Bilim ve Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim ve Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Ekim 27, 2024

Yapay Zeka ve Zihinsel Devrim

 Uzun zamandır bir şeyler paylaşmamıştım. Şimdi AI modası var. Bu konudaki düşüncem özetle;

Dün Yoah Harari’nin AI hakkındaki konuşmasını izliyordum. Harari AI’nın zaman içerisinde insanın problem çözme ve karar verme becerisini öğrenerek, insandan daha sağlıklı kararlar alabileceğini ve zaman içinde insanın bu becerilerini kaybedeceğini çünkü artık tüm kararların yapay zekâ teknolojisine sahip makineler tarafından alınacağı görüşünü savunuyor. Bu konuşmayı dinlerken aklım sanayi devrimine gitti. 18.yüzyılın ortalarından itibaren insanoğlu o tarihe kadar kol gücüyle işleyen teknolojisinin yerini yavaş yavaş su, rüzgâr ve sonunda buhar gücüyle işleyen teknolojiler aldı. Böylece kas gücü ve hatta safi emek gün geçtikçe pazarda bir ihtiyaç fazlasına dönüştü. Amerikalı yazar ve politikacı Horace Greeley (Kristal Saray ve çıkarılması gereken dersler isimli konferansta 1851) şunları söyler:
“Yaklaşmakta olan kış karşısında tir tir titriyor insan, efendisini veya makine efendisini karşısında görünce edildikçe eğiliyor yorgun bacakları ve karalar çökmüş yüreğiyle yapacak bir şey bulabilmek umuduyla sokakları beyhude aşındırıyor.”
Makineler, insan toplulukları arasında büyük farklar olmasına rağmen zaman içinde insanları kol gücüne sınırlı olmaktan kurtardı ve verimliliği artırdı. Teknolojinin bu şekilde 100 sene içerisinde büyük bir sıçrama yapması öncü toplumları siyasi ve askerî açıdan üstün hale getirdi. Bu siyasi üstünlük ve siyasi coğrafyanın ve ekonomik güç merkezlerinin yeniden şekillenmesine yol açtı. Bu gelişmelerin sonucunda mevcut bazı imparatorluklar parçalandı, yerlerini yeni imparatorluklar aldı. Bu sürece sistemik bir patern olarak bakarsak, aynı şekilde yapay zekayı geliştiren teknolojiye sahip olan ve bunları hayatın içindeki süreçlere hızla entegre eden toplumlar bu sefer bilişsel kapasite olarak bu teknolojiyi etkin kullanamayan ve geciken toplumlara fark atacaklar gelişmişlik ayrımı daha da açılacak. Çünkü, AI bu toplumların ARGE ve İnovasyon süreçlerini hızlandırarak kaldıraç işlevi görecektir. (Bu noktada takip eden linkten ülkelerin ARGE'ye ayırdıkları paya bir göz atabilirsiniz. https://l24.im/9oXq ) Sanayi devrimindeki gelişmeleri izlersek bu gelişmenin sonunda da dünya üzerinde siyasi coğrafyanın yeniden şekillenmesi kaçınılmazdır. AI bazı gizli vizyonları olan ve gelişmiş teknolojilere sahip toplumlara vizyonlarını gerçekleştirmek için istedikleri gücü elde etmelerini kolaylaştıracaktır. Tengri kötü yönetilen, yetersiz eğitimli nüfusa sahip ülkeleri korusun...

Çarşamba, Şubat 08, 2023

Toplumsal Bilinç

Her doğa felaketinden sonra uzmanlar ekranlarda günlerce konuşuyor, sayfalarca rapor yazılıyor ama sürekli aynı sonucu alıyoruz. Yaşanan tecrübelerden ders çıkartıp tekrardan sisteme geri bildirim olarak sokamıyoruz. Neden? Yaşadığımız kayıpların bu kadar yüksek olması bir "toplumsal bilinç" sorunudur. Toplum yaşamındaki düşünce, sanat, siyaset, töre gibi kurumları oluşturan bilinç biçimlerinin tümüne toplumsal bilinç diyoruz.

Peki, toplumsal davranışlarımız aşağıdaki tanıma uyuyor mu?
"Bilinçli toplum, nereye gittiğini düşünen, yanlışların ortağı olmayı reddeden, yanlışlardan hesap sorabilen, yaşamı kendi iradesiyle yönlendirmeyi ve kişisel sorumluluğu bilen insanların toplumudur. Toplumsal bilinç, yüksek insani değerlere sahip olmayı getiriyor."

Her türlü yanlışı siyasa tarafından oy uğruna affedilen ve bunu seve seve alkışlayan bir toplum yukarıdaki tanıma girer mi? Bunun cevabını ve üzerinde düşünmeyi okuyucuya bırakıyorum...

Perşembe, Temmuz 21, 2022

Aydınlanma 2.0

Bugün sorun nedir?

Son yıllarda dünyada yaşanan iklim ve çevreyle ilgili değişimlerin etkileri ve nedenleri birçok kavramla birlikte sürdürülebilirlik kavramını gündeme getirerek, yeryüzünü paylaşan insanların ve kurumların bu sorunla başa çıkabilmek için gerekli önlemlerin tartışılmasının yolunu açtı.

Sürdürülebilirlik kavramı genel anlamıyla belirsiz bir süre boyunca bir durum veya sürecin sürdürülebilme kapasitesini ifade eder (WordNet, 2008). Bu genel anlamıyla sürdürülebilirlik birçok farklı şekillerde algılanabilmekte ve tanımlanabilmektedir. Sürdürülebilirlik, temelde ekoloji ve ekolojik sistemlerin fonksiyonlarını, süreçlerini ve üretkenliğini gelecekte de devam ettirebilme yeteneği olarak algılanmaktadır (Chapin, Torn ve Tateno, 1996: 1017). Dünya kaynaklarının ve çevrenin insan faaliyetleri sonucu tükenme sınırına doğru ilerlediği konusunda artık genel bir görüş birliği bulunmaktadır.

21. yüzyılın başlangıcı itibariyle küresel ölçekte ekonomik, çevresel ve sosyal krizlerin artışa geçtiğini görüyoruz. Finans, beslenme, yakıt, su sıkıntısı, kaynak kıtlığı, doğal afetler, kitlesel yoksulluk, toplu göçler, köktencilik ve terörizm. Her alanda bozulma başladı. MİT’ten Prof. Otto Scharmer içine girdiğimiz yeni dönemi yukarıda değinilen sorunların toplumların gelişmişlik düzeylerine göre farklı etki yapması nedeniyle “Kırılma ve Ayrışma Çağı” olarak tanımlıyor.

Bugün yaşananlar dünyada modernlik ve sanayi devrimi ile başlayan, Aydınlanma 1.0 diye adlandırdığım gelişmiş batı toplumlarının modern yaşam, düşünce ve davranışlarını şekillendiren alışılmış sistem ve paradigmanın artık sürdürülebilir olmadığını gösteriyor. Aradan geçen iki asırlık süreçte dünya üzerindeki nüfus ve sosyal yapı çok değişti. Hızlı nüfus artışı, aşırı üretim ve tüketim bugün kaynakların hızla tükenmesine ve çevrenin erozyonuna yol açtı. En basit örnek; ülkemizde 50-60 sene önce bir deniz balığı bolluğu yaşanıyordu. Bugün yeni nesil, balık diye akvaryum balıklarını yiyor! Dünya yeni bir yaşam paradigması ve ekonomik sistem ihtiyacının sancılarını çekiyor. Bugün yaşadıklarımız birer semptom. Yalnız bilmemiz gereken bir şey var; Thomas Kuhn'un bilimsel devrimler ve Arnold Toynbee'nin uygarlıkların yükselişi ve düşüşü konusundaki çalışmalarının ardından, bir ekonomik paradigma bir dönemin en büyük sorunlarına yararlı cevaplar sağlayamadığında, toplumun er ya da geç bir geçiş dönemine gireceğini söyleyebiliriz.  

Peki bu duruma nasıl geldik?

Bugün; iklim değişikliğinden toplumsal eşitsizliğe, yapısal ırkçılıktan aşırı tüketime, okyanuslardaki plastik atıklardan gıda israfına kadar karmaşık ilişkiler ağına dayalı problemler, yaklaşık 17.yüzyılda başlayan 19.yüzyılda olgunluğu erişen modernleşme sürecinin, içinde bulunduğumuz yüzyılda dünya üzerinde yarattığı olumsuzlukları diyebiliriz. Aydınlanma 1.0 sürecinde insanlar barbarlık aşamasından, doğal kaynakları hammadde olarak kullanmayı öğrendikleri uygarlık aşamasına geçmişler ve bu dönem insanların değerlerinde, hayat tarzlarında, dillerinde, geleneklerinde, inançlarında ve davranışlarında özetle yaşam biçimlerinde köklü değişikliklere sahne olmuştur. (Bauman, 2003) Bireysel düzeyde geleneksel ahlaki değerlerin baskısından kurtulan insanların, bilinçli birey olmanın getirdiği bağımsız ve özgür düşünme, günlük hayatlarında önemli değişimlere yol açtı. Bunlardan en önemlisi Weber’e göre insanların çalışma ve işyerlerinin ayrılmasıdır. Bu ayrımın ve modernliğin olumsuz yönünü teşkil eden ve liberal düşünürler tarafında oluşturulan ekonomik düşünme sisteminin yol açtığı piyasa ekonomisi, “bırakın yapsınlar bırakın geçsinler” düşüncesinin ürünüdür. Ekonomik düşünme sistemleri toplumların geleceğini şekillendirmeleri bakımından önem taşır. Yeni düzende iki önemli aktör vardır: rasyonel insan ve şirketler. Dolayısıyla yeni dönem bu aktörlerin etrafında şekillenmiştir.

Sidney Teknoloji Üniversitesi öğretim üyelerinden Dunphy ve Benn “Organizational Change For Corporate Sustainability” isimli kitaplarında 19.yüzyılın başında modern organizasyonun ortaya çıkışını bütün bu olumsuz gelişmelerin başlıca tetikleyicisi olduğunu savunmaktadırlar.

Geleneksel firma teorisinde, bir ticari firmanın temel amacı kar maksimizasyonudur. İhtiyaçların ve teknolojinin sabit veri olarak alındığı bir bağlamda, tam rekabetçi bir ortamda ürünün fiyatı ve üretim miktarı, yalnızca karı maksimize edecek şekilde belirlenir.

Bugün özellikle uluslararası şirket diye isimlendirilen organizasyonlar sahip oldukları dinamizm ve kapasiteyle bu amaç doğrultusunda yeryüzü kaynaklarını tüketerek doğayı ve toplumu şekillendiriyorlar. Kurumsal otokrasi ve neo-liberal kuramların baskın olduğu serbest piyasanın değerler sistemi, gezegenin ekolojik dengelerini tahrip ederek, milyonlarca insanı fakirliğe sürüklemektedir (Örnek; Brezilya yağmur ormanları). Doğal kaynaklar kurumsal karlılık için yağmalanırken fabrikaların zehirli atıkları yeryüzündeki canlıların yaşam alanlarını hızlı bir şekilde yok etmektedir. Bu kirlenme Türkiye gibi teknoloji ve sermaye kıtlığı çeken az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde daha da belirgindir. İşte sorun burada; üretim organizasyonlarımızı, mevcut örgütleri yok etmeden, insanlara ve yeryüzündeki diğer yaşama zarar vermeden ve ekolojik dengeyi koruyarak nasıl değiştirebiliriz?

Değişim için ne yapabiliriz?

Bir şeyi değiştirmek için önce onu derinlemesine anlamanız gerekir. Bu değişimde milyarlarca insanın ve yüzbinlerce şirketin hem özne hem de nesne olduğu insan toplulukları söz konusuysa, sistem düşüncesi yaklaşımı en doğru yöntem olacaktır. Başlangıçta söz edilen olumsuzluklar sistemi oluşturan aktörlerin karşılıklı ilişkilerinin sonucunda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla çalışmaya bu ilişkilerin incelenmesiyle başlamak gerekir.

Aydınlanma 1.0 sürecinde ortaya çıkan en önemli olgular, ulus devletlerin ortaya çıkışı, modern şirketin oluşumu ve rasyonel birey ve rekabet kavramıdır. Bugünkü ekonomik sistemin işleyişini bu yapılar belirlemektedir. Ayrıca dünya üzerindeki insan topluluklarının hegemonya mücadelesi de analizlerde dikkate alınmalıdır. Dolayısıyla Aydınlanma 2.0 başlığı altında mevcut yapıların işleyişi tartışmaya açılarak sürdürülebilirlik amaçlı yeni tanımların tüm insanoğlu tarafından kabul edilmesine ihtiyaç vardır.

Mevcut düzen içinde yukarıda belirtildiği üzere iki önemli aktör var: Rasyonel insan ve rasyonel şirketler. Dolayısıyla değişim yolunda akademisyen ve diğer değişim ajanlarının öncelikli hedefi insanlar olmalıdır. Değişim bireyle başlar. Dünyanın bugün karşı karşıya olduğu karmaşık sorunlara karşı harekete geçmek için mümkün olduğunca çok insana ihtiyacı var. Hepimiz, her gün eylemlerimizle dünyanın işleyişine katkıda bulunuyoruz. Satın aldığımız şeyler, yediğimiz yiyecekler, başkalarıyla ve doğal çevreyle etkileşim şeklimiz: bunların hepsi, insanların gezegen üzerinde bıraktığı kolektif etkiye katkıda bulunuyor. (Anatomyofaction.org)

Bireyle başlayan değişim sürecinin şirketlerde liderlerle devam etmesi lazım. Şirket performansları, borsadaki hisse değerleri, üretim miktarları, büyüme ve kar gibi geleneksel firma teorisinin parametreleri ile değerlendirilmeye devam ettiği sürece statüko devam edecektir. Sürdürülebilirlik gurusu John Elkington, işletmelerin başarılarını yalnızca geleneksel finansal performans (çoğunlukla kâr, yatırım getirisi [ROI] veya hissedar değeri olarak ifade edilir) ile değil, aynı zamanda daha geniş ekonomi, çevre ve faaliyet gösterdikleri toplum üzerindeki etkileriyle ölçmek gerektiğini vurgular.

Üret, tüket, yatırımı büyüt, üret, tüket, israf et döngüsüyle çalışan mevcut piyasa ekonomisi paradigmalarına dayalı ekonomik sistemin, dünya kaynaklarının kirlenme ve yok olma sürecine girmiş olması nedeniyle sürdürülebilmesi mümkün değil. Birbirimizi bindiğimiz arabalarla tükettiğimiz eşyalarla değerlendirdiğimiz bir model anlayışı devam ettiği sürece bugünkü sorunlar ağırlaşacaktır.

Gerçek şu ki artık bir azınlığın ihtiyaçlarından ziyade dünyanın ve geniş kitlelerin ihtiyaçlarını dikkate alacak bir üretim ve bölüşüm sistemine ihtiyaç var. Bugün bu sistemin çok detaylı bir tarifini yapamayız ama sorunlar ortada. En azından neyin yanlış olduğunu ve insanoğlunun hangi eylemlerinin bu sorunlara sebebiyet verdiğini biliyoruz.

 “Dünyada görmek istediğiniz değişimin kendisi olun" Gandhi

 Derleyen

Serdar Yurdakul
Ekonomist&Sosyolog

Temmuz 2022

Perşembe, Şubat 24, 2022

Aptallığın Teorisi

Almanya tarihinin en karanlık döneminden geçiyordu. Masum insanların dükkanları taşlanıyor, kadınlar ve çocuklar zalimce sokak ortasında aşağılanıyordu. Genç bir teolog Dietrich Bonhoeffer bu zalimliğe itiraz etti ve bu sebeple hapse atıldı.

Hapisteyken papaz bu konu üzerine uzun uzun düşündü. Sayısız filozof, şair, fikir adamı ve bilim adamı çıkaran bu kültür nasıl olur da organize kötülüğün, zalimliğin, korkaklığın, cehaletin ve suçun merkezi haline gelmişti?

Bonhoeffer "sorunun kökeninde kötülük değil aptallık yatıyor" dedi. Hapisteyken yazdığı mektuplarda aptallığın yarattığı kötülüğün diğer tüm kötülüklerden daha tehlikeli olduğunun farkına vardı.

Kötülüğü protesto edebilirdiniz, karşı argümanlarla kötülükle mücadele etmeniz mümkündü. Fakat organize olmuş ahmaklar sürüsüne karşı yapabileceğiniz hiçbir şey yoktu. Ne protestolar ne zorlama onlara etki etmiyordu. Mantıklı gerekçeler sunduğunuzda önce reddediyorlar, reddedemeyecek hale geldiklerinde ise önemsizleştiriyorlardı. Aptal insanlar hallerinden memnundu ve saldırıya da hazır haldedirler. Saldırıya geçtiklerinde kötü insanlardan çok daha tehlikeli olurlar...

Bonhoeffer aptallıkla mücadele edebilmek için önce onun doğasını anlamaya çalıştı:

Aptallık bir zekâ problemi değil ahlaki bir problemdi. Entelektüel birikimi olduğu halde aptal olan insanlar vardı. İlk etapta aptallık doğuştan gelen bir maraz olduğu düşünülür fakat bu da yanlıştı. İnsanlar belli şartlar altında aptallaşıyorlardı, daha doğrusu başkalarının kendilerini aptallaştırmasına izin veriyorlardı.

Yalnız insanlarda bu maraz daha az görülüyordu. Buradan yola çıkarak aptallığın psikolojik değil sosyolojik bir sorun olduğu sonucuna vardı.

Güçlerin birisinde toplanması arzusu politik ve dini hareketlerde çok sık rastlanırdı. Aptallık hastalığının bulaştığı yerler böylesi gruplardı. Ahmaklar ve diktatörler arasındaki muazzam korelasyon, ikisi de birbirine ihtiyaç duyar hale getiriyordu.

İnsanların ahlaki ve entelektüel birikimleri bir anda yok olmuyordu. Diktatör gücünü arttırdıkça aptallar o gücün büyüsüne kapılıyor ve bağımsız düşünme yetisini kaybediyordu. Gözüne sokulan gerçekleri inatla reddediyorlardı.

Onlarla konuştuğunuzda bir insanla değil, sloganlarla konuşmaya ayarlanmış bir robotla konuştuğunuz hissiyatına kapılıyordunuz. Büyülenmiş gibiydiler… Değil kötülük yaptıklarını, ne yaptıklarını bile bilmiyorlardı. Onları bu kata tonik uykudan çıkarmanın tek yolu bağımsız-özgür olmalarını sağlamaktı.

9 Nisan 1945 günü sabaha karşı Bonhoeffer'i bir toplama kampının darağacına asarak öldürdüler....

Cuma, Mayıs 01, 2020

Kırık Cam Teorisi

Kırık Cam Teorisi | Kurumsal İtibar YönetimiYolda yürürken portakal yediğinizi hayal edin. Soymaya başladınız ve işiniz bittiğinde elinizde bir sürü kabuk kaldı. O an çöp kutusuna bakındınız, çok uzakta olduğunu gördünüz. Ve gözleriniz yere kaydı…Eğer yerde başka çöpler de görürseniz muhtemelen siz de yere atarsınız ama yerde hiç çöp yoksa o zaman portakal kabuklarını yere atmadan önce iki kez düşünürsünüz. Kırık pencere teorisi ya da daha bilinen ismiyle kırık cam teorisi insanların olduğu çevrede bozulma varsa, yasanın olmadığı düşüncesinin benimsendiğini öngörüyor.


Kırık Cam Deneyi  

Ünlü Stanford hapishane deneyiyle tanınan ve bu konuda pek çok kitaba ve filme ilham kaynağı olan profesör Philip Zimbardo, bir başka başarılı ancak görece daha az ünlü araştırmaya önderlik etmiştir. Bu deneyde, iki sahipsiz araç biri zengin diğer fakir bir mahallede olmak üzere iki ayrı sokağa bırakılmış. Sonucu tahmin etmek zor değil. Birkaç saat içinde, fakir mahalledeki araç oldukça büyük zarara uğrarken diğeri olduğu yerde zarar görmeden kalmış.
Bu sonuçlara göre, yoksulluk ve ötekileştirme bu suçun işlenmesinde en büyük rolü oynamıştır. Fakat deney hala tamamlanmış değildi. Bir hafta sonra, zengin mahalledeki araç tek bir çizik almamışken fakir bölgedeki arabaya tamamen zarar verilmişti. Daha sonra araştırmacılar durumda şiddet ve değişiklik yapmak ve gözlemlemek için hala mükemmel durumda olan arabanın camını kırdılar.
Sizce ne oldu dersiniz? Hırsızlık, şiddet ve Vandalizm bu arabanın da sonunu aynen yoksul mahalledeki arabaya benzetti. Sonuç olarak, araştırmacılar sebebin yoksulluk olmadığını; terk edilmiş bir aracın camının kırık olmasının kayıtsızlık, zarar verme ve zaten dikkat çekmeyeceği algısının oluşmasına neden olduğunu anladı. Başka bir deyişle, kanunsuzluk, kuralsızlık ve itaatsizlik hissi yaratılmış oldu. Kırık cam. O aracın zaten değersiz olduğu izlenimini yarattı. Bu koşulda, arabaya yapılan her bir saldırı vandalizm kontrol edilemez hale gelinceye kadar bu fikrin onaylanmasına ve tekrar edilmesine neden oldu.

Şehirdeki Kırık Camlar

80’lerde New York metrosu, şehrin en tehlikeli yeriydi. Kırık cam teorisini referans alarak metro istasyonundaki zararı telafi etmeye koyuldular. Her yer temizlendi, grafitiler silindi ve soygunlara karşı büyük önlemler alınarak cezalar kesilmeye başlandı. Sonuç olarak metro daha güvenli bir hale getirildi.
Bu sonuçları takiben New York polisi suça karşı sıfır tolerans gösterdi. Herhangi bir kanun veya kuralın çiğnenmesi kesinlikle yasaklandı; toplumun temiz ve düzenli olması için teşvikte bulunuldu. Yani, sonuçta New York City’deki suç oranı büyük ölçüde azaltılmış oldu.

Kırık Cam İspatı

Kesin olmayan kurallarla tıpkı araba deneyindeki gibi camların kırılmaya devam edeceği aşikar. Bu esnekliğin artık çok gevşek olmaya başladığı kuruluşlarda da olabilir. Kimsenin onarmadığı bir binada kırık bir cam varsa, diğer camların sonunun da aynı olması kaçınılmazdır. Eğer bir toplumda umutsuzluk işaretleri görülüyor ve kimse umursamıyorsa, bu o toplumda daha fazla suç işlenmesinin yolunu açabilir.
Küçük aksaklıklar büyük problemlere ve bunlar da kaosa neden olabilir. Bu yalnızca somut varlıklar için geçerli değil; yolsuzluk da buna verilebilecek bir diğer örnek.

Eğer bir toplumda hırsızlık, yolsuzluk, soygun, tecavüz, kadın cinayetleri, çocuklara yönelik cinsel istismar vs. suçlar işleniyor ve tüm bu olumsuz örnekler cezalandırılmak yerine “hırsız ama bizden, çalıyor ama çalışıyor, bir kereden bir şey olmaz vs” denilerek işlenen suçlar hafifletiliyor ise orada tüm bu suçlar artarak işlenmeye devam eder...

Cuma, Mart 20, 2020

Davranışlarımızı etkileyen nedir?

Coronavirüs salgınıyla bütün dünyada el yıkama alışkanlığının önemi gündeme geldi. Ülkemiz kültürel ve ekonomik nedenlerle el yıkama alışkanlığının en yüksek olduğu toplumlardan biri (%94). Yüksek can kayıplarının yaşandığı İtalya’da el yıkama alışkanlığı çok düşük (%57). Hollanda’da ise %50! Her şey dönüyor dolaşıyor davranışlara geliyor. Peki, davranışlarımızı etkileyen faktörler nelerdir? Toplumda olumsuz davranışlar nasıl engellenir veya düzenli el yıkama alışkanlıkları gibi olumlu davranışları nasıl teşvik edebiliriz?

Bilgi ve tavsiye yeterli değil

El yıkama bulaşıcı hastalıkların yayılmasını önlemenin en etkili yöntemi olarak kabul edilir, ancak tüm ebeveynler veya veliler çocuklarından yemekten önce ellerini yıkamalarını istemekten bıktılar. Aynı şekilde okullarda öğrencilere sağlık bilgisi konusunda verilen dersler çocukların belirli uygulamaları benimsemeleri için yeterli olabilir mi? Hiç şüphe yok ki, evde ailelerin uyarıları, derste sağlanan farkındalık yaratma ve bilgi önemlidir ama yeterli değil. Örneğin su ve sabun yoksa bunlar ne işe yarar?
Sosyal psikolojinin konusu olan davranış değişikliği ile ilgili olarak şimdiye kadar çoğu sağlık sorunları ile ilgili onlarca model geliştirildi. Halen medyada izlediğimiz kamuoyu aydınlatma spotları ve sağlık konsültasyonları gibi geleneksel yaklaşımlar doğrudan tavsiye ve bilgi sağlamaya dayanıyor. Bilgilendirme tüketicilerin eğitimi için önemli olmakla birlikte, davranış değiştirmek için yeterli değil, çünkü davranışı etkileyen farklı seviyelerde faktörler var. Davranış değişikliğine etki edebilmek için aşağıdaki üç seviyede müdahale etmek gerekiyor:
  • ·         Kişisel veya bireysel: inançlar, bilgi, tutumlar, beceriler, genetik
  • ·         Sosyal: arkadaşlar, aile ve topluluklar dâhil diğer insanlarla etkileşim
  • ·         Çevresel: Bireyin yaşadığı alan, altyapı, hükumet politikaları, ürün ve hizmetler, okul, iş yeri, mağazalar, tesisler ve ekonomi (fiyatlar gibi) ve teknoloji gibi faktörler.

Örneğin; yanlış beslenme alışkanlığının yol açtığı sorunlarla başa çıkmak amaçladığında, karmaşık bir toplumsal ve biyolojik faktörler ağı göz önünde bulundurulmalıdır. Davranış değişikliği genellikle yukarıdaki üç alanda etkili müdahalelerin karışımı ile sağlanır. Sadece bireysel düzeydeki faktörleri ele alan ve yukarıda belirtilen sosyal ve çevresel etkileri dikkate almayan müdahalelerin işe yaraması olası değildir. El yıkama örneğini ele alacak olursak, su sabun gibi altyapı ürün ve hizmetlerinin mevcudiyeti hayati önem taşımaktadır. Hükumet okullarda eğitici programlar düşünebilir veya altyapı hizmetleri için finansman sağlayabilir. Temizlikle ilgili yaygın olarak kabul edilen kültürel inançlar, el yıkama davranışlarını da etkileyebilir. Medyada düzenlenecek yaygın bilgi ve davranış değişikliği kampanyaları bu inançları etkilemeye yardımcı olabilir, ancak pratik bir etkisi olur mu? Bütün bunlar yeterli mi? Etkili davranış değişikliği kampanyaları sadece bilgi veya altyapı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda grup ilişkileri ve sosyal normlardan da yararlanır. Akranlarınızla ve diğer kişilerle olan ilişkilerin etkisi de çok önemlidir. İnsanlar sosyal ortamlarda diğer grup üyelerinden kabul edilebilir davranışları öğrenirler. Arkadaşlarının, ailelerinin ve öğretmenlerinin belirli bir davranışı benimsediğini görürlerse yeni bir davranışı benimsemeleri daha olasıdır. Ayrıca diğer grup üyelerinin kendi eylemlerini nasıl göreceklerini düşünmeleri de kendi davranışlarını etkiler. Arkadaşlarınız ellerini yıkıyor mu? Ne sıklıkla? Sizden ne yapmanızı bekliyorlar? Yazılı olmayan kurallara uymazsanız, arkadaşlarınızın size karşı tepkileri ne olur? Bu nedenlerle değişim yönetimi çalışmalarının gruplar seviyesinde yürütülmesi en etkili yöntemdir.
Davranış değişiminde bireysel bilişsel süreçler de önemli rol oynar. Psikoloji derslerinde, beynin bir kısmının bilinçli karar vermekten ziyade alışılmış davranışları yönlendiren bilinçsiz ipuçlarına tepki verdiği gösterilmişti.  Çevresel ipuçlarını, dürtmeleri ve hatırlatıcıları kullanarak, eski alışkanlıkların kırılması, el yıkamanın uzun vadeli bir davranışa dönüşmesine yardımcı olabilir. Mesela ilkokullarda musluk seviyelerinin çocukların boylarına uygun olması ve ortamın dekorasyonu çocukları etkileyerek el yıkamayı teşvik edebilir.  Benzer şekilde, eylemlerimiz rasyonel karar vermekten ziyade büyük ölçüde bilinçsiz değerlerden ve duygulardan etkilenebiliyor. Duygusal düzeyde müdahaleler de davranış değişikliğini tetikler.  El yıkamanın ve temizliğin “iyi davranış”ın bir parçası olarak gösterilmesi bireysel düzeyde duygular yaratmak suretiyle güçlü bir motivasyon aracı olabilir.
Özetle, davranışları etkileyecek stratejiler geliştirirken birey, grup ve yapısal etkiler arasındaki etkileşimi dikkate almak önemlidir. Son zamanlarda birçok davranış bilimci sosyal normların gücünü aşırı vurguluyorlar ancak davranışlar üzerindeki tek etkili faktör normlar değildir. Normların bireysel düzeyde etkili olabilmesi için aynı zamanda toplumsal düzeyde yapısal ve kurumsal değişikliklerle ve bireysel düzeyde doğru alışkanlık oluşturma teknikleri ile desteklenmesi gerekir.



Pazar, Mart 08, 2020

Irkçılık ve Otoriter Kişilik Üzerine


Son zamanlarda bazı Avrupa ülkelerinde ırkçılık tekrar hortladı. Özellikle Almanya’da, toplumsal bilinçaltında baskılanan ırkçılık, kurumsal düzeyde destek buluyor ki şimdilik ferdi görünen eylemlerle kendinden söz ettirmeye başladı. Yine orta doğudan Avrupa’ya yönelen göç AB sınırlarında ırkçı tepkilerle karşı karşıya kaldı. Bu gelişmelere paralel olarak siyasi İslam’ın hâkim olduğu topraklarda otoriter yönetim hevesleri de artıyor. Irkçı düşüncenin kaynakları ve otoriterlik konuları sosyal psikolojide geniş bir şekilde yer alan başlıklar.

Ben sadece şu hatırlatmayı yapmak istiyorum; Her iki konununda bireysel psikoloji düzeyinde yani psikolojik süreçler düzeyinde işlediğini inceleyen ana akım sosyal psikologlara karşın son dönemlerde bu düşünce ve davranış kalıplarının psikolojik düzeyde ele alınmasının yanlış olduğunu ileri süren eleştirel sosyal psikologların farklı düşünce ve kavramlaştırmaları var.  Devam eden satırlarda İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümü hocası Prof. Dr. Sibel Ayşen Arkonaç’ın Sosyal Psikoloji ders notlarından aldığım bölümlere yer verdim. Eğer bu konulara ilgi duyuyorsanız aşağıda yer alan satırlar, okuyuculara şimdilik giriş düzeyinde fikir verebilir.

Irkçı Ayrımcı Davranış

İnsanlık tarihinde ırk, ırkçılık ve etnosentirizm çürüme noktalarıdır. Irkçılık kendini birçok biçimde gösterir. Aşırı ırkçı nefret dolu biçimleri sözgelimi Mynmar Arakan’da yaşayan Rohingya Müslümanlarına yapılanlar ya da Gazze’de İsrail Devletinin Filistin halkına yaptıkları aşırı ırkçı davranışlardır. Hemen göze çarpmayan alttan alta işleyen kurumsal ırkçılık (belli grupların belli işlere alınmaması) ve üstü kapalı ve saklı ırkçılık memleketimizde gündelik hayatta her gün yaşadığımız ırkçılık biçimleridir. Irkçılık bir üstünlük ideolojisidir, ırksal bir grubun diğeri üzerinde siyasi hükümranlığını meşrulaştırma işlevi görür, o gruptan kaçınma ya da kendini ayırt etmeyi onaylama işlevi görür. Bireysel düzeyde ırkçılık da, grup üyeliğine dayanan kişisel önyargılı tutum ve ayırt edici davranışın bir ifadesi olarak iş görür yani kişi öteki grubun üyesine ya da üyelerine yönelik ırkçı tutum ve ayırt edici davranışlar gösterir. Söz gelimi kişi belirli bir gruba yönelik o insanlardan hoşlanmadığını belirten bireysel bir tutumunu ifade edebilir: ’Kürtlerden hoşlanmıyorum’ ve bu grupla bir şekilde bir araya gelmek istemediğini ırksal şekilde motive edilmiş ifadeyle işaretleyebilir: ‘her yerde terör estiriyorlar’. Bu şekilde hoşlanmama tutumunu terör korkusuyla meşrulaştırmış olmaktadır. Irkçı tutumlar belirli bir sosyal ve siyasi bağlam içersinde inşa edilir dolayısıyla insanların birbirlerine olan ırkçı tutum ve davranışlarını bireysel ya da bireyler arası düzeyde anlamaya çalışmak yanıltıcı olacaktır; manzaranın genelini görebilmek imkânsızlaşacaktır. Sözgelimi çoğu ırkçı tutum ve davranış kurumsal düzeyde işler: etnik kimliği ya da cinsel kimliği sebebiyle polis karakollarında dayak yiyenler, ya da başörtülü olduğu veya etnik kimliği sebebiyle üniversitelerde istediği dersi seçmesi engellenenler, bu tür kurumsal ırkçılığın ayırımcılığın madurlarıdır. Bu ayırımcılığın ve ırkçılığın o polisin veya şu öğretim üyesinin kendi kişisel ırkçı ayırımcı tutumundan kaynaklandığını düşünmek yanlıştır. Irkçı tutum bireysel bir fenomen değildir. Dediğim gibi ırkçı ve ayırımcı düşünce ve tutumlar sosyal ortamda şekillenir ve biçim alır. Bu sebeple toplumda üretilmiş ve meşrulaştırılmış bir ırkçı ve ayırımcı tutum evde, sokakta, kurumlarda genellikle topluma egemen gruplar tarafından sıklıkla kullanır.

Sosyal bir fenomen olan ırkçı tutum ve ayırımcı davranışın bireysel düzeydeki seyrini Gaertner ve Dovidio(1986) yaşanılan çatışma üzerinden ele alır. Bu araştırmacılar modern ırkçılığı en iyi anlatanın; modern eşitlikçi değerlerle (yani bütün insanlara eşit davranmak ve ırkçı önyargıların mağdurlarına sempati ile yaklaşmak), olumsuz azınlık grubu imajını sürekli kılan önyargı biçimleri arasındaki çatışma olduğunu ifade ederler. Bu önyargı biçimleriyle değerler arasındaki çatışmanın neticesinde olumsuz duyguların yaşanıyor olmasıdır; korku, huzursuzluk, rahatsızlık vb. Eşitlikçi değerler toplum içinde çoğu insan için önemli hale gelmeye başlasa da bu olumsuz duygular, önyargılı davranmış olanlarda utanç ve suçluluk duygularını canlandırmaktadır. Bu sebeple de bu duygularını kamusal alanda yani ortalık yerde ifade etmekten kaçınmaktadırlar; bu çatışmayla yüz yüze kalabileceği gruplar arası karşılaşmalardan yani bizim örneğimizde ’Kürtlerle’ bir arada olmaktan kaçınmaktadır.

Irkçılık ve Otoriter Kişilik Modeli

2.Dünya Savaşının hemen sonrasında savaşın sebepleri kadar odak noktası olan Nazizm ve onun Yahudi karşıtlığının (anti semitizm) altında yatan yapıyı özellikle de bireysel düzeydeki yapılanışı merak konusuydu. Bu dönem tüm 20.yüzyılın ve sonrasının ırkçı düşünce ve davranışlarını açıklamakta ve işaretlemekte kullanılan bir dönemdi. Sanat, edebiyat ve bilim dünyasında olduğu gibi psikolojide de ırkçılık ve ırkçı ayırımcı davranışların anlaşılmasında bu dönemde yaşananlar bir başlangıç noktasıydı. Aslında temelde yatan endişe, Avrupa medeniyetinin temelini atan ve geliştiren modernizm ve düşüncesinin nasıl olup da kendini mahvedebildiği idi. Modernist düşüncenin temelindeki Alman düşüncesini lekelemeden ya da helal gelmesine izin vermeden dönemin metodolojik düşüncesine ne uygun bir biçimde, kültürden ziyade bireysel düzeyde ırkçılığı ele aldılar. (iyi Alman, kötü Alman gibi) Otorite ve otoriteye itaat dönemin en popüler terimleri idi. Hitler ve Nazilere itaat nasıl gerçekleşmişti? Tüm dünyayı savaşa sürükleyen ve ateşleyen otoriter bir kişiliğin aşırı ve abartılı taleplerine Alman toplumunun sıradan insanları nasıl boyun eğmişti? Adorno ve arkadaşlarının sordukları soru bu oldu (Adorno,Frenkel 1950). Görünürde ‘sıradan’ insanların abartılı aşırı emirlere uyma davranışlarını anlamaya çalışırlarken ‘otoriter kişilik’ ya da ‘otoriterlik’ kavramını kullanıyorlardı. Adorno ve arkadaşlarının otoriterlik ya da otoriter kişilik teriminden anladıkları belli kişilikteki tiplerinin faşist ideolojiye yatkın olduklarıdır. Buna göre katı disiplin ve dogmatik fikirlerle karakterize edebileceğimiz belli tip ailelerden gelen kişiler, diğerlerine göre daha önyargılı olabilmektedirler. Kurdukları otoriter kişilik teorisinin Freud’un çalışmalarından çok etkilendiği anlaşılmaktadır. Buna göre otoriter kişilik aşırı savunmacı bir tepkinin çıktısıdır; çocuklukta aşırı disiplin ve katılık içinde yetiştirilen çocukların büyüdüklerinde kendilerini savunmada geliştirdikleri bir tepkidir. Aşırı katı davranan ebeveynlere sahip oldukları için bu çocuklar ebeveynlerine yönelik doğal herhangi bir husumet gösteremiyorlardı, bu saldırganlığı daha zayıf daha kolay hedeflere yöneltiyorlardı. Buna saldırganlığın ya da hasmane duygu ve davranışların yer/hedef değiştirmesi denir. Yetişkinlikte çoğu zaman yer değiştiren bu yeni hedefler, düşük statülü gruplar ya da azınlık grupları olur. Otoriteryenizm etnosentrizmle; kendi etnik ve kültürel grubunun üstünlüğüne inanç ve diğer etnik ve kültürel grupların üyelerini sevmeme, iğrenme ile bağdaştırılır. Otoriteryen eğilimler ise F skalası üzerinden ölçülür. F-skalada, kişide otoriter kişilik yapılanması olup olmadığı ya da eğilimlerin derecesi ölçülür. Bu skalada gözlenen yüksek otoriteryenizm düzeylerinin önyargılı ve ırkçı görüşlerin anlamlı bir ön gösterge olduğu bulunmuştu. Dolayısıyla bu teorik model çerçevesinde ırkçılık esas olarak kişilikteki bir hata, bir psikopatolojidir (klinik bozukluk). İlk çocukluk dönemlerinde özellikle otoriter babaların elinde cezalandırıcı, sert davranışlarla büyütülmüş çocuklarda bu cezalandırıcı muamele çocukluk öfkesi üretmektedir. Bu çocukluk öfkesi, otoriter baba yüzünden doğrudan ifade edilememekte bu sebeple dışarıya başkalarına özellikle sosyal olarak güçsüz olanlara yönlendirilmektedir. Altmeyer (1981) sağcı otoriter kişilik tiplemesi tarifi yapar. Buna göre sağcı otoriter kişi, otorite figürlerine karşı yüksek düzeyde uysal ve boyun eğici,  başka etnik grup, inanç ve kültürlere karşı ise saldırgandır. Bu sebeple ırkçılık da bir yansıtma süreci olarak anlaşılır (içerdeki öfkeyi dışarıya yansıtma). Buna uygun bir şekilde sağcı kanat otoriteryenizm ölçümlerinde son derece geniş bir bağlamda, kendisinden farklı ırk gruplarına karşı olumsuz olarak nitelendirilen tutum ifadeleriyle ilişkili çıkmaktadır: Beyaz Güney Afrikalılar arasındaki siyah karşıtı önyargılarla (Duck_tt, 1992); Hollanda’daki Türk karşıtlığı hassasiyeti  (Verkuyten ve Hagendoorn, 1998) buna örneklerden birkaçıdır. Irkçılığı ve önyargılı davranış ve düşünceleri açıklayan bu model, özellikle ırkçılığı kavramlaştırma ve ölçme metodolojisi üzerinden yoğun eleştirilere tutulmuştur. Model ırkçılığı bir çeşit kişilik bozukluğu ya da kişilik sapması olarak tarif ediyordu. Ama ırkçılık toplumlarda bir çeşit kişilik sapması ya da bozukluğu olarak açıklanamayacak kadar yaygın gözlenen bir fenomendir. Tajfel ve Fraser (1978) ırkçılığın pek çok çeşidinin, yine bu modelin öne sürdüğü üzere ilk çocukluk hatıraları ya da yetiştirilme tarzlarıyla anlamlı bir ilişkisi olmadığını öne sürmüşlerdir. Duckit (2001) ise otoriteryenizmle ırkçılık arasındaki hattın, algılanan sosyal grup üyeliği ile ilişkili olduğunu öne sürer. Bu ilişki kişilik dinamikleri ile açıklanmaz. Irkçılığı, ırkçı düşünceyi, önyargılı davranışları kısacası bu sosyal fenomenin sosyal ve kurumsal yapılar içinde inşa edildiği düşüncesi daha açıklayıcı görünmektedir.

Kaynak:  Prof.Dr. Sibel Ayşen Arkonaç  Sosyal Psikoloji ders notları

Not: Fransa'da Dreyfus olayı ve Almanya'da Nazilerin ve Alman sivil toplumunun kamplarda yaşananlara tepkisizliği yukarıdaki yazının içeriğini destekleyici tarihsel olaylardır.

Hiçbir ırkçı çocuk göremezsiniz, ırkçıların hepsi yetişkin insanlardır, ırkçılık doğuştan gelmez sonradan öğretilir.

”Hangi çiçek diğerini ‘sarı açtı’ diye ayıplar?
Hangi kuş ‘farklı ötünce’ diğerine yasak koyar?
Derisinden, dilinden ötürü öldürülüyor insanlar.
Ah insanlar...
Her şeyi bulup kendini bulamayanlar... .”

Charles Bukowski










Cuma, Temmuz 05, 2019

Oligarşinin Tunç Yasası

Bir varmış bir yokmuş, ülkenin birinde bazı ekonomik sıkıntılar çekiliyormuş. İnsanlar işsiz kalınca yeni arayışlara girmişler. Bu sırada bir şehrin yöneticisi bende varım diye oyuna girmiş. İnsanlar demokrasi lafını ağzından düşürmeyen bu "delikanlı" adamı çok sevmişler. Kendilerinden biri olarak görmüşler. Seçimler sonunda bu delikanlı ülkenin yöneticisi olmuş. Zamanla kendine verilen hiçbir güçle yetinmemiş hep daha fazla güç istemiş. Günün birinde ülkede tüm kontrolu ele geçirmiş ama başlangıçta ağzından düşürmediği demokrasiden eser kalmamış. Hatta bir daha başkası yerine gelmesin diye seçim yasalarını da kendi lehine değiştirmiş. Neden böyle oldu? Demokratik bir yönetim zaman içinde neden oligarşiye yöneldi? Biraz araştırdıktan sonra karşımıza Robert Michels ve Oligarşinin Tunç Yasası çıktı.


Robert Michels, “Siyasal Partiler” adlı önemli çalışmasında, sosyalist ve sosyal demokrat partiler, işçi sendikaları ve kooperatifler gibi nitelikleri gereğince demokratik bir yapıya ve işleyişe sahip olması gereken örgütlerin, niçin zamanla kaçınılmaz olarak azınlık ve tek adam yönetimine dönüştüğünü açıklamaya çalışmıştır.

Robert Michels, yaptığı araştırmalar ve incelemeler neticesinde, istisnasız tüm örgütlerin kaçınılmaz olarak oligarşik eğilimlere yani azınlık ya da tek adam yönetimlerine dönüşme eğilimlerine sahip olduğunu görmüştür. Michels, gördüğü bu gerçeği “Oligarşinin Tunç Kanunu” olarak tanımlamıştır.

Bu tanıma göre örgütten bahseden, gerçekte oligarşiden bahsediyor demektir. Zira, oligarşi, yani bir örgütün ya da toplumun tepedeki bir azınlık ya da lider tarafından kontrol altında tutulması, örgütlerin iç işleyişinden doğan bir niteliktir.

https://www.youtube.com/watch?v=sQuq7Tq1y10

Dolayısıyla “Oligarşinin Tunç Kanunu” na göre görünüşte demokratik bir şekilde yönetilen ve demokratik amaçları olan örgütlerde dahil olmak üzere tüm örgütlerde oligarşi kaçınılmazdır. Örgütler kaçınılmaz olarak bürokratikleşmeye, otoriterleşmeye ve oligarşiye kayarlar. Eninde sonunda her örgüt oligarşik yapılar tarafından yönetilmeye başlanır. Başlangıçta her ne kadar demokratik bir amaçla yola çıkılırsa çıkılsın, bürokratikleşmenin artmasıyla birlikte örgütlerin üst kademelerinde bulunanlar, zamanla örgütün tabanından uzaklaşmaya başlayacaklardır.

Nihayetinde, bu kişiler kendi kişisel çıkarlarını önde tutmak suretiyle iktidarlarını sürekli kılmaya çalışacak ve örgüt yönetimi böylece oligarşiye dönüşecektir.


"Organizasyondan bahsedilen yerde oligarşi vardır." 

Cuma, Mart 29, 2019

Diktatörlerin ölüsünden neden korkulur?

Buteflika ağır hasta

Cezayir diktatörü Buteflika beşinci dönem adaylığını koydu.  Diktatör Buteflika ağır hasta saray doktorlarının yoğun bakımıyla ayakta tutuluyor, konuşmakta bile zorlanıyor. Ancak görüntülere dikkat ederseniz bürokrasi ve üst makamlar bu yarı ölü adamdan bile korkuyorlar.  Avrupa Televizyonları Cezayir sokaklarında özgürlük ve iş için yürüyen halkı gösteriyor. Genel Kurmay Başkanı bir mesaj yayınlayarak  Buteflika’nın çekilmesini tavsiye etmiş! Koca genelkurmay başkanı bir zombi diktatörden korkuyor? Neden halk bir zalimden kolayca kurtulamıyor? Her ne kadar ülkenin resmi isminde Cezayir demokratik cumhuriyeti ibaresi varsa da burası gerçek bir demokrasi sayılmaz.  Demokrasi endeksinde Cezayir’in notu 10 üzerinden 3,56. Rusya’nın 3,17. Venezuela ise 3,87. Demek ki Cezayir için demokrasisi çok zayıf bir ülke demek yanlış olmaz.    Eğer demokratik bir ülke olsaydı halk sokaklara dökülmez, ülkesini kötü yöneten bir başkanı en azından seçimle değiştirebilirdi. Peki, Cezayir halkı bir meclisleri olmasına rağmen bunu neden yapamıyor? Çünkü Cezayir tek adamın her şeye karar verdiği, yarı başkanlık sistemi ile yönetiliyor meclisleri var ama göstermelik.

Tek adam sistemlerinde (kral, başkan, reis, imparator vs) her şey bir şato veya saray yapmakla başlıyor. Tarihte bütün krallar ve diktatörler yetkiyi ellerine geçirince önce kendilerine içine sığınacakları kendilerini güvende hissedecekleri bir saray şato yapmışlar ve bunlar genellikle geniş arazilerde yakınlarında başka yerleşim olmayan bölgelerde inşa edilmiş. Bakmayın siz İstanbul’da, Paris’te, Rusya’da şimdi şehir içinde kalan saraylara onlar inşa edildikleri dönemlerde şehrin bir köyü sayılıyorlardı. Daha sonra bu sarayları korumak için muhafızlara, şövalyelere zamanla özel polis ve milislere gerek duyulmuş. Bunlar iyi bir şekilde silahlandırılıp geniş yetkilerle donatılmışlar. Daha sonra tek adamların iktidarları uzadıkça çevresindeki halkalar bir soğan kabuğu misali kat kat genişlemiş ve insanların karşılıklı çıkar ilişkileri ile bağlandığı bir saray ekosistemi ortaya çıkmış. Saray sayesinde yükselen tüfek görmemiş paşalar (Bkz. Osmanlı tarihi) liyakatsiz bürokratlar, saraya mal satan iş adamları, konusunun uzmanı olmayan danışmanlar vs. bunların sayısı her geçen gün artmış ve ilişkiler daha da karşılıklı bağımlı hale gelmiş. Bir süre sonra kralların saraylarında daha uzun süre oturabilmeleri için çevrelerine, etrafındakilerin de kazanç ve elde ettikleri kamu gücünün daha da sürmesi için birbirlerine olan bağımlılıkları sistemik hale gelmiş.

 Rahmetli Aristo yaklaşık 2300 sene önce “Monarşi uzun süre hüküm sürerse yozlaşır ve bu yozlaşmadan tirani doğar” demiş. Bir süre sonra tek adamın çevresindeki kalabalıklar iktidarın seçimle de olsa gitmesini istemiyorlar bunun içinde ellerinden geleni yapıp sistemin daha da diktatörlüğe kaymasına sebep oluyorlar. Yine aynı nedenle tekrar demokrasiye dönülmemesi için ellerinden geleni yapıyorlar.

İşte bu nedenle zavallı Buteflika bir türlü ölemiyor!

"Güç bozar, mutlak güç ise mutlaka bozar" Lord Acton (1834-1902) İngiliz Tarihçi

Çarşamba, Şubat 20, 2019

Dilin Önemi

Bugünlerde sosyal medyada dolaşan aşağıdaki fıkrayı görünce bu yazıyı derlemek aklıma geldi.

Adamın babadan yadigâr antik ipek bir halısı varmış. Satmaya karar vermiş. Ona göstermiş buna göstermiş, ama kimse talip olmamış. Sonunda zengin birini bulmuş ve ona götürmüş.

Zengin halıya bir bakmış ve sormuş, kaç para? Adam cevap vermiş 100 altın. Zengin tereddüt etmeden tamam demiş ve çıkartıp 100 altın vermiş.

Adam sevinmiş. O sırada zengin sormuş bu halının kaç para ettiğini biliyor musun? Adam cevap vermiş hayır bayım. Zengin devam etmiş en az 3000 altın eder. Adam susmuş. Zengin sormuş, niye 100 altına verdin? Adam biraz düşünmüş ve cevap vermiş, bayım bağışlayın ama benim bildiğim en büyük rakam 100!

Şimdi aklıma Ludwig Wittgenstein geldi. Dilsel belirleyicilik ilkesine göre dil, o dili konuşan bireyin düşünme biçimlerini belirler; bu biçimlere belli sınırlamalar getirir.“Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” sözü ona aittir. Dilin anlam zenginliği ve anlam derinliği gelişmedikçe o dil ile yapılan iş sayısı sınırlı kalacaktır.

Konuşma dili 150-200 kelime/dakika ve okuma dili 200-250 kelime/ dakika iken, düşünme dili 1300-1800 kelime/dakika düzeyindedir. Bu yüzden yeterince sözcük, anlam, kavram ve düşünsel bağlantıya sahip olmayan zihin kısır döngüde çıkmazları yaşayacaktır.

Dil düşünceyi yönlendirir, düzenler, gerçeklik sınıflarını örgütler ve geleceği planlar. Dil ve düşünce dinamik olarak ilişkilidir. Dili anlamak ve üretmek, düşünce sürecini etkilemekle kalmaz, aynı zamanda dönüştürür.

Bu durumda, 200 kelime ile düşünen, 2000 kelime ile düşüneni anlamayacaktır.

Parafı şöyle bitirmek isterim:

“Dilin kadar varsın.”

Özetle düşünme kapasitemizi dilimiz belirler.

Kaynaklar:

https://www.e-koc.org/dilimin-sinirlari-dunyamin-sinirlaridir/
Türk Dili, İstanbul Üniversitesi s.53

Cuma, Ocak 04, 2019

Bertrand Russell Bilgelik ve Nefret üzerine




Perşembe, Aralık 27, 2018

Nardugan


Eski Türklerde, gökyüzü tanrısal bir güç olarak kabul edilirdi. Geceyle gündüz kavga halindeydi. 21 Aralık tarihinin ardından günlerin uzamaya başlaması, kutsal kabul edilen güneşin kavgayı kazandığı gün olarak kabul edilir ve bunun için şenlikler düzenlenirdi. Bu kutlamalarda ‘Akçam’ denilen çam dalı kullanılır, o çam dalının altına, Tanrı iyi insanlara iyi şeyler sunduğu için, hediyeler konulurdu. Tanrı gelecek yıl iyi şeyler versin diye de, o çam dalına iyi dilekleri simgeleyen bezler, süsler bağlanırdı. O gün aileler bir araya gelir, yemekler yapılır, yenir, şarkılar söylenip, dans edilirdi.

NARDUGAN BAYRAMI AĞACI VE KUTLAMALAR
Noel Baba’nın da yine Türk geleneğinden günümüze geldiğini belirten Çığ, “Bugün Noel Baba olarak kabul edilen yaşlı adamın, gökyüzü tanrısının kötü kardeşi yeryüzü tanrısı olduğuna inanılır. 22 Aralık’ta onun bile iyi olmaya karar vererek, kapı kapı dolaşıp hediyeler verdiği düşünülürdü. Noel Baba’nın kıyafetleri tıpkı Türk geleneklerindeki kıyafetleri yansıtır. Bu adet, Hunlarla birlikte Avrupa’ya, Hıristiyanlığın yaygınlaşmasıyla birlikte Hıristiyanlara geçti. Yılbaşı kutlama geleneği, 325 yılında alınan bir kararla Hz. İsa’yı anmak için kullanılmaya başlanmıştır”






Nardugan, Moğol dilindeki Nar (Güneş), 
Türk dilindeki Tuqan (Doğan) sözcüklerinden oluşmuştur
Nardugan, Roma’da Satürnalya, Antik Yunan’da ise Dionysos Şenlikleri olarak kutlanan, Türklerde Güneş’in Doğuşu anlamına gelen ve Ön Türkler’deki atalar kültü döneminden günümüze kadar Orta Asya coğrafyasında Güneş kültü adına kutlanan bir bayramdır.
Her yıl 22 Aralık’tan sonra gelen ilk dolunayda kutlanır. Bunun nedeni ise Türklerin eski inanışına göre tıpkı Mısır mitolojisinde olduğu gibi gece ile gündüz sürekli savaşırlar ve 21 Aralık günü en uzun gecedir ve ardından Güneş daha çok görünmeye başlar, günler uzar. Bu yüzden Türklerce Ay yılı esasına dayalı olarak 22 Aralık gününü takiben ilk dolunayın çıktığı gün yeni yılın ilk günüdür.
Bu gün içinde tüm Türkler, ölümsüzlüğün simgesi olarak kabul ettikleri ve Türk Mitolojisi’ne göre tüm insanların türediği ağaç olan Akçaçam Ağaçları’nı süsler ve bu ağaçların altında, çevresinde geleneksel oyunlar oynar, kopuz eşliğinde şarkılar söyler ve eğlenceler düzenler.
Hıristiyanların İsa’nın doğuşu olarak kutladığı Noel bayramı, çok eski Türklerin yeniden doğuş bayramıdır. Türklerin, tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor. Buna hayat ağacı diyorlar.


Kaynak: Muazzez İlmiye Çığ



Salı, Nisan 24, 2018

Düşünme biçimimizi değiştirmeden çağdaş dünyayla nasıl rekabet edeceğiz?


Bilimsel Düşünme olmadan olmaz!

Yuval Noah Hariri’nin Davos’ta yaptığı konuşmaya göre önümüzdeki birkaç kuşak içinde beden ve beynin nasıl tasarlanabileceğini öğreneceğiz. 21. yüzyıl ekonomisinin temel ürünleri tekstil, makineler veya silahlar değil beden, beyin ve zihin olacak. Gördüğüm kadarıyla bilimde gelişmiş ülkeler diğer insan toplulukları üzerinde üstünlük yaratmak için büyük bir çaba içine girdiler. Bizim atladığımız 3.sanayi devrimi sürecinde üretimle ilgili sorunları çözerek şimdi rekabeti başka bir boyuta taşıyorlar, buna da 4.sanayi devrimi ismini verdiler.

6 Mart 2018 tarihli, “Önceliğimiz insan olmadan nasıl olacak? başlıklı yazımda insana yeterli önemi vermediğimizi anlatmaya çalışmıştım. İnsanlığın 18. Asırdan sonra tamamen yeni akılcı ve bilimsel bir düşünüş biçimine geçtiğinin bizdeki geniş kitleler hala farkına varmadılar. Orta çağın dinsel düşünme biçimine göre eğitilen insanlarla çağdaşlığı yakalamamız ve varlığımızı sürdürmemiz,  bilimsel düşünme biçimine göre donatılan insan toplulukları ile rekabet etmemiz nasıl olacak? Olmuyor zaten. İhracatımız içinde ileri teknoloji ürünlerin %5’i geçememesinin nedeni de bu. Bu toplum yüzyıllar boyunca düşünmeden uzak tutuldu. Hep başkaları kendisi için düşündü.

 

xxx
Verilere Hâkim Olan Yönetir

Gezegenin gelecekteki efendileri tam olarak neye benzeyecek? Bunu verilere sahip olanlar belirleyecek. Verilere sahip olanlar sadece insanlığın geleceğini değil hayatın kendisini de kontrol edecek çünkü bugün veri, dünyadaki en önemli ekonomik varlık. Biz bugün bazı sosyal medya uygulamalarının kullanımında ön sıralarda olmakla övünüyoruz ama adamlara kendimizle ilgili çok kıymetli verileri aktarıyoruz. Eski zamanlarda toprak en önemli varlıktı. Çok miktarda toprak birkaç kişinin elinde toplanınca insanlık aristokratlar ve sıradan halk olarak ikiye bölündü. Modern zamanda, son iki yüzyılda, makineler toprağın yerine geçti ve en önemli varlıklar oldular. Çok miktarda makine birkaç kişinin elinde toplanınca insanlık sınıflara bölündü; kapitalistler ve proletarya. Şimdi veri, en önemli varlık olarak makinelerin yerine geçiyor ve eğer çok miktarda veri birkaç kişinin elinde toplanırsa insanlık, sınıflara değil, farklı türlere ayrılacak.

Charles Darwin'den bu yana 150 yıllık biyolojik araştırmaları üç kelime ile özetleyebilirsiniz: Organizmalar birer algoritmadır. Bir virüs, muz veya insan; tüm organizmalar sadece biyokimyasal algoritmalardır ve bu algoritmanın şifresini çözmeyi öğreniyoruz. Bu iki devrimin birleşmesiyle elde edilen şey, insanları hack'leme becerisidir. Bu birleşmenin belki de en önemli buluşu, beden ve beyindeki biyokimyasal süreçleri bir bilgisayarın saklayıp analiz edebileceği elektronik sinyallere dönüştüren biyometrik algılayıcılardır. İnternette gezerken, sosyal medya hesaplarınıza göz atarken algoritma sizin göz hareketlerinizi, kan basıncınızı, beyninizdeki aktiviteyi izliyor olacak ve Coca-Cola'ya nasıl size özel bir reklam hazırlayabileceğini söyleyecek. Bu, siz farkında olmadan gerçekleşecek ve milyarlar değerinde olacak. Bizi bizden daha iyi anlayan algoritmalar olduğunda arzularımızı önceden tahmin edebilir, duygularımızı manipüle edebilir, hatta bizim yerimize kararlar verebilir ve eğer dikkatli olmazsak bunun sonucu dijital diktatörlük olabilir.

Bu yazıyı hazırlarken faydalandığım Yuval Noah Hariri’nin Davos’ta yaptığı konuşmanın tam metnine  aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz 



Pazar, Mart 11, 2018

Önceliğimiz insan olmadan nasıl olacak?


Teknolojik açıdan gelişmiş ülkeler arasında bir yarış başladı, dijitalleşme ve insansız üretim yarışı. (Buna kendileri Dördüncü Sanayi Devrimi adını vermişler) Bu yarışı zengin, çok eğitimli bir nüfusa sahip Almanya 2013’te başlattı. Almanya’nın bir sorunu, bir de rahatsızlığı var. Sorunu nüfusunun yaşlanıyor olması, diğer sorunu ise işçilik maliyetleri nedeniyle üretimde Çin’e aşırı bağımlı hale gelmesi. Bu sorunlarla baş edebilmek için stratejik bir hamle yaptılar, 4.sanayi devrimini başlattılar. Amaçları üretim sürecinden insanı çıkarmak. Bu devrime devletin desteğini (200 milyar Euro) alarak, teknoloji şirketleri, üniversiteler ve araştırma kuruluşları öncülük ettiler. Almanlar birçok sanayi dalında Dünya lideri, ihracatta Dünya üçüncüsü, 2016 sonunda verdikleri dış ticaret fazlası yaklaşık 270 milyar dolar. Almanya tüketim yerine ihracatı teşvik ediyor. Bu sonuçları eğitimli nüfus ve disiplinli iş kültürü sayesinde alıyorlar.
Katıldığım toplantılarda şirketlerimizin dijitalleşme yolundaki çalışmalarını izliyorum. Bazı şirketlerimiz fabrikalarında 4.sanayi devrimine uygun dönüşümü gerçekleştirdiklerini ve daha az işçiyle daha verimli bir üretim yapısına kavuştuklarını duyuruyorlar. Tabii bu yatırımların çok büyük bir kısmı ithal (yani Türkiye’de üretilmeyen) malzemeyle yapılıyor. Şimdi her şeyi dışarıdan satın alınan malzemeyle fabrikalarımızı dijitalleştirince 4.sanayi devrimine uyum sağlamış mı oluyoruz? Zaten 200 senedir yaptığımız bu değil mi? 1.de 2. de ve 3.sanayi devriminde bunu yapmadık mı? Bu sayede dış ticaret açığımız 60 milyar dolara, toplam brüt dış borcumuzda 450 milyar dolara ulaşmadı mı? Peki, hep aynı kapıdan geçerek farklı bir sonuç nasıl alacağız?
Danışmanlık firması McKinsey’in yaptığı bir araştırmada dijitalleşmeden önümüzdeki dönemde iyimser bir rakamla 400 milyon çalışanın etkileneceğini ve bu insanların yeni alanlara aktarılacakları vurgulanıyor. Gelişmiş ülkelerde bu durumun çok sorun olmayacağı, çünkü bu insanların verilecek beceri geliştirme eğitimleri ile yeni sektörlere yönlendirilecekleri ayrıca belirtilmiş. Eğitim her şeyden önce bir kaynak meselesi. Kaynağınız yoksa nasıl eğitim vereceksiniz? Kaldı ki Türkiye’de bu süreçte etkilenecek çalışan sayısı 4 ila 5 milyon kişi olarak tahmin edilmiş. Beceri durumuna gelince Dünya Ekonomik forumunun bir araştırmasında (Manpower Talent Shortage Survey)  Türkiye beceri yetersizliği sıralamasında yukarıdan dördüncü sırada. İşletmelerin %63’ü yeterli beceri setine sahip eleman bulmakta zorlanıyorlarmış. (Kaynak: Statista) Demek ki bizim çalışanlarımıza beceri kazandırabilmek için bizim daha fazla kaynak ayırabilmemiz lazım. Aşağıdaki gerçeklerin ışığında tekstilde çıkrıkları çalıştıran adamlara nasıl motor ürettireceksiniz?
·         Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü'nün (OECD) "2016 Tek Bakışta Eğitim" adlı yıllık raporunda, Türkiye, 38 OECD üyesi ülke arasında 35. sırada yer alıyor.
·         Uluslararası PISA testi sonuçlarına göre, Türkiye'deki öğrenciler bilim, matematik ve okumada OECD ortalamasının altında kaldı. Türkiye 72 ülke arasında 50. sırada yer alırken, önceki testlere göre de performansı geriledi.
·         Türkiye’de 25-64 yaş arası lise mezunlarının oranı ise, yüzde 36. Bu oran, yüzde 76’ya ulaşan OECD ortalamasının oldukça gerisinde ve en düşük sıralamalardan biri.


Bilgisayarlar daha önce insanlar tarafından yapılan işleri yaparken ve her geçen gün daha akıllı ve daha yetenekli hale dönüşürken, çalışanların kendilerine makineler üzerinde avantaj sağlayabilmeleri için, eleştirel düşünme, yaratıcılık ve karmaşık problemlerin çözümü gibi makineleri zorlayan beceriler geliştirmeleri gerekecek. Mesleklerin geleceği (The Future of Jobs) başlıklı raporda 2020’yekadar bugünkü işgücü için önemli sayıların becerilerin üçte biri önemsiz hale gelecekmiş. (örneğin kaynakçılık) Rapor son bölümünde beceri eksikliği ile mücadele etmeye yardımcı olmak ve işçileri teknolojik değişimin gerektirdiği becerilerle donatmak için özel sektör liderleri ve hükümetleri gelecekteki işgücünün becerilerini geliştirmeye proaktif bir yaklaşımda bulunmaya çağırıyor.

Şimdi çok merak ediyorum bu araştırmaların yapılması bizde sendikaların, işveren örgütlerinin ve Çalışma Bakanlığının görevi. Şu soruların cevabı var mı? Bizde fabrikalarını dijitalleştiren firmalar işçilerine ne gibi yeni beceriler kazandırıyorlar? Ülkede zaten bir istihdam sorunu yaşanırken Sanayi ve Çalışma Bakanlıkları bu şekilde işsiz kalacak vasıfsız insanlar için ne gibi önlem almayı düşünüyorlar? Ekonomi Bakanlığı Türkiye için bir 4.Sanayi Devrimi dönüşüm stratejisi üzerinde çalışıyor mu?

Şimdi dönüp penceremden etrafa bakıyorum; Gördüğüm önceliğimiz beton, beton ve beton. Peki, biz insanımıza ne zaman öncelik vermeyi düşünüyoruz?

Perşembe, Şubat 08, 2018

Yaşamın geleceği: Dijital diktatörlük ve bilinçli tasarım – Davos 2018

Bu sene Davos'ta yapılan Dünya Ekonomik Formu toplantılarında, Yuval Noah Hariri'nin insanlığın geleceği ile ilgili yaptığı konuşmanın tercüme metni aşağıda yer alıyor:

"Veriler kimin elinde olmalı? Sadece insanlığın değil, yaşamın  kendisinin geleceği bu sorunun cevabına bağlı olabilir." Bugün türümüzün ve hayatın geleceği ile ilgili konuşmak istiyorum. Bizler Homo sapienslerin muhtemelen son jenerasyonlarından biriyiz. Bir ya da iki yüzyıl içinde dünya başka varlıkların hakimiyetine girecek. Bu yeni varlıklarla bizler arasındaki farklar, bizlerle Neandertallerin veya şempanzelerin arasındaki farklardan daha büyük olacak. Çünkü önümüzdeki birkaç kuşak içinde beden ve beynin nasıl tasarlanabileceğini öğreneceğiz. 21. yüzyıl ekonomisinin temel ürünleri tekstil, makinalar veya silahlar değil beden, beyin ve zihin olacak. Gezegenin gelecekteki efendileri tam olarak neye benzeyecek? Bunu verilere sahip olanlar belirleyecek. Verilere sahip olanlar sadece insanlığın geleceğini değil hayatın kendisini de kontrol edecek. Çünkü bugün veri, dünyadaki en önemli ekonomik varlık. Eski zamanlarda toprak en önemli varlıktı. Çok miktarda toprak birkaç kişinin elinde toplanınca insanlık aristokratlar ve sıradan halk olarak ikiye bölündü. Modern zamanda, son iki yüzyılda, makinalar toprağın yerine geçti ve en önemli varlıklar oldular. Çok miktarda makina birkaç kişinin elinde toplanınca insanlık sınıflara bölündü...Yazının tamamını okumak için aşağıdaki linki açınız:

https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yasamin-gelecegi-dijital-diktatorluk-bilincli-tasarim-davos-2018

Yazının dayandığı sunumun orjinalini izlemek için aşağıdaki linki açınız:

https://www.weforum.org/events/world-economic-forum-annual-meeting-2018/sessions/will-the-future-be-human

Salı, Ağustos 22, 2017

Teknoloji bireyselciliği teşvik ediyor.

Bugün strateji üzerinde çalışırken Henry Mintzberg'e ait şu güzel söze rastladım; "Teknolojiler insan topluluklarının önemini azaltırken, bireyselciliği teşvik ediyor" Ne kadar doğru bir söz!



Artık bu manzaralara her yerde rastlıyoruz. Akşam yemeğinde telefonları ile oynadıkları için çocukları ile sohbet etmeyen anne, babalar...


Salı, Kasım 24, 2015

Yalnız Yaşamlara Doğru Bir Değişimin Hikâyesi

Benim doğduğum ev sobalıydı. İlkokula başlayıncaya kadar sobalı evde oturduk. Çocukken kış akşamları herkes bu sobanın bulunduğu odada otururdu. Benim kardeşlerim sobalı yaşamı görmedi. Onlar daha konforlu bir dünyaya adım attılar. Sobalı ısınma sayesinde özellikle akşamları herkesin birbirini görmesi ve iletişim kurma imkânı vardı. Televizyon olmadığı için ajans zamanı radyo açılır memleket haberleri dinlenirdi. Politikacıların yüzlerine ve ağızlarından çıkan sözlere, bugünkü gibi şahit olmadığımız için daha mutluyduk. Bugün yaşadıklarımıza benzer sorunlar o zamanda vardı ancak iletişim ve bilgi dağıtım teknolojisi bugünkü kadar gelişmiş olmadığı için olumsuz haberlerden daha az etkileniyorduk. İnsanlar hem birbirlerine daha yakın olmaları, hem de olumsuz mesajlardan daha az etkilenmeleri nedeniyle günlük hayatlarında daha mutlu idiler. Hane halkları genellikle müstakil evler veya en fazla altı daireli apartmanlarda yaşıyorlardı. Böylece insanlar birbirini tanır, konuşur ve sık sık birbirlerini ziyarete giderlerdi. Yani bugün unuttuğumuz komşuluk vardı. Daha sonra kaloriferli dairelerde yaşamaya başladık. Bunun etkisiyle aile fertlerinin akşamları ayrı odalarda oturma imkânına kavuştu ve ilk ayrılıklar böyle başladı. Kimimiz odamızda kendi dünyamızı kurduk, kimimiz bunu gizlice sigara içme özgürlüğü olarak kullandık. Birlikte yaşama ikinci darbeyi televizyon vurdu. Önceleri erişmesi lüks sayılan bu cihaz, hanelere girdikçe, hanelerinde birbirinden kopma süreci başladı. Başlangıçta sınırlı program seçeneği bir süre daha herkesi bir arada tuttu. Zaman içinde program seçenekleri arttıkça önce aileler, sonrada aile içindeki bireyler birbirinden koptu. Bugün akşam yemeğini bitiren doğru kendi odasına kendi televizyonuna koşuyor. Maddi imkânları iyi, birden fazla televizyona sahip olan ailelerin fertleri birbirlerinden daha çabuk koptu. 2015’e geldiğimizde üçüncü bir gelişme birlikte yaşama çabalarımıza son darbeyi vurdu. Akıllı telefon diye bir alet icat edildi. Aynı zamanda bir eğlence aracı olduğu için hızla yayılıyor. Sosyalleşme amaçlı yapılan toplantılarda bile insanlar yanındakilerle daha çok konuşmak yerine, bu yeni sevgilileriyle oynamayı tercih ediyorlar! Lokantaya gidiyorsunuz anne baba ve çocuklar başları eğik oyuncakları ile oynuyorlar. Anneler ağlayan çocuklarının ellerine akıllı cihazlar tutuşturuyorlar. Hâlbuki birbirleriyle iletişimleri azalmış bireyler için hafta sonu yemekleri ailenin sosyalleşmesi için çok güzel bir fırsat. Anne Candy Crash oynuyor, babalar futbol oynuyor, çocuklarda araba yarıştırıyor, neredeyse yemeği yediklerini zannedip hesabı ödeyip çıkacaklar! Bu şekilde cihazlarla aşk yaşayan bireylerin iletişim becerileri zaman içinde sadece cihazları aracılığıyla kurulan bir teknik beceriye dönüşünce,  sokağa çıktıklarında insan toplulukları içinde doğru iletişim kurma becerilerini yavaş yavaş yitiriyorlar. Bu nedenle spor karşılaşmalarında, ofislerde, sokakta, trafikte insanlar gittikçe daha saldırgan olup, insan olduklarını unutmaya başladılar. Yaşadıkları sanal dünyadaki iletişim onları gerçek dünya için gereken becerilerden gittikçe uzaklaştırıyor. Bunları niye yazdım? Medeniyet, modernlik, çağdaşlık algısı ile geliştirilen birçok teknoloji bizi ve davranışlarımızı radikal bir şekilde değiştiriyor. İnsanların uzunca bir dönem her türlü tehlikeye karşı dirençlerini artırmış olan birlikte olmaktan mutluluk duyma özelliğimizi ve yüz yüze iletişim kurma becerilerimizi gittikçe yitiriyoruz.  Yalnız yaşam, her türlü iletişim zorluğu karşısında karşımızdakini boğazlayacak hale getirdiğine göre, değişim başarılı olmuş, akıllı cihazların aklı bizi geçmiş demektir. Yaşamınıza soktuğunuz akıllı cihazlara dikkat edin sizi değiştirebilirler!

Yazan: Serdar Yurdakul