Memleket Meseleleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Memleket Meseleleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Şubat 21, 2026

Türkiye'de Dinin Yeri

Adnan Kahveci’nin İlâhiyat Profesörü kuzeni Niyazi Kahveci'nin tespitlerinin yer aldığı bu harika yazının sosyal medyada kaybolmasını istemedim. 

- Bu ülkede en çok satılan, en çok satın alınan fakat hiç kullanılmayan tek şey dindir. Bunu satın alan halk problemlidir! Halkın zihin yapısı problemlidir! Bu problemlerin faturasını millet olarak birlikte ödüyoruz..

* Bu kafa birini büyütüyor, sonra da gidip kendini ona öldürtüyor.

* Bu kafa, hastalıklı bir kafadır!

* Bu kafa, anakronik (çağ dışı) bir kafadır!

* Bu kafa, şizofrenik bir kafadır!

- On bin yıl öncesinin anlayışıyla bugünü yaşamaya çalışan bir kafadır!

- Kiralık kapitalle kapitalizm, kiralık felsefeyle bağımsızlık olmaz!..

En zor iş, çağdışı insan malzemesiyle çağdaş işler yapmaya kalkışmaktır.

Otuz yıl sonra ya teknolojik insan olacaksınız, ya da gereksiz insan. Mesele bu kadar basit.

- Batı'daki dinî mezhepler teolojiktir ve zihinseldir!

Bizdekiler ise siyasaldır!.. Meşrulaştırmak için teolojisi arkadan gelir.

- Sünnilikte düşünmenin “d”si yoktur! Adı üstünde teamülcü!

Allah'tan, uygulamacı olan elin oğlu, bize teknoloji satıyor da, onu alıp kullanıyoruz.. Satmasa ne yapacağız?

- 150 milyar dolar ihracatımız var ama, 300 milyar dolara yakın da ithalatımız var!..

Bunun anlamı şudur!.

Bir liralık mal satıp, iki lirayla geçineceksiniz.

- Yeraltı kaynaklarımızı sattık! Yer üstündekileri de sattık!

Şimdi havayı betonla doldurup onunla geçinmeye çalışıyoruz.

Gelin görün ki, bunu dert edinen kimse yok.

- Şeyhlik, şıhlık kavramı, 5000 yıl önceki totemizm kavramının insana dönüşmüş halidir Bu toplumda şeyh, şıh çok, fakat tek filozofumuz yok! O nedenle olguyu okuyamıyoruz.

 - Biyolojik yönden aklı bozuk insanların evliyadır diye peşlerinden koşup, “Benim hâlim ne olacak?” diye soranlarımız var!

 - Batılıları sömürgeci diye eleştiriyoruz!

Fakat onlar kendi insanlarını sömürmüyorlar.

Biz ise dışarda değil, içerde sömürgeciyiz.

Kendi insanımızı sömürüyoruz.

Buna “ ekonomik ensest ilişki” deniyor.

Bana göre en büyük vatan hainliği budur.

 - Adam ilâhiyat profesörü olmuş, yaptığı iş;

VİP cenaze namazı kıldırmak,

VİP umre ziyareti düzenlemek.

Anlayış olarak hâlâ Farabi'yi aşamamış.

4000 yıl önce yaşayan Sümerler'in kafasına sahip.

- Bilimin, tarihin ve sosyal bilimlerin bir felsefesi vardır!

O nedenledir ki, ülkemizde bir felsefe üniversitesi açılması şarttır. Buna teoloji felsefesi de dahildir.

- Kur'an üzerinde bütünsel bir çalışma yapmadığımız, daha açık bir ifadeyle, Kur'an'ın hedefi nedir, karakteri nedir sorularına cevap bulmadığımız sürece, 1500 yıl öncesine takılır kalırız.

 - Aklımızın çapını genişletmeden, mevcudun dışına çıkamayız!.. Biz de, (Türkçe) akıl nedir ve nasıl çalışır diye bir kitap yok!..

Oysa Batı'da binlerce var!

- Şunu kafamıza iyice yerleştirelim. 21. yüzyılda dinsel düşünme diye bir şey yoktur, olamaz..

Çağımız, akılcı ve bilimsel düşünme çağıdır..

Bu çağda olduğu gibi, bundan sonraki çağlarda da dindar olunabilir.

Fakat dindar olmanın yolu, akılcılıktan ve bilimsel düşünmekten geçmelidir.

~~~

 Prof. Dr. Niyazi Kahveci,

İlahiyatçı, yazar, araştırmacı,


Salı, Mart 12, 2024

Para parayı çeker!

 

Haberlerden; İsviçreli banka Credit Suisse raporuna göre, Türkiye'deki toplam 1 trilyon 41 milyar dolarlık servetin yüzde 39,5'lik kısmı, nüfusun sadece yüzde 1'lik kesiminin elinde bulunuyor. Nüfusun en zengin yüzde 10'unun servetten aldığı pay ise yüzde 69,8.

Detaylı bilgi için: https://www.sozcu.com.tr/turkiyede-en-zengin-yuzde-5in-serveti-kalan-yuzde-95in-toplamindan-fazla-wp7774296

Gelir dağılımı eşitsizliği göstergesi Gini katsayısı da yükseldi

En son yapılan araştırma sonuçlarına göre Gini katsayısı (sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımında eşitliği, bire yaklaştıkça gelir dağılımında bozulmayı gösterir) bir önceki yıla göre 0,018 puan artış ile 0,433 olarak tahmin edildi. Tüm sosyal transferler hariç tutulduğunda Gini katsayısı 0,520, emekli ve dul yetim maaşı dahil diğer tüm sosyal transfer gelirleri hariç tutulduğunda ise 0,445 olarak tahmin edildi. Yine bu bozulmanın somut göstergesi olarak en zengin %5 ile en yoksul %5 arasındaki gelir farkı 31 kata çıkmış (Kaynak: TUİK)

Son olarak geçen hafta yine basından İngiliz emlak danışmanlığı şirketi Knight Frank'in yayınladığı varlık raporundan haberimiz oldu, ultra zenginlerin sayısının dünya çapında arttığını, ancak 2023 yılında ultra zengin sayısındaki en büyük oransal artış yüzde 10 ile Türkiye’de yaşanmış. Rapora göre, 2022’de 30 milyon doların üzerinde serveti bulunan kişi sayısı bin 761 iken, 2023’te bu rakam bin 932’ye yükselmiş. Sizce bu gelişme neden yaşandı? Bu konudaki düşünceme de son bölümde yer vereceğim.

Böylece AKP iktidarının zengini daha zengin, fakiri daha da fakirleştiren ekonomi politikaları uluslararası raporlara da yansımış oldu.

Sermayenin az sayıda kişinin elinde yoğunlaşması iyi bir şey değil. ABD'deki en zengin insanların her birinin milyarlarca dolarlık serveti var; ancak bu zenginlik sanat, altın, emlak, kaliteli şarap, mücevher, eski otomobiller ve özel sermayede yatıyor. Paralarının büyük kısmının verimsiz varlıklara yatırılması, varlık fiyatlarının daha da yükselmesine, satın alınabilirliğin ve eşitsizliğin kötüleşmesine neden oluyor.

Bu haberleri okuyunca ODTÜ yıllarında bir ekonomi dersinde sınıfta hocayla yaptığımız bir tartışma aklıma geldi. Tartışmanın konusu sermaye yoğunlaşmasının eninde sonunda siyasi düzenin de oligarşik bir yapıya kaymasına sebep olacağıydı ki bugün baktığımda hem Türkiye’de hem de Amerika’da böyle bir gidişat var. Doğal olarak servetin büyük bir kısmı küçük bir kesimin elinde yoğunlaştığı zaman bu kesimin hem finansal olanaklara ulaşması kolaylaşıyor hem de piyasalar üzerinde hakimiyetleri güçleniyor. Örneğin 20 Şubat 2024 tarihli bir habere göre borsada 10 milyon TL ve üzeri portföyü olan 15 bin 613 yatırımcı   borsadaki toplam portföyün yüzde 79,81’ini elinde tutuyormuş.

Ülkemizdeki eşitsizlikler ve adaletsiz gelir dağılımı ile ilgili temel istatistiklere kısaca yer verdikten sonra, hiç tartışmasız bu durumu yaratan ekonomik sistem hakkında tarihten iki ünlü iktisat düşünürünün görüşlerine de aşağıda kısaca yer vermek istiyorum.

Adam Smith ve Karl Marx

Hem Smith hem de Marx, ilkel sermaye birikimini ve iş bölümünü modernitedeki zenginleşmenin kaynağı olarak görüyorlardı. Diğer birçok klasik okul iktisatçısı gibi, hem Smith hem de Marx, Fransız merkantilizmine özgü korumacı ticari sistem tarafından desteklenen, devlet hazinesine sürekli para eklenmesine dayanan bir zenginlik kavramını reddettiler. Bununla birlikte, genel servetteki bu çarpıcı artıştan kimin yararlanacağı konusunda fikir ayrılıkları yaşadılar.

Adam Smith’e, kapitalizmi ekonomik büyüme ve gelişme için harika bir sistem olarak görüyor, ancak kapitalizmin doğuştan gelen bir sorunu olarak büyümeden elde edilen kazancın çok eşitsiz dağıtılmasından yakınıyor. ( Ne de olsa bir din adamı!) Bu eşitsizlik birkaç nesil sonra daha da artıyor. Bu durum, nüfuz sahibi olanların (diğer adıyla politikacıların) parası olanlarla yakınlaşma eğilimi ve tam tersi, sadece paraya sahip değil aynı zamanda bir bütün olarak toplumun tüm işleyiş kurallarını belirleme becerisine sahip bir seçkinler sınıfı oluşturma eğilimiyle daha da kötüleşiyor. (Bunu ülkemizde net bir şekilde yaşıyoruz)

Nüfuz sahibi zenginlerin, nüfuzlarını ne yapmak için kullandıklarını düşünüyorsunuz? Tabii ki daha da zenginleşip, daha az vergi ödemek için! Ülkemizde niçin iktidarların nüfuz sahiplerine dokunamadıklarını ve maliye politikası araçlarını kullanarak vergi vermeyen ve vergi kaçıran sınıflara yönelik ciddi önlemler almadıklarını yukarıdaki açıklamadan daha iyi anlıyoruz.

Marks ise kapitalizm ve büyüme arasındaki ilişkiyi sömürü açısından değerlendiriyor. Kapitalizmin doğası gereği eşitsizlik yaratacağını öngörmüş ve bu sorunu artık değer kuramı ile açıklamış. Sanayi devriminin başında işçiler, bugün ise sabit ücretli tüm çalışanların yarattığı katma değerin önemli bir kısmı artık değerden oluşuyor ve kapitalist hem işçilerimizi fazla çalıştırıyor, hem de fazla çalışılan sürenin üretim karşılığını emekçiye ödemiyor, el koyuyor. Tabii yabancı sermayenin hâkim olduğu sektörlerde buna rahatlıkla sömürü diyebiliriz. Yani sistemin doğası sürekli sermaye sahibi lehine çalışıyor. İşte Karl Marx bu nedenle işçilerden kapitalizmi ve özel mülkiyet egemenliğini devirmelerini ve onları sömürüden kurtarmak gerektiğine inanıyordu. Bugün ülkemiz ekonomisi sözde büyürken, ki bana göre şişerken gelir dağılımının ve Gini katsayısının neden çalışanlar aleyhine bozulduğunu ve gücü elinde tutan sınıfların iktidarı kaybetmemek için sıklıkla neden mafya yöntemlerine başvurduklarını daha iyi anlıyoruz. (Bu arada Avrupa’da ortalama en uzun çalışma saati Türkiye’de)

Bu konuda değerli gazeteci, ekonomi yorumcusu Şeref Oğuz ülkenin durumunu Hobin Rood isimli yazısında özetlemiş; https://t.co/sh0W1X2Gat

Hobin Rood Ekonomisi

1-Zenginden alıp fakire veren Robin Hood adı masal kahramanı vardır. 2-Bizde ise fakirden alıp zengine veren bir Hobin Rood ekonomi yönetimi var 3-Bankada parası olan, dolarla flörtleşmesin diye KKM icat ettik. Zaten para sahibi olanlar için gayretteyiz. 4-Üstelik bunu parası olmayandan topladığımız vergilerle finanse ediyoruz. Sistem onlar çalışıyor. 5-Şu anda emeklisinden ücretlisinden esirgeyip en zengin kesime aktarıyoruz.

Gözlerimdeki ışıltıyı görüyor musunuz?

Özellikle son iki yıldır kötü ekonomik yönetim, ülke aleyhine gelişen iç ve dış dinamikler ve ekonomiden sorumlu bakanın gözlerindeki ışıltının da etkisiyle ekonominin temel maliyet unsuru olan döviz kuru büyük bir sıçrama yaptı. Döviz krizini hafifletme gerekçesiyle teşvik edilen yatırım ve tasarruf ürünleri; KKM, yükseltilen borsa, son olarak yükseltilen faizler zaten birikimi olan kesimin servetlerini daha da artırmalarına yol açtı. Bu politikaların sonucunda 2023 sonu itibariyle 1932 kişinin 30 milyon doların üzerinde servet sahibi olduğu bir ülke olarak birinci olduk! Adnan Menderes’in her mahallede bir milyoner yaratacağız vaadi sonunda gerçekleşti ama milyonlarca insanımız et yiyemez hale geldi!

Görüldüğü üzere teşhis yanlış olduğu için çözüm diye savunulan uygulamalar sürekli toplumun varsıl kesiminin lehine çalışıyor ve biraz gecikmeyle sabit gelirlilerin (işçi, memur ve emekliler) aleyhine sonuçlar doğuruyor. Bu durumu Gini sonuçlarında da görüyoruz.

Tam yazımı bitiriyordum ki, karşıma şu istatistikler çıktı onları da buraya ilave etmeden geçmek istemedim.



Gördüğünüz gibi tüketim malı ithalatı da tam gaz devam ediyor. Tam 49 milyar dolar!

Amerika’da olduğu gibi mevcut servetlerinin veya siyasetle bağlantıların gücüyle kolay para kazanan bir sınıf kolay da para harcadığı için, bu kesim inelastik bir talep eğrisi oluşturuyor. Tüketim alışkanlıklarını her fiyattan devam ettiriyorlar. “Cadde de lüks lokantalar devamlı dolu, demek ki kriz yok!” söyleminin açıklaması budur. Bu eğilim çıtanın en üstündeki ürünlerin fiyatlarını yukarı çektiği için, aynı kategorideki tüm ürünlerin fiyatları göreceli olarak yükseliyor.

Burada tehlike şu; Son araştırmalar, daha düşük düzeydeki gelir eşitsizliğinin daha yüksek düzeyde demokrasiye yol açtığını ve eş zamanlı bir ilişkide bunun tersinin de geçerli olduğunu gösteriyor. (Democracy Capitalism and Income Inequality_ Seeking Causal Dire.pdf)

Bu derlememden herkesin ayrı bir çıkarımı olacaktır. Benim bir ekonomist ve sosyolog olarak tek bildiğim demokrasiler orta sınıflar üzerinde yükselir. Orta sınıf temeli oluşturur. Temel zayıflar ve toplum ekonomik olarak uçlara kayarsa sosyolojik ve siyasal olarak da kayar ve aristokrasilerin, açık dille despotizmin şansı artar çünkü bu durumda siyasi iktidarlar ekonomik sorunları ve beraberinde gelen sosyal sorunları çözebilmek için her geçen gün daha despotlaşırlar, ki araştırmalardan da bu sonuç çıkmış. 

 







Cuma, Mayıs 12, 2023

Demokrasi, Seçimler ve Karar Verme

 Karar verme, sunulan alternatif setine/probleme göre geçerli/doğru olan alternatifi seçmektir. Hayal gücü (her seçeneğin sonuçlarını dikkate alarak), akıl yürütmeyi (alternatifi seçmek için bir neden), değerlendirmeyi (her seçeneğin sonuçlarını değerlendirip en iyi alternatifi seçmeyi) ve yargılamayı içeren bilişsel ve entelektüel bir süreç. Şimdi bu süreç seçimlere gittiğimiz şu son günlerde bir kez daha işleyecek.

 Birçok araştırmacı, insanların nasıl karar verdiklerini inceleyerek kendi modellerini oluşturmuşlar. Bu modellerden biri, karar vermeyi etkileyen faktörleri kişilik, kültür, bağlam, mevcut bilgi ve eğitim düzeyi olarak belirlemiş.

Herhangi bir konuda herkes zaman zaman kötü kararlar verebilir, kötü seçimler yapabilir, bu son derece insani bir durumdur. Yapılan yanlış seçimler kişinin sadece özelini etkiliyorsa bunu bir sorun olarak göremeyiz neticede kötü seçimin bedelini kendisi ödeyecektir. Mesela yanlış kişiyle evlenirsek bunun bedelini kendimiz ödüyoruz. Ama yaptığımız seçimden verdiğimiz karardan içinde bulunduğumuz toplum, ülke etkileniyorsa o zaman verdiğimiz kararın sonucundan, yaptığımız seçimden tüm topluma karşı sorumlu olmalıyız.

Bugün dünya eskisinden çok daha karmaşık, hepimiz sebep-sonuç ilişkileri belirsiz kompleks sistemlerin etkisi altında yaşıyoruz. Nüfus ve sosyokültürel yapıları nedeniyle ülke ve dünya sorunlarının dinamiği ve sebeplerine dair hiçbir fikre sahip olmayan geniş bir nüfus dilimine sahip toplumlarda eğitimsiz ve yeterli bilinç düzeyine sahip olmayan kitleler, seçimlerini sempati duydukları liderlerin onları meydanlarda heyecanlandıran duygu ve önyargılarına hitap eden söylemlerinin etkisi altında kalarak tercihlerini yapmaları sonucunda, insan toplulukları tarih boyunca büyük bedeller ödediler ve ödemeye devam ediyorlar.

Demokrasilerde eğitimli eğitimsiz tüm yurttaşların oy vermesiyle alınan kararlar, yapılan seçimler ne kadar doğru? Bu sorun antik Yunandan beri insanoğlunun gündeminde. Mesela Platon şehir devletlerinin yönetimini eğitimli, filozof krallara bırakmaktan yana. Sokrates’in düşüncelerini ise Platon’un Cumhuriyet isimli eserinden öğreniyoruz. Sokrates Ademantus isimli bir karaktere demokrasinin eksiklerini ve hatalarını göstermeye ve anlatmaya çalışır. Bunu yapmak için Sokrates, toplumu bir gemiye benzetir. Sokrates şöyle sorar:

“Eğer ki deniz yoluyla bir yolculuk yapmak isteseydin, geminin kontrolünün kimde olacağına nasıl karar verilmesini isterdin? Rastgele ve herhangi bir grup insan tarafından mı, yoksa deniz seyahatleri konusunda deneyimli, bilgili ve eğitimli insanlar tarafından mı?”

 Ademantus'un cevabı çok açıktır: Elbette ki ikincisi! Sokrates'in buna cevabı ise şu şekildedir:

  “Peki bu durumda nasıl olur da bir ülkedeki yetişkin insanların rastgele ve herhangi bir grubunun bir ülkeyi kimin yöneteceğine karar verebilecek donanımda olduğunu düşünebilmekteyiz?”

 Sokrates'in bahsetmeye çalıştığı şey, seçimlerde oy kullanmanın bir "beceri" olduğudur. Sokrates'e göre oy kullanmak, "rastgele bir sezgi" olarak görülemez. Dolayısıyla oy kullanmanın da diğer her yetenek gibi insanlara sonradan, dikkatle ve sistematik bir şekilde öğretilmesi gerekmektedir. Yeterli donanıma ve eğitime sahip olmaksızın insanlara oy kullanma hakkının tanınması, yeterli donanım ve eğitime sahip olmayanlara fırtınalı bir havada yolculuk yapacak bir geminin kontrolünün kime teslim edileceği kararını alma yetkisi vermekle aynıdır. 

Özlü Söz: Cahiller Cahil Yönetici Seçerler-George Carlin


Kaynakça;

https://evrimagaci.org/sokrates-demokrasiden-neden-nefret-etti-4733

www.corporate-rebels.com

www.tutorialspoint.com

Cumartesi, Şubat 18, 2023

Depremler ve müteahhit avı.

Deprem felaketine yaklaşımımız ve aldığımız ilk önlem müteahhitlerin tutuklanması oldu. Benim yaşam süremde şimdiye kadar daha ileri bir yaklaşım sergilendiğini görmedim. Bu yaklaşımın orta çağdaki cadı avından bir farkı yok. Sebep-sonuç ilişkisi basit, fazla parametresi bulunmayan sistemlerde bu yaklaşım sonuç verebilir. Örneğin, fırtına çıktı çatıdaki çanak anten yıkıldı gibi. Burada sebep-sonuç ilişkisi açıktır.
Yaşadığımız son deprem felaketinde ise kolonları kesildiği için yıkıldığı kesinlik kazanan binalar dışında bu derece yıkıma sebep olan çok sayıda değişken/parametre var. Bunların bir kısmı teknik/ mühendislik alanındaki değişkenler. Diğer bir kısmı ise sosyal, siyasal ve insan bilimleri alanlarına giren değişkenler. Mesela siyaset kurumunun konuya verdiği önem, insanların bilinç düzeyi, dünya görüşleri, eğitim, ahlak gibi hususlarda bu depremin sebep olduğu yıkımda rol oynadı.
Depremden mümkün olduğunca az etkilenecek dirençli bir kent/yerleşimler kurabilmek için müteahhit avlamaktan daha karmaşık becerilere ve bilgiye sahip olmak gerekir. Birden çok değişkenin ilişki içinde olduğu sistemlere karmaşık sistemler diyoruz. Depreme dayanıklı sürdürülebilir kentleşme gibi karmaşık problemlerin, sistemlerin analizinde kullanılan teknik ise "sistem yaklaşımı" veya "sistem düşüncesi" olarak biliniyor. Bugün yaşandığı şekilde bu gibi konulara önem vermeyen, bütünsel yaklaşım becerisi, bilgisi olmayan insanlar çok para kazanabilir, bu insanlarla çıkar ilişkisi olan siyasetçilerde tekrar tekrar seçilebilir ancak bunların yaşadığı toplumlarda felaketler eksik olmaz. Nitekim olmuyor. Bir sene dere üzerine inşa edilen şehirlerimiz sular altında kalıyor, başka bir sene yumuşak tarım arazileri üzerine kurulan binalarımızı toprak ana yutuyor! Cadı avları sürüp gidiyor...


Basından;

" Kahramanmaraş merkezli depremlerde yaşanan büyük can kayıpları ve yıkımların ardından yapılan adli işlemlerde, yalnızca müteahhitlerin hedef alınması tepki çekiyor. Avukat Haydar Aksoy, bunun doğru olmadığını belirterek "Başta ilgili bakanlar ve belediye başkanları olmak üzere, tüm ilgili kurumlar sorumluluktan pay sahibi" dedi. "Ayrıca kendi küçük kişisel çıkarlarımız için ortak iyiden uzak durmamız nedeni ile, az ya da çok bizim de sorumluluktan payımız var" diyen Aksoy, doğru yapılaşma için toplumsal baskının artmasının da belirleyici olduğuna vurgu yaptı."

18 Şubat 2023 Cumhuriyet

Çarşamba, Şubat 08, 2023

Toplumsal Bilinç

Her doğa felaketinden sonra uzmanlar ekranlarda günlerce konuşuyor, sayfalarca rapor yazılıyor ama sürekli aynı sonucu alıyoruz. Yaşanan tecrübelerden ders çıkartıp tekrardan sisteme geri bildirim olarak sokamıyoruz. Neden? Yaşadığımız kayıpların bu kadar yüksek olması bir "toplumsal bilinç" sorunudur. Toplum yaşamındaki düşünce, sanat, siyaset, töre gibi kurumları oluşturan bilinç biçimlerinin tümüne toplumsal bilinç diyoruz.

Peki, toplumsal davranışlarımız aşağıdaki tanıma uyuyor mu?
"Bilinçli toplum, nereye gittiğini düşünen, yanlışların ortağı olmayı reddeden, yanlışlardan hesap sorabilen, yaşamı kendi iradesiyle yönlendirmeyi ve kişisel sorumluluğu bilen insanların toplumudur. Toplumsal bilinç, yüksek insani değerlere sahip olmayı getiriyor."

Her türlü yanlışı siyasa tarafından oy uğruna affedilen ve bunu seve seve alkışlayan bir toplum yukarıdaki tanıma girer mi? Bunun cevabını ve üzerinde düşünmeyi okuyucuya bırakıyorum...

Cuma, Mayıs 01, 2020

Kırık Cam Teorisi

Kırık Cam Teorisi | Kurumsal İtibar YönetimiYolda yürürken portakal yediğinizi hayal edin. Soymaya başladınız ve işiniz bittiğinde elinizde bir sürü kabuk kaldı. O an çöp kutusuna bakındınız, çok uzakta olduğunu gördünüz. Ve gözleriniz yere kaydı…Eğer yerde başka çöpler de görürseniz muhtemelen siz de yere atarsınız ama yerde hiç çöp yoksa o zaman portakal kabuklarını yere atmadan önce iki kez düşünürsünüz. Kırık pencere teorisi ya da daha bilinen ismiyle kırık cam teorisi insanların olduğu çevrede bozulma varsa, yasanın olmadığı düşüncesinin benimsendiğini öngörüyor.


Kırık Cam Deneyi  

Ünlü Stanford hapishane deneyiyle tanınan ve bu konuda pek çok kitaba ve filme ilham kaynağı olan profesör Philip Zimbardo, bir başka başarılı ancak görece daha az ünlü araştırmaya önderlik etmiştir. Bu deneyde, iki sahipsiz araç biri zengin diğer fakir bir mahallede olmak üzere iki ayrı sokağa bırakılmış. Sonucu tahmin etmek zor değil. Birkaç saat içinde, fakir mahalledeki araç oldukça büyük zarara uğrarken diğeri olduğu yerde zarar görmeden kalmış.
Bu sonuçlara göre, yoksulluk ve ötekileştirme bu suçun işlenmesinde en büyük rolü oynamıştır. Fakat deney hala tamamlanmış değildi. Bir hafta sonra, zengin mahalledeki araç tek bir çizik almamışken fakir bölgedeki arabaya tamamen zarar verilmişti. Daha sonra araştırmacılar durumda şiddet ve değişiklik yapmak ve gözlemlemek için hala mükemmel durumda olan arabanın camını kırdılar.
Sizce ne oldu dersiniz? Hırsızlık, şiddet ve Vandalizm bu arabanın da sonunu aynen yoksul mahalledeki arabaya benzetti. Sonuç olarak, araştırmacılar sebebin yoksulluk olmadığını; terk edilmiş bir aracın camının kırık olmasının kayıtsızlık, zarar verme ve zaten dikkat çekmeyeceği algısının oluşmasına neden olduğunu anladı. Başka bir deyişle, kanunsuzluk, kuralsızlık ve itaatsizlik hissi yaratılmış oldu. Kırık cam. O aracın zaten değersiz olduğu izlenimini yarattı. Bu koşulda, arabaya yapılan her bir saldırı vandalizm kontrol edilemez hale gelinceye kadar bu fikrin onaylanmasına ve tekrar edilmesine neden oldu.

Şehirdeki Kırık Camlar

80’lerde New York metrosu, şehrin en tehlikeli yeriydi. Kırık cam teorisini referans alarak metro istasyonundaki zararı telafi etmeye koyuldular. Her yer temizlendi, grafitiler silindi ve soygunlara karşı büyük önlemler alınarak cezalar kesilmeye başlandı. Sonuç olarak metro daha güvenli bir hale getirildi.
Bu sonuçları takiben New York polisi suça karşı sıfır tolerans gösterdi. Herhangi bir kanun veya kuralın çiğnenmesi kesinlikle yasaklandı; toplumun temiz ve düzenli olması için teşvikte bulunuldu. Yani, sonuçta New York City’deki suç oranı büyük ölçüde azaltılmış oldu.

Kırık Cam İspatı

Kesin olmayan kurallarla tıpkı araba deneyindeki gibi camların kırılmaya devam edeceği aşikar. Bu esnekliğin artık çok gevşek olmaya başladığı kuruluşlarda da olabilir. Kimsenin onarmadığı bir binada kırık bir cam varsa, diğer camların sonunun da aynı olması kaçınılmazdır. Eğer bir toplumda umutsuzluk işaretleri görülüyor ve kimse umursamıyorsa, bu o toplumda daha fazla suç işlenmesinin yolunu açabilir.
Küçük aksaklıklar büyük problemlere ve bunlar da kaosa neden olabilir. Bu yalnızca somut varlıklar için geçerli değil; yolsuzluk da buna verilebilecek bir diğer örnek.

Eğer bir toplumda hırsızlık, yolsuzluk, soygun, tecavüz, kadın cinayetleri, çocuklara yönelik cinsel istismar vs. suçlar işleniyor ve tüm bu olumsuz örnekler cezalandırılmak yerine “hırsız ama bizden, çalıyor ama çalışıyor, bir kereden bir şey olmaz vs” denilerek işlenen suçlar hafifletiliyor ise orada tüm bu suçlar artarak işlenmeye devam eder...

Cuma, Kasım 15, 2019

İlhan SELÇUK'un, güncelliğini koruyan yazısı; Şaşıp Kalıyorum


Arap İngiliz’le birleşmiş Türk’ü arkadan vurmuş; Ermeni Rus’la birleşmiş, Doğu Anadolu’yu kana bulamış; Rum Yunan’la, Yunan İngiliz’le birleşmiş, Batı Anadolu’yu ele geçirmiş.
Ülkenin mahvolmadık, yıkılmadık, yanmadık, kan dökülmedik, kül olmadık hiçbir yeri kalmamış,

Elde avuçta İstanbul ile İzmir bile yok!..
Anadolu’nun altı yedi milyon nüfuslu en yoksul bölümüyle, yüzde doksan beşi okuma yazma bilmez, yorgun, yoksul, bitkin, ezik bir halk..
Nasıl kurtulmuşuz?..
Şaşıp kalıyorum…

Yunan’ı nasıl denize döküp hizaya getirmişiz, İngiliz’i İstanbul’da nasıl çıkarmışız, dünyanın süper güçleriyle masaya nasıl eşit oturmuşuz?

Yıl 1923

Anadolu’da 10-11 milyon savaş artığı yaşıyor; aç biilaç, parasız; yüzde 95’i elifi görse mertek sanacak kadar alfabesiz… Ne yapacaksın?..
Demokrasi yap!.. Nasıl yapacaksın?..

2000’li yıllarda Nurcu tarikatının ardına Bu kadar adam takılmışken, 1923’ün yanmış yıkılmış Anadolu’sunda nasıl demokrasi yapacaksın?..

Kalan ne? Yıl 1923
Komşunun komşuyu boğazladığı iç savaşlardan, Anadolu’yu mezbahaya döndüren dış savaşlardan yeni çıkmışsın.

Fabrikan yok,
İşçin yok,
İş adamın yok,
Mühendisin yok,
Doktorun yok,
Uzmanın yok,
Tüccarın yok,
Suyun yok,
Barajın yok,
Elektriğin yok,

Kadınların çarşafta çuvala giriyor,
Erkeğin dört karı alıyor,
Yurttaşlık yasası yok,
Üniversiten yok,
Banka yok,
Burjuva yok,
Proletarya yok,
İhracatçı yok,
İthalatçı yok,
Sermayen yok.

Kalkın bakalım..
Nasıl kalkınacaksın?…
Sermayesiz ekonomik kalkınmanın yumurtasız omletten ne farkı var?

Mustafa Kemal kuşağı ne yapmış?..
Yöneticiler devletçiliğe neden ve nasıl sarılmış?..
Türkler bankacılığı nasıl öğrenmiş?..
Merkez Bankası 1930'a değin neden açılamamış?..

Özel sektör nasıl oluşturulmuş?..
Yeni devlet nasıl kurulmuş?..
Çağdaş öğretime nasıl geçilmiş?
1920’de 10-11 milyon nüfusun yüzde 95’i
Alfabesizken savaş artığı bir toplumla,
Okuma yazma seferberliği nasıl açılmış?

Kitaplıklarda kitap yokken,
Ulusal kütüphane nasıl kurulmuş?..
Okullarda tarih kitabı bile yokken tarih nasıl yazılmış?..
Yok olmanın kuyusundan çıkıp var olmanın doruğuna nasıl tırmanılmış?..

Yunanlı ile dostluk nasıl kurulmuş?..
Avrupa’da saygınlık nasıl kazanılmış?..
Şaşıp kalıyorum…

2000’li yılları geçtiğimiz,
Yetmiş milyonluk Türkiye’nin haline bakıyorum… Hiçbir şeyimiz yokken neler yapmışız?..
Her şeyimiz varken neler yapamıyoruz?..

Bir de bu ortamda,
Mustafa Kemal’e saldıranlara bakıyorum…

İlhan Selçuk

Pazartesi, Eylül 09, 2019

Meraklısına 6-7 Eylül 1955

Yakın tarihimizin karanlık sayfalarından biri olduğuna inandığım 6-7 Eylül 1955 olayları ile ilgili bir derleme yaptım. Şu gerçek ki eğer objektif bir gözle bakarsak İstanbul o tarihten sonra artık çok toplumlu bir kültürel merkez olmaktan çıktı ve yozlaşma başladı.



“Beş kişiydiler.. Beş farklı insan.. Biri öğrenci, biri patron, biri gazeteci, biri kaymakam, biri asker.. Oktay Engin, Mithat Perin, Gökşen Sipahioğlu, Hayretttin Nakipoğlu ve Sabri Yirmibeşoğlu.. 61 yıl önce kaderleri ortak bir noktada buluştu. 1955 yılının 6-7 Eylül'ünden sonra hayatları birden bire değişti.

*. *. *

Yıl 1955 idi.. 5 Eylül'ü 6 Eylül'e bağlayan gece.. Selanik'te Atatürk'ün evi bombalandı.. Türkiye olayı TRT Radyo'nun öğlen 13.00 haber bülteninden duydu.. Ardından İstanbul Ekspress Gazetesi "Yıldırım Baskı" yaptı.. Normalde 20 bin satan gazete o gün tam 290 bin adet basılmıştı. Özellikle Rumlar'ın yoğun olduğu semtlerde dağıtıldı.. İstanbul Ekspress tam sayfa verdiği haberde "Atamızın evi bombayla hasara uğradı" başlığını kullandı.. Gazete bombayı Yunanlılar'ın attığını yazıyordu.. İşte ne olduysa bundan sonra oldu.. Ülkede "Rum Avı" başladı. Başta İstanbul olmak ùzere sahil kentlerindeki Rumlar'ın işyerleri ve evleri talan edildi... 15 Rum öldürüldü, 300 kişi yaralandı.. 30'dan fazla kadına tecavüz edildi.. 4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile fabrika, otel, bar gibi 5317 mekan talan edildi.. Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildi.. İstanbul'da bulunan 73 Rum Ortodoks kilisesinin tamamı ateşe verildi. Rum, Yahudi ve Ermeni mezarlıkları saldırıya uğradı.. İki gün süren yağma, talan ve linçten sonra sıkıyönetim ilan edildi.. Türkiye'deki tüm gazeteler olayda "Yunan kışkırtması" olduğunu ve Yunanlılar'ın Atatürk'ün evinin bombalayarak halkı tahrik ettiğini yazdı..

*. *. *

Yunanistan hükümeti olayın aydınlanması için hemen soruşturma başlattı.. Öncelikle Atatürk'ün evinde hiçbir hasar yoktu.. Atılan bir ses bombasıydı.. Üstelik görgü tanıkları vardı.. Yunan makamlarına göre Atatürk'ün evini iki Türk, konsolosluk görevlisi Hasan Uçar ile üniversite öğrencisi Oktay Engin bombalamıştı. Hasan Uçar yardım etmiş, Oktay Engin bombayı atmıştı İkisi de hemen tutuklandı.. Bombacı Oktay Engin 21 yaşında ve Batı Trakya Türklerindendi. Türkiye'nin verdiği bursla Selanik'te hukuk fakültesinde okuyordu.. Bir süre sorgulandıktan sonra tutuksuz yargılanmak ùzere serbest bırakıldı.. Yunanistan dışına çıkması yasaktı ama nasıl olduysa Türkiye'ye kaçtı.. Yargılaması bittiğinde 3 yıl 6 ay hapis cezası aldı.. Yunanistan cezasını çekmesi için Oktay Engin'in hemen iadesini istedi.. Türkiye vermedi..

*. *. *

Oktay Engin Türkiye'ye geldikten sonra elini kolunu sallayarak dolaştı.. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ikinci sınıftan eğitimine devam etti.. Üniversiteye kayıt yaptırırken, Selanik'de eğitim gördüğüne dair geçerli belge getirmesi gerekiyordu.. Nedense ondan istenmedi. Okurken İstanbul Belediyesi'nde maaşa bağlandı.. Mezun olunca kaymakamlık sınavını kazandı.. Çankaya kaymakamı oldu.. Ancak dönemin emniyet müdürü tarafından özel olarak istendi ve Emniyet Genel Müdürlüğü Siyasi İşler Müdürlüğü'ne atandı.. Eşi benzeri görülmemiş, inanılmaz bir terfiydi bu.. Bu göreve gelmek için en az 15 yıllık bir tecrübe gerekiyordu.. Acemi kaymakam Oktay Engin basamakları ikişer üçer çıkıyordu.. Sanki birileri "Yürü ya Oktay" demişti.. Ardından vali oldu.. Nevşehir Valisi.. Atatürk'ün Selanik'teki evini bombalayan adam artık bir Türkiye Cumhuriyeti valisiydi..

*. *. *

Ya diğerleri.. Oktay Engin'i hiç bir tecrübesi olmamasına rağmen siyasi şubenin başına getiren kişi Emniyet Genel Müdürü Hayrettin Nakipoğlu idi.. İlginçtir.. Hayrettin Nakipoğlu 6-7 Eylül olaylarının olduğu gün Beyoğlu kaymakamıydı.. Emniyet Müdürlüğü'nün ardından Adalet Partisi Kayseri Milletvekili oldu ve 1970 yılında İmar İskan Bakanlığı yaptı..

*. *. *

O gün "Atamızın evi bombalandı" manşetiyle yıldırım baskı yapan ve Rumlar'ın yoğun olduğu semtlerde dağıtılan İstanbul Ekspress gazetesininin sahibi Mithat Perin'di. Olaylardan kısa bir süre sonra Demokrat Partiden İstanbul Milletvekili oldu.. Daha sonra Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanlığı, Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu Üyeliği, İstanbul ve İzmir Gazeteciler Cemiyetlerinin başkanlığını yaptı..

*. *. *

İstanbul Ekspress Gazetesi'nin o dönemki Genel Yayın Yönetmeni ise Gökşin Sipahioğlu'ydu.. Yıldırım baskıyı hazırlayan kişiydi.. 1960'larda SIPA Press'i kurdu.. Askeri kriz yaşanan ve kimsenin girmeyi cesaret edemediği ülkelere girdi.. Bu ülkelerden dünya medyasına fotoğraflar geçerek tanındı.. 1969'da SIPA Press dünyanın en büyük fotoğraf ajansı seçildi. SIPA Press olay çıkacak ülkelere daha önceden muhabir göndermesiyle ünlendi.. O dönem Sipahioğlu'nun MİT'in Avrupa'daki önemli kaynaklarından birisi olduğu iddia edildi. Yıllar sonra patronu Mithat Perin, 6-7 Eylül'de Milli İstihbarat Teşkilatı'nın Gökşin Sipahioğlu'nu kullandığını itiraf etti..

*. *. *

Beşinci kişi Sabri Yirmibeşoğlu.. 6-7 Eylül'de Özel Harp Dairesi'nde (Seferberlik Tetkik Kurulu) görevliydi.. Sonra Özel Harp Dairesi'nin Başkanı oldu.. 1974 yılında Kıbrıs'ta Özel Harp Dairesi'nin sivil direnişi örgütleyen lideri olarak nam saldı.. Sabri Yirmibeşoğlu'nun yıllar sonra "6-7 Eylül bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı." demişti. 23 Eylül 2010 tarihinde Habertürk gazetesine ise şunları söylemişti. "Eğer bir yerde halkın galeyana gelmesini bir mukavemet hareketini göstermesini arzu ederseniz sizin saygın değerlerinize düşmanın, karşı tarafın bir şey yaptığını, küçültücü hareket yaptığını gösterirseniz, halkı galeyana getirirsiniz. Özel Harp'te bir kural vardır; halkın mukavemetini artırmak için düşman yapmış gibi bazı değerlere sabotaj yapılır. Bir cami yakılır. Kıbrıs'ta cami yaktık biz. Cami yakılır mesela."

*. *. *

Beş kişiydiler.. Beş farklı insan.. Biri öğrenci, biri patron, biri gazeteci, biri kaymakam, biri asker.. Oktay Engin, Mithat Perin, Gökşen Sipahioğlu, Hayretttin Nakipoğlu ve Sabri Yirmibeşoğlu.. 61 yıl önce kaderleri ortak bir noktada buluştu. 1955 yılının 6-7 Eylül'ünden sonra hayatları birden bire değişti.. Sanki Allah hepsine "yürü ya kulum" demişti.. Casus filmi senaryosu gibi değil mi?. Casus filmi demişken.. 6-7 Eylül olaylarının olduğu günler İngiliz Sunday Times Gazetesi'nin muhabiri de İstanbul'daydı.. Hem de İstiklal Caddesi'nde.. Olayların tam ortasında.. Üstelik Atatürk'ün evinin bombalandığı Selanik'ten yeni gelmişti.. Kimdi o biliyor musunuz?.. Ian Fleming.. "007 James Bond" karakterini yaratan dünyaca ünlü yazar.. Ve İngiliz istihbarat örgütü MI6'ın ajanı..


https://www.youtube.com/watch?v=mfOQEuJvzK4&feature=youtu.be

https://www.youtube.com/watch?v=EeEebPo_hqA&feature=youtu.be

Salı, Temmuz 30, 2019

İflas!


Aşağıda okuyacağınız yazı sosyal medya aracılığıyla elime geçti. Gerçekleri çok güzel yansıttığından yazının kalıcılığını sağlamak için bloğuma aktardım.

Önce ne oldu sonra ne olacağını yazacağım.
1-Önce IMF (International Monetary Fund, Uluslararası Para Fonu) ile hesabı kapattık, böylece dışarıdan kimseye hesap vermeyecektik ( istediğimiz zaman istediğimiz yere para harcayabilelim diye).
2- Köylerden şehirlere göçü teşvik ettik, böylece İnşaat Sektöründe büyük bir sıçrama oldu ( 70,000 köye su çekeceğime, herkesi TOKİ’lere taşırım bir boru çekerim suyu oradan veririm, çok ekonomik)...
3- Bilen bilmeyen, sütçü, yoğurtçu, fırıncı, kimin gözü aç ise inşaat sektörüne girdi, uluslararası kredi çekti, niye? ( dünyada para boldu) sonra 200-300 bin liraya mal ettikleri evleri 1-2 milyon liraya satmaya başladılar, 1 koyup 2,3,4 aldılar...
4- insanlar özenince, sıfır Araba sıfır ev, onlarda kredi çekip mahalle değiştirdiler, böylece köylerden gelenler eski evlere yerleşip şehirliler daha yeni evlere taşındırlar. Çankaya Çay yoluna, sonra İncek’e , sonra da Gölbaşı’ndaki bir dağ başına taşındı… Ta dağın başına…
5- Doları icat eden ve yöneten ABD, faizi yükseltirken dünyadaki dolaşan serbest para ABD ye geri dönmeye başladı, para kıtlığı başladı...
6- Siyasileri kendilerini güvenceye almak için, köyden gelenleri işe aldı. Böylece kamu büyüdü, memur sayısı 4 milyon kişiye yaklaştı, yani onca özelleştirmeye rağmen kamu küçülmedi aksine büyüdü. 20 milyon çalışanın 5 te 1 i memur. Kamu şişti. Kamu denetim ve yasamadan sorumlu iken bir şirkete dönüştü...
7- Üretim azalıp tüketim arttı. 1000 lira kazanıp 3000 lira harcandı. Lüks hayat diziler, TV ler, reklamlar ve özentiler ile bilinçli olarak yaygınlaştırıldı. Evde 50 kuruşa içeceğin kahveyi 30 lira benzin yak git restoranda iç, bir de yanına yaş pasta verelim olsun 100 lira dönerken de 30 lira daha yak toplam olsun 160 tl...
8- Toplum yükselen binalar parlayan ışıklar ve lüks AVM leri gördükçe ağzı sulandı, kazanmadan harcamaya başladı, ne olacak ki, ileride kazanınca öderiz. Taksit taksit, ama önce keyfini hemen çıkaralım, değil mi?...
Önce keyfi gelsin sonra parasını öderiz, sonuçta memuruz ay başında maaş kesin yatacaktır, ya da iş adamıyım 1 i 3 e 5 e satıyorum, ohhhh..kebap….aaa…kebap demişken ortaya karışık olsun, yedik yedik yiyemedikse de namımız olur...
9- Ankara’da 10 tane orta boy modern hastane yapıp herkesin kendi mahallesindeki hastaneye yönlendirmek gerekirken, sırf bir müteahhit çok zengin olsun, hastane çok büyük olsun, ün salsın diye tek devasal bir hastane yapıldı, niye hasta yolda giderken ölsün ya da ölmez ise hastanede kaybolurken kan kaybetsin… Sersem olsun…
10- Üretim, teknoloji, sanayi, yazılım ve donanıma harcanması gereken kaynaklar, yürüyen tavuk, Türkçeyi Araplara özendiren dizilere, dağ başında yapılmış gökdelenlere harcandı….
Üniversitelerin sanayi ile işbirliği geliştirilmesi yerine her tarafa dershane gibi içi boş binalar yapıldı, iş sulandırıldı. Millet çocukların 3000 lira verip dershaneye gönderiyordu, dershaneler kapatılıp özel liseye dönüştürüldü bu defa 30.000 lira vermek zorunda kaldılar, çok zengin olduk, çok harcadık.

Şimdi ne olacak:
1- 2010 senesinde Eryaman da oturduğum ev 1+1 idi fiyatı 75,000 TL idi yani o günün kuru 1,5 bir ABD doları iken 50,000 dolar ediyordu. Bugün bu yazıyı yazmadan önce fiyatına baktım 107,000 TL olmuş yani 6 liralı kura göre 17,833 ABD doları, yani 3 kat küçülmüş yani 3 kat fakirleşmişiz...
2- Bu fakirleşme devam edecektir. Ülke gittikçe küçülecektir, çünkü bazı hataların sonucunu görmek yıllar alır, maalesef, hemen göremezsiniz. Sera gazlarının aşırı salımı sonucu ozon tabakasındaki hasar gibi, 90 yıllarda pervasız antibiyotik satışı sonucu yıllar sonra ağır bedellerin ödenmesi, asimetrik büyümelerin ve dünya gerçeğine uygun olmayan politikaların sonuçlarını görmek gibi…
3- Şahin politikalar herkes ile gerilme sonucu çeşitli ticari konularda bedel ödettirecektir...
4- Dünya üretiminde 1000 de 9 olan üretim payımız, daha da düşecektir. Bazı arkadaşlar fantezi yapmayı sevebilir, ama gerçek bu, biz dünyada üretilen malın %1 ni bile üretecek boyutta değiliz, keşke bunu herkes görebilse...
5- İflasın sebep sonuç ilişkisini kurmayıp yine başkalarını suçlayıp dibi göreceğiz. Yani gittikçe küçüleceğiz, alım gücümüz azalacak, fakirleşeceğiz...
6- Dağ başında yapılmış olan 2,000,000 liralık evler satılmayacak, kalacak, kalacak, kalacak, gerçek değerine düşene kadar bekleyecek...
7- Kolay para kazanmak isteyenler iflas edecek, toplum bunu görecek, geçici ders alacak, ama iş işte çoktan geçecek...
5-10 sene sonra toparlanınca tekrar aynı çark dönmeye başlayacak, çünkü bu 20. Kezdir ki bu toplum batıyor ve ders almıyor…(derinine etraflıca düşünmek bize göre değil, çabucak canımız sıkılıyor…) Çözüm nedir?
Ben şahsen köylü olmak isterdim. Köylü şehre gelince durmuyor çünkü köyle dur diye bir ışık levha yok, tarlaya giderken dümdüz gidiyorsun, şehre gelen köylü de dümdüz gidiyor...
Ya eziliyor, ya da eziyor... Ezilenleri gömüyorlar görmüyoruz ama ezenler zengin oluyor görüyoruz… Görünce de “..aaa adam dün kasabadan geldi bir bina dikti 30 trilyonluk bir adam oldu diyoruz, lüks bir jeep, sağına soluna iki sarışın da aldı mı, işte al sana örnek, numune...
Ben köylü olmadığım için bir şey yapmadan önce kaç kere düşünüyorum, öz denetim sistemlerim var...
Bu arada bu yazıyı okuyup köyle lafına takılanlar olacak, biliyorum, olmazsa şaşırırım, ama açıklama yapayım, insan doğduğu yeri seçemez, köylü ya da şehirli olmak dert değil, ama köyden gelip şehirde köylü gibi yaşamak derttir. Beni rahatsız eden şehirlerin köyleşme oranı köylerin şehirleşme oranını geçmesidir (buna sosyolojide Kültürel Gecikme (Cultural lag) derler, sonra yazarım)
Son bir not; Elinizdeki telefon 1000 liralık da olsa 10,000 liralık, içindeki rehber aynıdır. Size gelen mesaj iyi ise siz mutlu olursunuz kötü ise mutsuz olursunuz. Hayatın anlamını nesnelere, eşyalara ve lükse bağlayan materyalist toplumlar, üretimden daha fazla tükettikleri için iflas ederler.
Fransız Filozof Albert Camus’un çok sevdiğim sözü ile bitirmek isterim. “Başarı kolay elde edilir, önemli olan onu hak etmektir.”
Biz lüks yaşamayı hak ettik mi?...

Dr. Anooshirvsan Miandji

Bu yazıyı alttaki linkte yer alan yazımla birlikte okuyunuz, böylece son on senede Türkiye'de olup bitenlerinin kısa bir özetine sahip olacaksınız.
http://serdar49.blogspot.com/2018/07/allah-allah-biz-ekonomiyi-cok-iyi.html


Salı, Temmuz 16, 2019

Entelektüel boşluktan köleliğe düşmeyelim!


Biz şimdi geri kalmadık, 500 yıldır geriden geliyoruz. Bugünü anlamak için kendi tarihimizi safsatadan kurtarmak gerek. 1453'te Konstantinopolis’i fethedip imparatorluk kurduğumuz zaman geri kalmaya başladık.

Osmanlı sultanlarının en zeki ve dünyaya açık olanı II. Mehmet (Fatih Sultan Mehmet) idi. Hristiyan ve Ermeni kiliselerinin devamına izin veren bu sultanın akıl hocalarından biri Bizanslı Amirutzes idi. Vezirlerini Bizanslılar'dan seçen, Roma’yı ‘Kızıl Elma’ olarak hedefleyen, İtalya’ya işgal için asker çıkartan, Constantinopolis’e ‘Konstantiniyye’ diyerek Araplar'ın verdiği adı değiştirmeyen oydu. Bizanslı tarihçi Michael Kritovoulos’un tarihini yazdığı ve kimi Bizanslı'nın Basileus (Grekçe İmparator) adını verdiği Fatih Sultan Mehmet, olasılıkla bir Rum ananın da oğludur.

Kendi portresini Rönesans’ın en ünlü ressamlarından Gentile Bellini’ye yaptıran Fatih, Rönesans’ı benimsemedi. Ordu restitüsyonu dışında, medreseden başka okul açamayan imparatorluk sonunda tükendi. 1930’larda Einstein Genel Görelilik Kuramı'nı çoktan keşfetmişti. Ülkenin Osmanlı’dan kalmış Darülfünun’u da üniversite niteliği taşımadığı için kapatılmıştı.

Darülfünun’da dersler sadece konferans niteliğindeydi. Medreselerde olduğu gibi ders veren hoca ile ders alan öğrenci vardı. Diyalog, yani soru sorup tartışmak yoktu. Bu yetersizlik bu konuda rapor hazırlayan İsviçreli profesör Albert Malche’nin raporunda vurgulanmıştır.

Darülfünun'da öğretim, medrese öğretimi gibi, sadece ezbere dayanıyordu. Sorgusuz sualsiz, diyalogsuz uygulama, çağdaş öğretimin amacına uygun değildi. Çünkü kritik, insan aklının, Kant’tan bu yana, temel işaretiydi.

Kritik varsa gelişme var

Bilimin amacına ulaşması ve insanın gelişmesine yardımcı olması kritiğin varlığına bağlıydı. Din ile bilim arasındaki çekişme; çok eskiden başlamış olmasına karşın, Avrupa felsefesinin gelişmesine paralel olarak, Kant’ın yapıtlarıyla sadece felsefeye değil, bilimsel gelişmeye de destek olmuştur.

Osmanlı öğretiminde değil Kant, İbni Sina, İbni Rüşt bile, Al-Kidi, Farabi gibi İslam filozofları da, Rönesans’ta önem, önemli bir entelektüel statüleri olmasına karşın, Osmanlı kültüründeki Arap kökenli medrese tutuculuğunun kurbanı olmuştur. Osmanlı kültür tarihinde felsefe yoktur. Osmanlı medrese ve sarayının tutuculuğu, Osmanlı kültürüne felsefi düşünceyi ve onunla birlikte bilimi sokmamıştır.

Dünya felsefe tarihinde bir Osmanlı filozofu yoktur. Oysa İslam ortaçağında Hikmet (Felsefe) İslam dininin düşünceye karşı olmadığını kanıtlamaktadır. İslam filozofları Eflatun, Aristo, Plotinus gibi antik filozofların izleyicisi ve kritiği idiler. Avrupa Rönesans’ında felsefenin ve matematiğin varlığı bugünkü yaşamın bilim ve teknolojiye dayalı uygarlık düzeyini saptar. Avrupa ve onun çocuğu olan Amerika’ya dünya egemenliğini sağlayan bilim ve teknolojidir.

Bedeli tarihten silinmek oldu

Tartışmaya gerek olmayan bu gerçekleri 1453’ten sonra anlayamayan ve toplumun eğitimini çökerten Osmanlı, bu büyük hatayı tarihten silinmekle ödemiştir. Bu büyük boşluk, emperyalist güçlerin etkisi ile 1950’den sonra da devam etmiş, bugüne kadar dolduramadığımız bir düşünce ve üretim boşluğu yaratmıştır.

Osmanlı tarihinde, sultanların ilgi duydukları tek bilimsel olgu astronomi, daha doğrusu, sultanların dili ile ‘İlm-i Nücum’ du (Yıldızlar İlmi). 3. Murat’ın Şamlı astronom ve matematikçi Takıyüddin’i bu amaçla İstanbul’a getirdiğini biliyoruz. Uluğ Bey’in Kuşçubaşı’sının oğlu Ali Kuşçu’nun Semerkant’tan 70 yaşında İstanbul’a gelmesinin nedeni, sultanın daveti olabilir. Fakat dünya tarihinde yeri olan bir Osmanlı matematikçi ve astronomu yetişmemiştir.

Osmanlı yok oluşu, Avrupa’nın bilimsel ve teknolojik gelişmesine katılmamış ve ona bağımlı kalmış olması sonucudur.

I. Dünya Savaşı öncesinde İngiltere’ye ısmarlanıp parası ödendiği halde teslim edilmeyen iki adet dretnot (bir çeşit savaş gemisi) nedeniyle, Almanya bundan yararlandı, Goeben ve Breslau’ı (Yavuz, Hamidiye) İstanbul’a gönderdi ve İmparatorluğu kendi tarafında savaşa soktu. Bu olay teknolojik geri kalmanın politik ve hatta yok edici sonuçlarını kanıtlar.

Dünyada eşi olmayan devrim

Atatürk’ün öldüğü 1938’e kadar, öğretimi örgütlemek, bilimleşmek alanında çok büyük bir atılım yapan Cumhuriyet, bilimsel toplumu yetiştirmek için, İslam dünyasında hala eşi benzeri olmayan bir devrim yaptı. 1950’den sonraki yıllar, Batılılar'ın İslam dünyasındaki programları ve Müslüman ülkelerin iç yapılarındaki boşluklar, Batılı ekonomik sömürü sistemini bertaraf etmeye yetmedi. Müslüman ülkeler, bilimleşme ve sanayileşme çağına ulaşamadılar. Bu geri kalmanın kölelik basamağına yaklaştık.

İslam dünyasında en gelişmiş ülke Türkiye’dir. Ne var ki kentlere yığılmış halk, Osmanlı’nın geri kalmışlık mirasının göstergesi olan entelektüel yetersizlik ve teknolojide geri kalmanın büyük sıkıntılarını çekiyor.

Geri kalmanın en göze batan işareti öğretim alanındadır. Ulusal öğretimin sorunlarını çözemezsek, Batı'nın büyük bir incelikle, İslam dünyası için hazırladığı ekonomik sömürge statüsü derinleşecektir. Bu komplo ve sabotaj olarak yorumlanabilir. Aslında politik baskılar nedeniyle son 45 yılda çok hırpalanmış ve çökertilmiş üniversite sisteminin, yönetim ve öğretimdeki iflası sonucudur.

Öğretimdeki çöküntünün nedeni

Politika ve ekonomi uzmanları bunun kurumsal ve sayısal nedenlerini araştıra dursunlar, bir deneyimli akademisyen olarak, çağdaş Türk toplumunun Osmanlı’dan kalan kültür mirasının, ve yüzlerce yıl dışlanan Avrupa kültürünün bugün hala anlaşılamamış olmasının, öğretimdeki çöküntünün nedeni olduğuna inanıyorum.

Bunu hükümetlerin öğretim politikalarına bağlamak yeteri kadar aydınlatıcı değildir. Halkın yetersiz eğitimi bürokrasiye de uzanıyor. Entelektüel mirasın bilim insanları ve politikacılar tarafından nasıl paylaşıldığını bilimsel bir araştırma konusu olarak incelemek gerekiyor. Türkiye’de akademinin 80 yılda ulaşabildiği bilimsel araştırma düzeyi, özel durumlar dışında, çok düşüktür. Bu özelikle niteliksel olarak da utandırıcıdır. Bunda öğretim üyesi yetiştirmeden üniversiteler açmanın büyük hatası var. Bilimsel içeriği olmayan ve üniversite yayınlarını gazetecilik düzeyine indiren yapıtlar akademik çalışma diye yayınlanıyor.

Üst derecede bir akademik performans örneği olarak James Ackerman’ın Rönesans mimarisini konu alan 550 sayfalık Distant Points (Uzak Noktalar) adlı kitabından söz etmek istiyorum. 1991’de yayınlanan kitapta şunlar ele alınıyor: Kritik kuram, bilim ve sanat, Rönesans mimarisinden örnekler, Alberti ve Leonardo, Milano Katedrali'nin gotik tasarımı, Milano Rönesans’ı, İtalyan Rönesans villaları, mimari uygulama, Tiziano çağında Venedik mimarisinin jeopolitiği, Toskan nizamı, Mimarlığın metaforik dili, Roma’da Capitol Meydanı, Roma Gesu Kilisesi tasarımı makalelerini bir araya getiriyor.

Osmanlı mimarisini bu derinlikte tartışacak bir sanat tarihçisi henüz yetiştiremedik. Akademisyenler, turistik kılavuz hazırlar gibi, eleştirel ve estetik yorumlar içermeyen ciltler yayınlıyor. Ackerman gibi uzmanlar, Batı'yla ölçüşebilecek bir sanat kültüründen çok uzak olduğumuzu kanıtlıyor.

Dünya kültürünün açılımlarını kendi tarihimizin parametreleri içinde değerlendiremezsek sırf araba, telefon, televizyon kullanarak çağdaş dünyaya ortak olamayacağız.

Doğan Kuban

Kaynak:

Perşembe, Temmuz 11, 2019

İki büyük tehdit; Kalitesiz göç ve kalitesiz nüfus artışı


Birkaç sene önce sürdürülebilirlik konusunda Columbia üniversitesi profesörlerinden Jeffrey Sach’tan aldığım “ Sürdürülebilir Kalkınma” isimli derste toplu göçler 21.yüzyılda toplumların güvenliğini tehdit edecek en büyük sorunlar arasında gösterilmişti. Bugün ABD, Avrupa ve Türkiye’de yaşanan sorunlar bunun ne kadar doğru bir tespit olduğunu gösteriyor. Yakın zamana kadar ülkelerine gelen göçmenlere ses çıkarmayan ülkeler artık tepki göstermeye başladılar. Önce Trump Meksikalı göçünün ABD’ye olan etkisini çok iyi gördü çünkü demografi istatistikleri 2050 yıllarında ABD Latin nüfusunun beyaz Amerikalı nüfusunu geçeceğini öngörüyordu. Son olarak Danimarkalı tarih profesörü Uffe Østergaard: Entegrasyon modelinin başarısız olduğunu savunarak Avrupa Birliği'nin (AB) sınırlarına duvar çekmesinin zamanının geldiğini öne sürdü. Østergaard, Avrupa'nın sınırlarını korumanın gereği olarak duvarın dört şerit dikenli tel, projektörler ve gözetleme kuleleriyle donatılması gerektiğini ileri sürdü.  Bu yoldan gidilmezse Batı, Doğu ve Güney Avrupa arasında göçün idaresi konusunda birbiriyle çelişen görüşler yüzünden tez zamanda ayrılık yaşanacağını söyleyen profesör, şöyle yazdı: "Sınırları korumak lazım, yoksa yerli nüfus hükumete isyan edecek."
Göç konusunda ilk çalışmaları yapan, The Laws of Migration isimli kitabın yazarı E.G.Ravenstein (1834-1913)  istatistiklerden yararlanarak iç göçleri oluşturan yasaların uluslararası göçler için de geçerli olduğunu belirterek göç üzerinde yapılan çalışmaları “itme-çekme teorileri” başlığı altında genellemiş. Göçün nedenleri olarak insanları doğdukları yerlerden ayrılmaya zorlayan itici faktörleri ve onları göç alan belirli ülkelere çeken çekici faktörleri gösteriyor.
Ravenstein’ın geliştirdiği göç yasasının diğer bir unsuru, her göç akımının bir süre sonra toplumun emme sınırlarını aştıktan sonra dengeleyici karşı bir akım ürettiğidir. Trump’ın başlattığı tartışma, AB’deki önlemler ve son olarak Türkiye’de Suriyeli nüfus ile ilgili yükselen sesler bu duruma örnektir. Uluslararası göçlerin etkisi ile emme sürecinin yaşandığı gelişmiş ülkeler, eğer göçleri sınırlayan bir yasa da yok ise, bir doyum yaşayarak belirli bir sürenin sonunda göç sınırlamasına gideceklerdir. Başlangıçta çok kültürlülüğü savunan, çeşitli kültürlerin bir arada yaşamasına imkân sağlayan Avrupa, ABD, Avustralya ve Kanada gibi ülkelerin geçirmiş olduğu süreç bu şekildedir. Göç sınırlaması ile aynı zamanda illegal yollardan göçmen olarak kalanların sebep oldukları problemler şu günlerde gündemi meşgul etmeye devam etmektedir. Bakın en büyük şehrimizin belediye başkanı bu konuda neler söylüyor; 

Mülteci sorunu Türkiye'de yönetilememiştir. Tabiri caizse serbest. Saldım çayıra mevlam kayıra derler ya böyle. Siz 3.5 milyona yakın göçmeni her yere dağıttınız. İstanbul'da kayıtlı rakamlara göre 600 bin kayıtlı olmayana göre 1 milyona yakın. O insanlara yazık. Şu anda gerçekten zor durumda olan göçmenleri var İstanbul'un. Çocuk evlilikleri görüyorum, dilencilik yapanları görüyorum. Önce Suriyelilerin insanca yaşam koşulunu sağlayacağız. Kurumlarla işbirliği yapacağız. Çalışıyor ve yardım alıyorlarsa bu yanlış. En büyük sorun kayıt dışı çalışan Suriyeliler.”

Daha ucuz iş gücü olarak görüldükleri için kaçak göçmenlere karşı belirli bir talep söz konusudur. Çağdaş göç teorilerinden “İkili Emek Piyasası teorisi”’ ni geliştiren Michael J. Piore’ye göre sanayileşmiş ülkelerdeki işverenler, metropol ülkenin işçileri tarafından beğenilmeyen işlere bu kaçak göçmenleri yerleştirmektedir. Göçmenler yerli halkın yapmayı istemediği mesleki hiyerarşinin en alt kademesindeki işler için bir çözüm olarak görülmüşlerdir (Türk işçilerinin Almanya’daki durumu buna güzel bir örnektir) Ancak geçici olması beklenen bu hareketler, göçmenlerin gittikleri ülkelerde niyet ettiklerinden daha uzun süre kalmaları ve çocuk sahibi olarak ya da ailelerini de yanlarına alarak kalıcı ilişkiler geliştirmeleriyle sonlanmaktadır.

Peki, biz ne yapıyoruz?

Bugün Türkiye’de kayıtlı kayıtsız 4-5 milyon Suriyeli var. Gerçek rakamı kimsenin bildiğinden emin değilim. Resmi rakamlara göre bunlar için şimdiye 35 milyar dolar harcanmış. Bunların dışında birde gittikçe artan Asyalı göçmenler var. Bunlar genellikle marjinal işlerde çalışıyorlar. Teorinin dediği gibi küçük esnaf ve KOBİ patronları bu kaçak Asyalı işçileri çok sevdi. Oldukça ucuza emek yoğun, vasıfsız işlerde çalıştırılıyorlar. Ancak bu nedenle yüzlerce düşük eğitimli Türk genci iş bulamıyor. Prof. Oğuz Esen ve Ayla Binatlı'nın “İktisat ve Toplum Dergisi” de yayınlanan makalelerinde gösterdikleri verilere göre Suriyelilerin Türkiye’ye gelmeye başladığı 2011 yılından itibaren ülkedeki hızla artan işsizlik oranı, 2017'nin başında yüzde 12'ye kadar çıkmış durumda. Bugün bu oran %15’lere dayandı.
Şimdi sıkı durun, ülkemizdeki Suriyeli sayısının Türkiye nüfusuna etkisi ise, diğer tüm etkilerin kaynağını oluşturacak değerde Emekli Mülkiye Başmüfettişi Mahmut Esen'in tespiti. Esen, Türkiye'de geçici koruma statüsü ile bulunan Suriyelilerin sayısı ve nüfus artış oranları üzerinden basit matematiksel hesaplarla yaptığı tespit ile yakın gelecekte Suriyelilerin toplam nüfusa oranlarına dikkat çekiyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun açıklamalarına göre, Türkiye'de kayıt altına alınan Suriyeli sayısı 2017'de 3 milyon 426 bin 786, 2018'de ise 3 milyon 613 bin 961.

"Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı" harekâtlarından sonra ülkelerine dönen 291 bin 790 Suriyeli de hesaplandığında, 2018 yılında ülkemizdeki Suriyeli sayısı 187 bin 175 kişi artmış. Bu da, çoğunluğu doğumdan kaynaklanan bir yıllık nüfus artış oranının yüzde 5,5 olduğunu gösteriyor. Burada belirtmek gerekir ki, Türkiye'deki Suriyeli sayısı şu an için mevcut nüfusun yüzde 4,5'ine tekabül ediyor.

Gelelim Türkiye'nin nüfus artış hızına; Son verilere (2017) göre mevcut Türkiye nüfusu, 80 milyon 810 bin 525. Türkiye nüfusu 2017 yılında yüzde 1,24 oranında artış göstermiş. Yani, Suriyelilerin nüfus artış oranı, ülkemizdeki genel artış oranının 4,43 katı! Bununla birlikte 2018'de artan Suriyeli nüfusu, 2017'de ülkemizde artan nüfusumuzun yüzde 18,8'ine karşılık geliyor.

İşte Esen tüm bu bilgilerden hareketle, yeni göç alınmayacağı ve nüfus artış oranları sabit kalacağı varsayımıyla, Türkiye'nin toplam nüfusunda Suriyelilerin oranını 5 yıl sonra yüzde 5,2; 10 yıl sonra yüzde 6,3; 25 yıl sonra yüzde 11,1 ve 50 yıl sonra yüzde 26 olarak hesaplıyor ve 5 yıl sonra her yüz kişiden 5'i, 50 yıl sonra ise her 4 kişiden 1'i Suriyeli olacak diyor!
Şimdi yukarıda yer alan analizlere bir de TÜİK’in en son açıkladığı istatistikleri ilave edelim. Son açıklanan (Temmuz 2019) rakamlara göre Türkiye’de doğurganlık hızı, 2018 de 1.99 çocuk olarak gerçekleşerek, nüfusun yenilenme düzeyi olan 2,10 un altında kalmış. Şimdi Türkiye için kritik olan şu: bu oran ülkenin en geri illerinden biri olan Urfa’da kadın başına 4,13 çocuk. Çocuk evlenmelerinde ise yaklaşık %14 ile Ağrı ve Muş başı çekiyor. Şimdi bu rakamlara Suriyelilere ait %5,5 oranındaki nüfus artışını da ilave edersek ve durum böyle devam ederse en geç 2050 yılında Türkiye’nin sosyo-kültürel hatta sosyo-ekonomik yapısının Pakistan düzeyine düşeceğini öngörmek için âlim olmaya gerek yok. Türk toplumunun kültürel olarak hızla Araplaştığı ülkenin en gelişmiş ilçelerinden Kadıköy’de açılan dükkânlar ve müşteri profilinden de belli oluyor. Amiral gemisi Bağdat Caddesinden uluslar arası markalar kaçıyor, yerlerine ucuzcu, nargileci, midyeci ve kokoreççi dükkânları açılıyor. Bir zamanlar kültürel anlamda örnek gösterilen Kadıköy çarşısı gittikçe güney doğunun ilçelerine benzemeye başladı. Kültürel simgeler hızla şekil değiştiriyor, çünkü bunları talep eden, gelir ve eğitim seviyesi düşük, kültürleri farklı bir nüfusun genel nüfus içindeki payı hızla artıyor.

Yukarıdaki verilerin ışığında önümüzdeki dönemde ülkemizde yaşanacak toplumsal gelişmeleri şu şekilde sıralayabiliriz:

·         Suriyelilerin de katkılarıyla toplam nüfus içerisinde önümüzdeki dönem eğitim seviyesi ve geliri düşük, farklı kültürlere sahip nüfus sayısı artacak. 
·         Bu insanlar hayata geriden başladıkları için bir üst sınıfa çıkma mücadelesine girecekler. Bu mücadele öncelikle kendi aralarında yaşanacak. Marjinaller arasında çatışmalar artacak.
·         Vasıfsız işçi gerektiren iş alanlarındaki işler için büyük bir yaşam ve var olma mücadelesi verilecek. (Otomasyon ve AI vasıfsız iş gücüne olan talebi düşürecek)
·         Bu mücadele ve vasıfsız nüfus artışı Türkiye’deki mevcut yaşam kalitesini daha da düşürecek. En azından asayiş ve güvenlik sorunları artacak. Marjinal insanlar ancak marjinal sektörlerde iş bulabilecekleri için her türlü yasa dışı merdiven altı faaliyet artacak.
·         Kent sosyolojisi kuramlarına göre başlangıçta varoşlarda tutunan bu insanlar zaman içinde merkezlere yönelecekler. (Bunu daha iyi anlamak için eğer korkmazsanız Aksaray, Laleli ve Fatih’in ara sokaklarında bir tur atmanızı tavsiye ederim. Kaldı ki buralar varoş sayılmaz)

Özetle, bu gelişmeler çerçevesinde GSYH reel olarak küçüldükçe ve adil paylaşılmadıkça, vasıfsız nüfus artışı ekonomik ve sosyal sorunları daha da büyütecek. Bunların yaratacağı sorunların gelecekteki maliyeti de çok yüksek olacak.

Derleyen: Serdar Yurdakul

Yararlandığım Kaynaklar;

Pazartesi, Mart 25, 2019

Toplum Nasıl Ayrıştırılır?

Bir süredir siyasetçilerimizin medyada ve meydanlarda yaptıkları konuşmalara ve söylemlerine bakınca içimden birkaç satır yazmak geldi. İnsan niçin içinde yaşadığı topluma karşı bu derece hoyrat davranır? Toplumun zarar görmesinden veya bir çatışma ortamına zemin hazırlanmasından en çok kimler çıkar sağlayacaklardır? Yoksa toplumun ayrıştırılması iktidarını yitirmek istemeyen politikacıların başvurdukları bir son koz mudur? Bu soruların cevaplarını sizler de tahmin edebilirsiniz. Ben takip eden satırlarda sadece bir farkındalık yaratmak için sosyolojinin toplumla ilgili bölümlerinden alıntılar kullanarak düşüncelerimi aktaracağım. Önce toplumu tanımlamamız lazım.

Toplumu tanımlayan birçok sosyolog var. Bunlardan Gordon Marshall Sosyoloji Sözlüğü’nde toplumu, ortak bir kültürü paylaşan, belli bir toprak parçasında yerleşik ve kendilerini birleşik ve özgün bir varlık olarak gören insanlardan oluşan bir birim olarak tanımlıyor.

Bu tanımda dikkat çekici olan nedir? Ortak kültür, belli toprak parçası ve bu toprak parçasında yaşayan insanların birbirlerini birleşik görmeleri. Peki bu toprak parçasında yaşayan insanlar bu ortak kültüre ya da toprağa nasıl sahip olmuşlardır? Marshall’ın tanımı bu hâliyle sorumuza cevap vermemektedir.

Doğan Ergun da "Sosyoloji" isimli kitabında şunları anlatmaktadır: Tarihte ve tarih öncesinde ne kadar eskilere gidilirse gidilsin insanın grupta ya da gruplarda yaşadığını görürüz. Ve bu grupların az çok örgütlenmiş oldukları, adetlere, geleneklere, toplumsal inançlara sahip oldukları anlaşılmıştır. İlk ve en önemli kesinlik, bu insan gruplarının, doğada ve doğayla olan ilişkileri içinde oluşmasıdır. “İnsan yalnız yaşayamaz” demek, onun birkaç başka kimseye ihtiyacı yüzünden grupların oluştuğunu söylemek ve doğa temel ögesini dikkate almamak demek değildir. Bir insanın ihtiyaçlarının, öteki insanların çalışmasına bağlıdır ve bu, her insan için böyledir. Yaşamaya devam edebilmesi için doğanın güçlerine karşı bir insanın tek başına savaşamaması, tek olanak ve salt zorunluluk olarak insanların güçlerini birleştirmiştir, bir arada olmalarını sağlamıştır. Bugünkü sosyoloji, doğa içinde bir arada olma gerçeğinden hareket ederek, toplumu, insanların doğayla ilişkilerinin ve kendi aralarındaki ilişkilerin bir bütünü olarak tanımlamaktadır. Bu ilişkiler bütünü, bir yapıda biçimlenmiştir ve bu biçime “toplumsal yapı” denir. 

Görüldüğü üzere bu son tanım insanların ya da bireylerin var olmak ve ilerleyebilmek için tarihsel süreçte örgütlü bir şekilde yaşamalarından toplumların ortaya çıkmış olduğunu vurgulamaktadır. Bütün bu tanımları birleştirirsek daha detaylı bir tanım elde ediyoruz. Toplum, belirli bir dönemde ortak ve karşılıklı bağımlılık içinde yaşayan, en geniş anlamda doğaya karşı mücadele etmek amacıyla birleşmiş insanlardan oluşan ve birbirini izleyen kuşaklar yoluyla kültürel süreklilik kazanan, bir ölçüde kendi kendine yeterli bir birimdir.14 Bu tanım çok önemli bir hususa vurguyu yapıyor: kültürel süreklilik. Çünkü ancak süreklilik olduğu zaman hem kültürün kalıcılığı sağlanabilmekte hem de bu birikim aracılığıyla, söz konusu örgütlenme ilerleyebilmekte ve gelişebilmektedir. 

Bir toplumun yukarıdaki özellikleri kazanması için uzun bir süreç ve çaba gerektiriyor. Şimdi bir toplumu nasıl ayrıştırırsınız? Gördüğünüz gibi toplumu bir arada tutan harca kültür diyoruz. Kültür; değerler, davranışlar, simgeler, törenler, yazılı ve yazılı olmayan kurallar bütünü. Şimdi bir toplumu yıkmak istiyorsanız o kültürü oluşturan kurumlara saldırırsınız. Hangi kurumlar? Öncelikle okullar ve dini kurumlar. Bu kurumlarda farklılıklar yaratırsınız. Biz ve onlar ifadelerini sık sık kullanarak toplumu kategorileri ayırırsınız. Bir süre sonra bir bakmışsınız toplumda birbirine benzemeyen farklı kimlikler alt kültürler oluşmuş. Kültür değişmeleri, kültürünü yitiren gruplarda sistemlerin çözülmesine yol açmakta ve zamanla bireysel tutum ve davranışlarda da bir kaosa yol açmaktadır çünkü kategorik şekilde farklılaşan gruplar, aralarındaki farklılıkları abartarak her fırsatta çatışma eğiliminde olurlar. Böyle giderse bir süre sonra Türkiye birbirini anlamayan, dinlemeyen, asla iletişim ve diyalog kuramayan insanların bir arada olduğu bir topluma dönüşecektir. İşte bugün özellikle hukukla ile ilgili alanlarda yaşanan kaosun nedeni budur. Çünkü mevcut hukuki düzene karşı eğitim kurumlarında alternatif bir düzen oluşturma çabası içine girilmiştir. Bu gelişmeler toplumda farklı düşünen alt kimliklerin gelişmesine yol açmaktadır. Bu ikili yapı her alanda çatışmalara yol açarak anlaşmazlıkları çözümsüz bir hale getirmektedir.

Siyasette insanları ayrıştıran provokatif dilden mutlaka vazgeçilmesi gerekiyor. Siyaset ve kanaat önderleri konumundakilerin sorumluluğu çok büyük. Çünkü ileride geri dönülemeyecek, tahribatlara yol açacak bir dil kullanıyorlar. Söylemleri toplumu toplum yapan müşterek tarihsellik, örgütlülük ve süreklilik niteliklerine zarar veriyor. Bu çok kötü bir şey. 

Ayrışmak yok olmaktır!