbaşı (Kendisi tornacıdır) karanlıkta göz yordamıyla
sanki onları bir daha görmeyecekmiş gibi
baktı manga efradına birer birer:
Sağda birinci nefer sarışındı, ikinci esmer.
Üçüncü kekemeydi fakat bölükte yoktu onun üstüne şarkı söyleyen. Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.
Altıncı, inanılmayacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtiyar bir muhacir karısına bıraktığı için kardeşleri onu
mahkemeye verdiler ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
ona 'Deli Erzurumlu' derdiler. Yedinci Mehmet oğlu Osman'dı.
Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı
ve gözünü kırpmadan daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci İbrahim korkmayacaktı bu kadar
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki:
tavşan korktuğu için kaçmaz kaçtığı için korkar.
Saat: 4
Ağzıkara-Söğütlüdere mıntıkası.
On ikinci Piyade Fırkası.
Gözler karanlıkta, uzakta.
Eller yakında, mekanizmalar Üzerinde.
Herkes yerli yerinde.
Tabur imamı, mevzideki biricik silahsız adam: ölülerin adamı,
kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru, durdu boyun büküp
el kavuşturup sabah namazına, içi rahattır.
Cennet, ebedî bir istirahattır. Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,
meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir
Cenabı rabbülâlemîne şühedâyı.
Saat: 4.45.
Sandıklı civarı.
Köyler.
Sarkık, siyah bıyıklı süvari,
çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.
Çukurova beygiri kuyruğunu karanlığa vuruyordu:
dizkapaklarında kan, kantarmasında köpük...
İkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük,
atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.
Geride, köylerde bir horoz öttü. Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari
ellerinin tersiyle yüzünü örttü. Karşı dağlar ardında,
düşman elinde kalan bir başka horoz vardır:
Baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.
Düşmanlar her hal onu çoktan kesip çorbasını yapmışlardır.
Saat beşe on var.
Kırk dakka sonra şafak sökecek.
'Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak'
Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde.
On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti ve onların genci,
uzunu, Darülmuallimin mezunu Nureddin Eşfak,
mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak konuşuyor:
— Bizim İstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var,
bilmem ki, nasıl anlatsam, Akif, inanmış adam,
fakat onun, ben, inandıklarının hepsine inanmıyorum.
Meselâ, bakın 'Gelecektir sana vadettiği günler Hakkın.
'Hayır, gelecek günler için gökten âyet inmedi bize.
Onu biz, kendimiz vadettik kendimize.
Bir şarkı istiyorum zaferden sonrasına dair.
'Kim bilir belki yarın...'
Saat beşe beş var.
Dağlar aydınlanıyor.
Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.
Gün ağardı ağaracak.
Kokusu tütmeğe başladı:
Anadolu toprağı uyanıyor.
Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp
ve pırıltılar görüp ve çok uzak
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
bir müthiş ve mukaddes macerada, ön safta, en ön sırada,
şahlanıp ölesi geliyordu insanın.
Topçu evvel mülâzimi Hasan'ın yaşı yirmi birdi.
Kumral başını gökyüzüne çevirdi, kalktı ayağa.
Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.
Şimdi bir hamlede o kadar büyük.
Öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki bütün ömrünü
ve hâtırasını ve yedi buçukluk bataryasını
ağlanacak kadar küçük buluyordu.
Yüzbaşı sordu:
— Saat kaç?
— Beş.
— Yarım saat sonra demek...
98956 tüfek ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
bütün aletleriyle ve vatan uğrunda, yani, toprak ve hürriyet için
ölebilmek kabiliyetleriyle Birinci ve ikinci Ordu'lar baskına hazırdılar.
Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde, beygirinin yanında duran sarkık,
siyah bıyıklı süvari kısa çizmeleriyle atladı atına.
Nureddin Eşfak baktı saatına:
— Beş otuz...
Ve başladı topçu ateşiyle
ve fecirle birlikte büyük taarruz...
Sonra.
Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
Bunlar:
Karahisar güneyinde 50
ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.
Sonra.
Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihata ettik Aslıhanlar civarında 30 Ağustosa kadar.
Sonra.
Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyi külliyesi imha ve esir olundu.
Esirler arasında General Trikopis: alaturka sopa yemiş bir temiz ve sırmaları kopuk firenk uşağı...
Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nureddin Eşfak'ın ayağı.
Nureddin dedi ki:
'Teselyalı Çoban Mihail,'
Nureddin dedi ki:
'Seni biz değil, buraya gönderenler öldürdü seni...'
Sonra.
Sonra, 31 Ağustos günü ordularımız İzmir'e doğru yürürken
serseri bir kurşunla vurulan Deli Erzurumluydu.
Devrildi. Kürek kemikleri altında toprağı duydu.
Baktı yukarı, baktı karşıya. Gözleri hayretle yandılar:
önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları
her seferkinden kocamandılar.
Ve bu postallar daha bir hayli zaman
üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından
seyredip güneşli gökyüzünü ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.
Sonra.
Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden ve Deli Erzurumlu ölürken
kederinden yüzlerini toprağa döndüler.
Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı,
Kan içindeydi yüzü gözü.
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
Kaçanı kovalamıyordu yalnız ulaşmak da istiyordu bir yerlere
ve sadece kahretmiyor yaratıyordu da.
Ve kılıçların, nalların, ellerin ve gözlerin pırıltısı
ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü ve şu türküyü duydu:
'Dörtnala gelip uzak Asya'dan Akdeniz'e
bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim.
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine bu hasret bizim...'
Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir’e girdik ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinde gelip öfkeden, sevinçten,
Ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.
Ve biz de burda bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
suda balık, havada kuş kadar çokturlar,
korkak, cesur, câhil, hakîm ve çocukturlar
ve kahreden yaratan ki onlardır,
kitabımızda yalnız onların maceraları vardır...
Kuvayi Milliye/Destan
Nazım Hikmet Ran

Pazartesi, Aralık 18, 2017

Yavaş Yavaş Ölürler

Yavaş yavaş ölürler
Seyahat etmeyenler.
Yavaş yavaş ölürler
Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Alışkanlıklarına esir olanlar,
Her gün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler, Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler, Bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Heyecanlardan kaçınanlar,
Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler, Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar, Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar


Pablo Neruda


Pazartesi, Ekim 23, 2017

Zülfü Livaneli’nin Kaleminden Etkileyici 10 Alıntı

Üyesi olduğum ZAMAZİNGO isimli blogtan gelen bir yazıyı aşağıda sizlerle paylaşıyorum:


1. “Onca sayfa okunur mu hiç ya? Özetlerine baktım. Bunları söylerken kucağındaki iPad’i işaret ediyordu. O zaman hayatı, aşkı, ölümü, felsefeyi, edebiyatı 140 karakterlik tweet’lerle ifade eden bir kuşakla konuştuğumu daha derinden kavradım. Aramızdaki uçurum kapanmayacak cinstendi.”
2. İnsan hiçbir umut beslemediği zaman durumu kabullenebiliyor ama kapkara bulutlar arasından iğne ucu kadar kendini gösteren bir güneş ışını belirince bütün dünyası o ışığa bağlı oluyor…
3. Ama inan bana, insanların çoğunun ruhu, bedeninden önce çürür.
4. Harese nedir, bilir misin oğlum?
Arapça eski bir kelimedir.
Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir.
Harese şudur evladım:
Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan
üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür;
o kadar dayanıklıdır yani.
Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır.
Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar.
Keskin diken devenin ağzında yaralar açar,
o yaralardan kan akmaya başlar.
Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider.
Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına
doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve.
Bunun adı haresedir.
Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir.
Bütün Ortadoğu’nun âdeti budur oğlum, boyunca birbirini öldürür
ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz.
Kendi kanının tadından sarhoş olur
5. Sağcı, solcu, milliyetçi, enternasyonalist, tarikatçı, Fenerbahçeli, Galatasaraylı, Beşiktaşlı, genç-yaşlı, kadın-erkek, köylü-şehirli, Doğulu-Batılı, zengin-yoksul olmanız fark etmez. Yeter ki düzgün insan olun!
6. Kıskanmayı bile unutmak. Onu mutlu eden herkesi ve her şeyi sevmek. O noktada sahiplenmek biter, saf aşk kalır.
7.”Aramızdaki temel fark ne, biliyor musun? Sen insanlara baktığın zaman üniformalar, bayraklar ve din görüyorsun!”. “Peki, sen ne görüyorsun bakalım?”. “İnsan, sadece insan. Seven, acı çeken, acıkan, üşüyen, korkan bir insan.”
8. Haklı olanı güçlü kılamadığımız için güçlü olanı haklı kılıyoruz…
9. Zaten dünyanın hangi köşesinde huzur kaldı ki…
10. İnsanlar bunca acı çekerken, İstanbul’da en iyi suşinin nerede yenilebileceğini konuşanlara dayanamıyordum

Salı, Ekim 10, 2017

Yaşayarak Öğrenmek

Bir gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir bakkal dukkanina girmis. Bakkala hemen kendisini saklamasini emretmis. Bakkal da Napolyon' u musait bir yere saklayip, biraz sonra gelen dusmanları da

'Az evvel biri koşarak su tarafa kacti.' diye savustur­mus. Nihayet biraz sonra Napolyon' un muhafızları yetismisler. Bakkal ömründe bir daha karsilasamayacağı Napolyon' a sormus: 


'Efendim, af buyurun ama merak ettim, olumle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu?' Napolyon birden öfkelenmis. 'Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçercesine konuşabiliyorsun? ' diye bağırmış. 

Hemen askerlerine, adamcagizi kursuna dizmelerini emretmis.
Askerler bakkalin gozunu baglayip, karsisina dizilmisler. 

Mermiler namlulara surulmus, artik 'ates' emri verilecek... Adamcagiz
içinden: 'Ah, ne yaptın sen? Simdi ölüp gideceksin diye düşünürken, arkadan bir çift
el uzanmis, gozundeki bagi acmis. Karsisinda Napolyon varmis. 

Tek cümleyle cevaplamış Napolyon: 'Işte böyle bir duygu!' 


"Yasayarak öğrenmek, bedeli en yüksek öğrenme biçimidir... "

Pazartesi, Ağustos 28, 2017

İdrak Gecikmesi

Sosyolog Mümin Sekman, bakınız ne güzel yazmış:

Ülkemiz Ortadoğulu bir zihniyet tarafından, Ortadoğulu bir üslupla yönetiliyor ve görünen o ki yakında tamamen Ortadoğu’ya dönüşeceğiz.
Ortadoğululuk nedir bilir misiniz?
-Ölümü yüceltip güzel yaşamayı aşağılamak Ortadoğululuktur.
-Dini yüceltip bilime kayıtsız kalmak Ortadoğululuktur.
-Lideri yüceltip, iyi sistem kurmayı aşağılamak Ortadoğululuktur.
-İmanı yüceltip aklı aşağılamak Ortadoğululuktur.
-Duyguları yüceltip mantığı küçümsemek Ortadoğululuktur.
-Müteahhitti yüceltip, mühendisi aşağılamak Ortadoğululuktur.
-Üniversiteleriyle değil, camileriyle gurur duymak Ortadoğululuktur.
-“Alnı secde görüyor” diye, zorba ve hırsız politikacılara oy vermek Ortadoğululuktur.
-İmamları yüceltip, filozofları aşağılamak Ortadoğululuktur.
-Ev kadınlığını yüceltip, kariyer yapan kadını aşağılamak Ortadoğululuktur.
-Kendi çocuklarını Amerika’da okutup, halk çocuklarını imam hatiplere zorlamak Ortadoğululuktur.
-Sözü yüksek olanı değil, sesi yüksek olanı iyi lider sanmak Ortadoğululuktur.
-Kurumsal çözümler üretmek yerine, karizmatik lidere tapmak Ortadoğululuktur.
-Hatasından öğrenmek yerine, onunla duygusal bağ kurup hayatını bataklığa çevirmek Ortadoğululuktur.
-Standart sahibi olmak yerine, düştükçe “beterin beteri var” diye kendini avutmak Ortadoğululuktur.
-Başına gelene katkısını görmek yerine, hep dış güçleri suçlamak Ortadoğululuk.
-Şeytan taşlamaktan ibadet etmeye zaman bulamamak Ortadoğululuktur.
-Kendi hayatında hiçbir başarısı yokken, sürekli atalarıyla övünmek Ortadoğululuktur.
-Sıkılmış bir yumruğun, açık bir elden daha güçlü olduğuna inanmak Ortadoğululuktur.
Yukarıdaki maddelerin birçoğunun dinle ilgili olduğunu görüyorsunuz, neden? Çünkü ortalama bir Ortadoğulunun beyninin yüzde 75'i dinle kaplıdır. Bu yüzden diğer şeylere çok az yer kalır.
Onun zihniyetiyle ilgili söylediğiniz her şeyi, dinine saldırı sayar. Dinle ilgili olmayan pek fikri olmadığı için, dinini ilgilendirmeyen hiçbir eleştiri yapma şansınız da yoktur! Üstünüzü ıslatmadan, elinizle balık yakalamanın imkansızlığı gibi bir şey.
İronik bir şekilde, Ortadoğulular ülkelerinin sıkıcılığından kaçıp, nefes almak için turist olarak Türkiyeye geliyor. Türkiyenin yöneticileri ise gittikçe ülkemizi Ortadoğululaştırıyor.
Birkaç yıldır, yılın yarısını yurt dışında geçiriyorum. Yurt dışında, gittiğim en iyi restoranların en iyi yerlerinde hep Arap şeyhlerinin çocukları, yanlarında Rus sevgilileriyle oturduğunu görüyorum. Kendi ülkelerini modernleştirmek yerine, modern ülkelerde hayatlarını yaşıyor, kendi halklarına da din pazarlıyorlar.
Gidip, bu adamların ülkesinde, “bu adamlar size din merkezli yaşamayı övüyor ama kendileri son derece dünyevi yaşıyor” desem, beni o diktatörlerin polislerinden önce, o yoksul insanlar linç eder. Celladına aşık zihniyetteki insanlar için ne yapılabilir ki?
Bu açıklamayı kimseyi ikna etmek için yazmadım. Mantığa inanmayan insanların mantıklı argümanlarla değiştirilemeyeceğini bilecek kadar tecrübeliyim. Bu hayatta, bazıları akılla öğreniyor, bazıları acıyla. Maalesef bu coğrafya, acıyla öğrenenlerin coğrafyası.
Benimki, sadece geleceğe dönük bir “ben dememiş miydim” notu.
Bu topraklarda, her şeyin bir gün anlaşıldığını ama hep geç anlaşıldığını biliyorum. Hepsi bir gün neyin ne olduğunu anlarlar, ama hep geç anlarlar!
Azgelişmişlerin kaderi iki kelimede saklıdır: İdrak gecikmesi!
Matbaanın 300 yıl geç geldiği bir topluma, mantık da olması gerekenden 30 yıl sonra geliyor. Neyin en mantıklı çözüm olduğuna karar vermeden önce 30 yıl kavga ediliyor!
"Coğrafya kaderdir" der, Ibni Haldun, bizim kaderimiz de idrak gecikmesi!
Mümin Sekman

Sosyolog

Çarşamba, Ağustos 09, 2017

Japon Ahlakı

Katolik Hristiyanlar, Japonların Hristiyan olmadıkları halde nasıl bu kadar ahlaklı olduklarını sorguluyorlar.
Ahlak anlayışı, kültürlere ve toplumlara göre farklılık gösteriyor.
Örneğin ülkemizde sokakta öpüşen bir çift gören bazı bireyler, ahlak elden gidiyor diye yaygara koparırken aynı anda sokağın bir başka köşesinde bir cinayete tanıklık etseler görmezden geliyorlar.
O yüzden bizimki gibi ülkelerde sevişmek, adam öldürmekten daha ayıp sayılıyor.
Japonya’da bir doğal afet olduğunda (üstelik bu afetlerin boyutları azımsanacak gibi değil) hiçbir Japon, marketleri, mağazaları yağmalamıyor. Boşalan evleri soymuyor. Stok yapmıyor. Markette 2 ürün kalmışsa ikisini de satın almıyor, diğerini bir başkası alsın diye bırakıyor.
Devletlerinin dağıttığı yardımları stoklayıp, ihtiyacı olanlara fahiş fiyatlarla satmıyorlar. Ölü soymuyorlar. Felakette ölen insanların cesetlerini naklen yayın araçları ile yayınlamıyorlar, gösterişli olsun diye devlet büyüklerinin katıldıkları cenaze törenleri düzenlemiyorlar. Sadelikle, samimiyetle ve en önemlisi saygı ile defnediyorlar ölülerini.
Katolik Hristiyanlar, Japonların Hristiyan olmadıkları halde nasıl bu kadar ahlaklı olduklarını sorguluyorlar. Japonların bir dini inançları ve din kitapları yok. Ahlakın din ile sağlanamadığına en önemli örnek işte bu. Birde aksi taraftan bakalım, 1.5 milyar İslam coğrafyasında toplumsal ahlakın boyutu nedir? Duyarlılık, paylaşımcılık, hassasiyet nerededir?
Terör neden en çok İslam coğrafyasında yaygındır?
Bunu sorguladığınızda ilk yapılacak eylem sizi “din düşmanı” olarak suçlamaktır. Ama nedense hiç kimse inandığı dinin ve hatta bütün dinlerin ilk öğretisinin ahlak-hoşgörü ve paylaşımcılık olması gerekirken, neden böyle olmadığını düşünmez.
Kendisini asla eleştirmez. “Ahlak konusunda en çok ahkâm kesenler, en ahlaksız olanlardır” kuramı da kendini böyle doğruluyor. Bu tür insanların ahlak anlayışları, diğerlerinin özel yaşamını irdelemekten ibarettir. Başkalarına namus bekçiliği yapan zatlar, dul kadınları en çok rahatsız eden tiplerdir.
Gelelim yeniden Japonların ahlak öğretisine; Japon ahlakının temeli, günah ve günah anlayışından kaynaklanan korkuya değil, çevreden utanma duygusuna dayanır.
İşin birde bu boyutu var, dünyada atom bombası yemiş bir başka millet yok. Yaşadıkları savaş, açlık, yoksulluk, hastalık ve sakatlıklar onların ahlak anlayışına zarar verememiş. Bu üzerinde düşünülmesi gereken bir olgudur.
Japon devlet adamı, işini layıkıyla yapamadığında, yüz kızartıcı suçla itham edildiğinde, kendisi görevdeyken, birimine bağlı bir yerde bir işçi kaza eseri öldüğünde o adam acı içinde intihar ediyor. Çünkü utanıyor. Zaten ahlak “utanmayı” bilmektir.

Yazımı Bekir Coşkun’dan alıntılayarak tamamlamak istiyorum; Japonların dini “Şintoizm”dir… Peygamberleri yoktur… Zaten cennetleri-cehennemleri de yok… Japonların inanç ve ahlak anlayışı; bu dünyada, diğer insanların gözündeki imajı esas alır… Yani korkuya değil, utanma duygusu temeline dayanır… Utanma duygusundandır; o özveri, düzen, disiplin, saygı… Senin utanma duygun yok usta… SİBEL ONBAŞIOĞLU

Pek çok din vardır; fakat sadece bir tek ahlak vardır."
John Ruskin

Pazartesi, Ocak 16, 2017

Zaman Paradoksu

Mektubun sahibi, George Carlin (1937 – 2008); 5 Grammy Ödülü kazanmış, ABD’de “100 en büyük TV stand-upçısı” listesinde yer almış bir büyük komedyen, aktör ve yazar.
Bu yazı, eşi Brenda’nın kanserden ölmesinden sonra, “Zamanımızın Paradoksu” başlığı ile yazılmıştı.
Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var; daha geniş oto yollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var.
Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz; daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz.
Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz; daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var.
Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz; daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var.
Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz; daha çok ilacımız, ama daha az sağlığımız var.
Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz, çok savurganca para harcıyoruz, çok az gülüyoruz, çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz, çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz, çok az okuyor çok fazla TV izliyoruz ve çok ender şükrediyoruz.
Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık.
Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz.
Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik.
Yaşamımıza yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık.
Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin karşısına geçmekte sorunumuz var.
Dış Uzayı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik.
Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık.
Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik.
Atoma hükmettik, ama önyargılarımıza edemedik.
Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz.
Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz.
Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik.
Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayarlar yapıyoruz, ama git gide daha az iletişim kuruyoruz.
Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin; büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.
Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler, ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir.
Bu günler, hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlakî değerler, bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir.
Vitrinlerde her şeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamandayız.
Öyle bir zaman ki teknoloji bu mektubu size getirebilir, siz bu içselliği ya paylaşmayı, ya da sil tuşuna basmayı seçebilirsiniz.
Yaşam, aldığımız nefes sayısıyla değil, nefesimizi kesen anların sayısıyla ölçülür.
George Carlin

Cuma, Ocak 16, 2015

Cehaletin Temeli Nerede?

Aşağıdaki yazı 2008 yılında Cumhuriyet gazetesi için Doğan Kuban tarafından kaleme alınmıştır. Yaklaşık 7 sene önceki Türkiye’yi anlatan bu yazı tam da bu zamanlarda tekrardan hatırlanmalı…

Osmanlı İmparatorluğu cehaletten battı. İslam ülkeleri cehaletten köle oldular. 20. Yüzyıl köleliği de dünyanın bütün toplumları için cehalet üzerine kurulacak. Bilgi ve teknolojiyi üretmeyip satın alanlar, üretenlerin kölesi olmak zorundalar. Bu köleler kendilerine otomobil, uçak, silah satanlarla da savaşabilir. Afganistan, Irak, Filistin güncel örnekler.
Bu onların gelecek perspektiflerini değiştirmiyor. Bugün dünya ekonomik yaşamının temelini oluşturan teknolojide Türkiye’nin önde gittiği alan yok. Bazı alanlarındaki ticari başarı ileri teknoloji üreten dünyanın dışladığı üretim alanlarında yoğunlaşmaktan ibarettir.
Türkiye’nin tarihçileri nedense dünya ile yüzlerce yıl savaşmış Osmanlı’nın karşısındaki ülkelerin sanayi, eğitim, kültür, sanat, üretim alanında bize göre ne durumda olduklarını merak edip de yazmıyorlar. Hiçbir kültür tarihçisi resimsiz, heykelsiz, bilimsiz, felsefesiz gelişmiş bir kültür olamayacağını düşünmedi. Kimse bizde Mühendishane açıldığı zaman, Viyana’da da mühendishane var mıydı diye merak etmedi. Biz Rus Bilimler Akademisi’nin ne zaman kurulduğunu merak etmiyoruz. Viyana’da dünyanın en büyük doğa tarihi müzesi varken, bizde neden olmadığını düşünen bir adam çıkmıyor. Haydn Mozart, Beethoven ise kırsal kültürlünün aklına bile gelmiyor.
Eğitim sayısal olarak Osmanlı geçmişine göre olağanüstü ileri. Gösterişi de güzel. Fakat entelektüel düzeyi, bilimsel içeriği, öğretim örgütlenmesi dünya ortalamasının altında. Üstelik öğretim üyeleri icazetlerini neredeyse Amerika’dan almak zorunda. Sanatımız dünya pazarına hiç çıkamıyor, sadece birkaç musiki virtiyözümüz var.
Felsefe dışlanmış bir konu. Kırsal kültürün üst düzey temsilcilerinin değil Batı felsefesi, Ortaçağ İslam felsefesinden bile haberleri olduğu kuşkulu. Kırsal kültürün en göze çarpan özelliklerinden biri tarih bilinci yoksulluğu. Böyle bir bilincin oluşması için gerekli tarih bilgisinin yanından bile geçmiyorlar.
Ne var ki çağdaş kültürün hiçbir alanında yeterli bir performans göstermeyen kentlere yığışmış kırsal kültürlüler nedense Avrupalı olmak istiyor. Avrupa Birliği sözü yıllarca çamaşır tozu reklamları kadar yaygınlaştı. Fakat aynı adamlar Avrupalılara kafir demeye devam ediyor. Ömürlerinde hiçbir zaman Avrupalı gibi düşünmemiş ve düşünmek de istemeyen insanların Avrupa Birliği’ne girmek istedikleri bir garip çağda yaşıyoruz. Bu arada Amerikan emperyalist propagandasının temalarını okuma-yazma bilmeyen halka kahve retoriği ile ve bir safsata bulutu içinde yansıtıldığı bir beyin yıkama çağında yaşıyoruz.
Bazen Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katıldığını hayal ediyorum. Fakat sonra bu katılımın kişi yaşamında nasıl şekilleneceğini düşünmekte zorlanıyorum. Bir Barok kilisede koro dinleyen, ya da Rubens’in büyük boy bir tablosunu seyreden Türkleri gözlediğimi hayal ediyorum.Orkestra şefinin memnun bir çehre ile gülümseyerek bir pasajı bitirdiğinin farkına varan bir AKP’li milletvekili düşlüyorum. Beş vakit namazlarını kılanların Paris’te ya da Viyana’da bir modern sanat sergisinin içeriğini merak ettiklerini hayal ediyorum.
Türk vatandaşlarının kültür bakanlarına ‘bizde neden doğa tarihi müzesi yok, teknoloji müzesi yok’ diye sorgu sorduklarını hayal ediyorum. Kırsal kültürlü politikacılarımızın Türkiye bilim, sanat, teknoloji, istatistiklerini merak ettiklerini tasavvur ediyorum. Köyden kasabadan son yarım yüzyılda kentlere akın edenlerin cep telefonundan, otomobilden, internetten uzaklaşamayanların, çağdaş düşüncenin gelişmelerini merakla izlediklerini hayal ediyorum.
Bugünkü cehaletin temeli Osmanlı geçmişimizdedir. Cumhuriyete %10 okuma-yazma bilenle başladık. %90’ı köyde yaşayan halkın okuma-yazması yoktu. Bugün sayısal olarak geçmişle karşılaştırırsak eğitim olağanüstü. O zamanki Anadolu’nun nüfusundan belki de iki kat fazla öğrencimiz var.
Ne var ki cehalet sadece okullaşma ve okuyup-yazmayla ilgili bir şey değil, öğrenme merakı ile ilgili bir kültürel eğilim. Kırsal kültürlü dediğim tarımsal toplumun temel eğilimlerine sahip olmakta devam eden, kentleşememiş Türk toplumu hiçbir şey merak etmiyor. Sadece kullanıyor. Araba kullanmak için bir şey öğrenmek gerekli değil.
Türkiye’nin eğitim ve kültüründen sorumlu devlet adamlarımız niye Türkiye’de bir doğa tarihi müzesi olmadığını, acaba hiç kendi kendilerine sordular mı?
Acaba bir spor ya da kültür bakanı Türkiye’de bir artistik patinaj yapan sporcunun neden çıkmadığını kendine soruyor mu? Acaba bir milli eğitim bakanı Rusya’da liseyi bitirenlerin iki musiki aleti çalmaları öngörülürken, Türkiye’de musiki dersinin kaldırılmasının ne anlama geldiğini hiç düşünmüş mü?
Musikinin bugünkü dünya kültürünün olmazsa olmaz bir unsuru olduğunu ve Avrupa’da musikinin toplum katında örgütlenmesinin neredeyse kendi başına uygarlık olduğunu düşünen bir kırsal kültürlü var mı?
Gerçekten bugün insanı en çok düşündüren olgu, dünya yaşamına bir yüzyıldan fazla egemen olan entelektüel akımların ve tartışmaların hiçbirinin, Türkiye’yi idare edenler ve ona oy verenler katında yansıdığını gösteren bir küçük işaretin olmamasıdır.
Dünya entelektüel yaşamını allak bullak eden düşünceler, akımlar, tartışmalar Türkiye eğitim alanında ilköğretimden üniversiteye kadar yer almıyor. Sadece birtakım yaftalar olarak kültür portmantosuna palto gibi asılıyor.
Türkiye’nin tarihçileri nedense dünya ile yüzlerce yıl savaşmış Osmanlı’nın karşısındaki ülkelerin sanayi, eğitim, kültür, sanat, üretim alanında bize göre ne durumda olduklarını merak edip de yazmıyorlar. Böylece karşılaştırmasız tarih yazını sadece gollerin gösterildiği futbol maçlarına benziyor.
Bugünkü kırsal kültür temsilcileri 18. Yüzyıl Osmanlı idarecilerinden çok daha cahil. Oysa o dönemde Avrupa hakkında bilgisizlik bir ölçüde anlaşılabiliyor. Ama AB kapısında beklerken Türkiye’de yapılmaya çalışılan işler çağdaş bir insanın kabul edemeyeceği kadar mantıksızdır. Bu cehaletin sürüp gitmesinde, paraya odaklanmış düşünceleri ve amaçları yansıtan, ve halkı düşünemeyen aptallara çevirme görevini üstlenen bir medya var. Hiçbir alanda teknik ve entelektüel standartları yerine getiremeyen bu ülkede, beyin yıkama görevi üstün bir ‘efficiency’ ile gerçekleştiriliyor.
Bu durum medyanın amacına uygun bir programı gerçekleştirmesi midir, yoksa medyayı yöneten kültürün de halkın düzeyinde olmasından mı kaynaklanıyor bunu söylemek zor. Fakat temelde politik yönlendirme dışında medyanın çağdaş kültürle ilişkisi sporadik gösterilerden ibarettir. İktidar payandacıları gazete ve dergilerinde çağdaş kültürün ve demokrasinin havarileri pozunda, tavus kuşu gibi dolanıyorlar. Ama örneğin hiçbirinin aklına ‘Amerika’da bu kadar çok Türk tarihçisi varken, Türkiye’de neden bir Amerikan tarihçisi çıkmıyor?’ sorusu gelmiyor.
Mustafa Kemal’in büyüklüğünü anımsamamak olası değil. Türk tarihçilerine dünya tarihi yazdırmak isteyen, Anadolu arkeolojisini öğrenmek için Avrupa’ya Anadolulu öğrenci gönderen, Avrupa musikisi konservatuarı açan, 87 Alman profesörünü yeni açılan üniversiteye davet eden bir devlet ve kültür adamı 70 yıldır gelmedi. Bugünkü cehalet gösterisinin çevresinde dolanmak bile acı verici.
La Monde Diplomatique yıllarca önce ‘Kendi Kültürleriyle Hasta Olan Toplumlar’ adlı bir küçük kitapçık yayınlamıştı. Yazar Claude Julien’in makalesinde Petain Dönemi’nde egemen olan ruh halinin bütün bir toplumsal sınıfı etkilemiş olduğunu anımsatır. Türkiye’de olan da budur. Kırsal kültür zaten üstünkörü var olan çağdaşlık düşüncesini esir ya da satın almıştır.