Uzun zamandır bir şeyler paylaşmamıştım. Şimdi AI modası var. Bu konudaki düşüncem özetle;
Pazar, Ekim 27, 2024
Yapay Zeka ve Zihinsel Devrim
Çarşamba, Şubat 08, 2023
Toplumsal Bilinç
Her doğa felaketinden sonra uzmanlar ekranlarda günlerce konuşuyor, sayfalarca rapor yazılıyor ama sürekli aynı sonucu alıyoruz. Yaşanan tecrübelerden ders çıkartıp tekrardan sisteme geri bildirim olarak sokamıyoruz. Neden? Yaşadığımız kayıpların bu kadar yüksek olması bir "toplumsal bilinç" sorunudur. Toplum yaşamındaki düşünce, sanat, siyaset, töre gibi kurumları oluşturan bilinç biçimlerinin tümüne toplumsal bilinç diyoruz.
Peki, toplumsal davranışlarımız aşağıdaki tanıma uyuyor mu?"Bilinçli toplum, nereye gittiğini düşünen, yanlışların ortağı olmayı reddeden, yanlışlardan hesap sorabilen, yaşamı kendi iradesiyle yönlendirmeyi ve kişisel sorumluluğu bilen insanların toplumudur. Toplumsal bilinç, yüksek insani değerlere sahip olmayı getiriyor."
Her türlü yanlışı siyasa tarafından oy uğruna affedilen ve bunu seve seve alkışlayan bir toplum yukarıdaki tanıma girer mi? Bunun cevabını ve üzerinde düşünmeyi okuyucuya bırakıyorum...
Perşembe, Temmuz 21, 2022
Aydınlanma
2.0
Bugün
sorun nedir?
Son yıllarda
dünyada yaşanan iklim ve çevreyle ilgili değişimlerin etkileri ve nedenleri
birçok kavramla birlikte sürdürülebilirlik kavramını gündeme getirerek,
yeryüzünü paylaşan insanların ve kurumların bu sorunla başa çıkabilmek için gerekli
önlemlerin tartışılmasının yolunu açtı.
Sürdürülebilirlik
kavramı genel anlamıyla belirsiz bir süre boyunca bir durum veya sürecin
sürdürülebilme kapasitesini ifade eder (WordNet, 2008). Bu genel anlamıyla
sürdürülebilirlik birçok farklı şekillerde algılanabilmekte ve
tanımlanabilmektedir. Sürdürülebilirlik, temelde ekoloji ve ekolojik
sistemlerin fonksiyonlarını, süreçlerini ve üretkenliğini gelecekte de devam
ettirebilme yeteneği olarak algılanmaktadır (Chapin, Torn ve Tateno, 1996:
1017). Dünya kaynaklarının ve çevrenin insan faaliyetleri sonucu tükenme
sınırına doğru ilerlediği konusunda artık genel bir görüş birliği
bulunmaktadır.
21. yüzyılın
başlangıcı itibariyle küresel ölçekte ekonomik, çevresel ve sosyal krizlerin
artışa geçtiğini görüyoruz. Finans, beslenme, yakıt, su sıkıntısı, kaynak
kıtlığı, doğal afetler, kitlesel yoksulluk, toplu göçler, köktencilik ve terörizm.
Her alanda bozulma başladı. MİT’ten Prof. Otto Scharmer içine girdiğimiz yeni
dönemi yukarıda değinilen sorunların toplumların gelişmişlik düzeylerine göre
farklı etki yapması nedeniyle “Kırılma ve Ayrışma Çağı” olarak
tanımlıyor.
Bugün yaşananlar dünyada modernlik ve sanayi devrimi
ile başlayan, Aydınlanma 1.0 diye adlandırdığım gelişmiş batı
toplumlarının modern yaşam, düşünce ve davranışlarını şekillendiren alışılmış
sistem ve paradigmanın artık sürdürülebilir olmadığını gösteriyor. Aradan geçen
iki asırlık süreçte dünya üzerindeki nüfus ve sosyal yapı çok değişti. Hızlı
nüfus artışı, aşırı üretim ve tüketim bugün kaynakların hızla tükenmesine ve
çevrenin erozyonuna yol açtı. En basit örnek; ülkemizde 50-60 sene önce bir
deniz balığı bolluğu yaşanıyordu. Bugün yeni nesil, balık diye akvaryum
balıklarını yiyor! Dünya yeni bir yaşam paradigması ve ekonomik sistem
ihtiyacının sancılarını çekiyor. Bugün yaşadıklarımız birer semptom. Yalnız
bilmemiz gereken bir şey var; Thomas Kuhn'un bilimsel devrimler ve Arnold
Toynbee'nin uygarlıkların yükselişi ve düşüşü konusundaki çalışmalarının
ardından, bir ekonomik paradigma bir dönemin en büyük sorunlarına yararlı
cevaplar sağlayamadığında, toplumun er ya da geç bir geçiş dönemine gireceğini
söyleyebiliriz.
Peki bu duruma nasıl geldik?
Bugün; iklim
değişikliğinden toplumsal eşitsizliğe, yapısal ırkçılıktan aşırı tüketime,
okyanuslardaki plastik atıklardan gıda israfına kadar karmaşık ilişkiler ağına
dayalı problemler, yaklaşık 17.yüzyılda başlayan 19.yüzyılda olgunluğu erişen modernleşme
sürecinin, içinde bulunduğumuz yüzyılda dünya üzerinde yarattığı olumsuzlukları
diyebiliriz. Aydınlanma 1.0 sürecinde insanlar barbarlık aşamasından, doğal
kaynakları hammadde olarak kullanmayı öğrendikleri uygarlık aşamasına geçmişler
ve bu dönem insanların değerlerinde, hayat tarzlarında, dillerinde,
geleneklerinde, inançlarında ve davranışlarında özetle yaşam biçimlerinde köklü
değişikliklere sahne olmuştur. (Bauman, 2003) Bireysel düzeyde geleneksel
ahlaki değerlerin baskısından kurtulan insanların, bilinçli birey olmanın
getirdiği bağımsız ve özgür düşünme, günlük hayatlarında önemli değişimlere yol
açtı. Bunlardan en önemlisi Weber’e göre insanların çalışma ve işyerlerinin ayrılmasıdır.
Bu ayrımın ve modernliğin olumsuz yönünü teşkil eden ve liberal düşünürler
tarafında oluşturulan ekonomik düşünme sisteminin yol açtığı piyasa
ekonomisi, “bırakın yapsınlar bırakın geçsinler” düşüncesinin
ürünüdür. Ekonomik düşünme sistemleri toplumların geleceğini şekillendirmeleri
bakımından önem taşır. Yeni düzende iki önemli aktör vardır: rasyonel insan ve şirketler.
Dolayısıyla yeni dönem bu aktörlerin etrafında şekillenmiştir.
Sidney
Teknoloji Üniversitesi öğretim üyelerinden Dunphy ve Benn “Organizational
Change For Corporate Sustainability” isimli kitaplarında 19.yüzyılın başında
modern organizasyonun ortaya çıkışını bütün bu olumsuz gelişmelerin başlıca
tetikleyicisi olduğunu savunmaktadırlar.
Geleneksel
firma teorisinde, bir ticari firmanın temel amacı kar maksimizasyonudur. İhtiyaçların
ve teknolojinin sabit veri olarak alındığı bir bağlamda, tam rekabetçi bir
ortamda ürünün fiyatı ve üretim miktarı, yalnızca karı maksimize edecek şekilde
belirlenir.
Bugün
özellikle uluslararası şirket diye isimlendirilen organizasyonlar sahip
oldukları dinamizm ve kapasiteyle bu amaç doğrultusunda yeryüzü kaynaklarını
tüketerek doğayı ve toplumu şekillendiriyorlar. Kurumsal otokrasi ve
neo-liberal kuramların baskın olduğu serbest piyasanın değerler sistemi,
gezegenin ekolojik dengelerini tahrip ederek, milyonlarca insanı fakirliğe
sürüklemektedir (Örnek; Brezilya yağmur ormanları). Doğal kaynaklar kurumsal
karlılık için yağmalanırken fabrikaların zehirli atıkları yeryüzündeki
canlıların yaşam alanlarını hızlı bir şekilde yok etmektedir. Bu kirlenme
Türkiye gibi teknoloji ve sermaye kıtlığı çeken az gelişmiş veya gelişmekte
olan ülkelerde daha da belirgindir. İşte sorun burada; üretim
organizasyonlarımızı, mevcut örgütleri yok etmeden, insanlara ve yeryüzündeki
diğer yaşama zarar vermeden ve ekolojik dengeyi koruyarak nasıl
değiştirebiliriz?
Değişim için ne yapabiliriz?
Bir şeyi
değiştirmek için önce onu derinlemesine anlamanız gerekir. Bu değişimde
milyarlarca insanın ve yüzbinlerce şirketin hem özne hem de nesne olduğu insan
toplulukları söz konusuysa, sistem düşüncesi yaklaşımı en doğru yöntem
olacaktır. Başlangıçta söz edilen olumsuzluklar sistemi oluşturan aktörlerin
karşılıklı ilişkilerinin sonucunda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla çalışmaya bu
ilişkilerin incelenmesiyle başlamak gerekir.
Aydınlanma
1.0 sürecinde ortaya çıkan en önemli olgular, ulus devletlerin ortaya
çıkışı, modern şirketin oluşumu ve rasyonel birey ve rekabet
kavramıdır. Bugünkü ekonomik sistemin işleyişini bu yapılar belirlemektedir. Ayrıca
dünya üzerindeki insan topluluklarının hegemonya mücadelesi de analizlerde
dikkate alınmalıdır. Dolayısıyla Aydınlanma 2.0 başlığı altında mevcut
yapıların işleyişi tartışmaya açılarak sürdürülebilirlik amaçlı yeni tanımların
tüm insanoğlu tarafından kabul edilmesine ihtiyaç vardır.
Mevcut düzen
içinde yukarıda belirtildiği üzere iki önemli aktör var: Rasyonel insan ve
rasyonel şirketler. Dolayısıyla değişim yolunda akademisyen ve diğer değişim
ajanlarının öncelikli hedefi insanlar olmalıdır. Değişim bireyle başlar. Dünyanın bugün karşı karşıya
olduğu karmaşık sorunlara karşı harekete geçmek için mümkün olduğunca çok
insana ihtiyacı var. Hepimiz, her gün eylemlerimizle dünyanın işleyişine
katkıda bulunuyoruz. Satın aldığımız şeyler, yediğimiz yiyecekler, başkalarıyla
ve doğal çevreyle etkileşim şeklimiz: bunların hepsi, insanların gezegen
üzerinde bıraktığı kolektif etkiye katkıda bulunuyor. (Anatomyofaction.org)
Bireyle
başlayan değişim sürecinin şirketlerde liderlerle devam etmesi lazım. Şirket
performansları, borsadaki hisse değerleri, üretim miktarları, büyüme ve kar
gibi geleneksel firma teorisinin parametreleri ile değerlendirilmeye devam
ettiği sürece statüko devam edecektir. Sürdürülebilirlik gurusu John Elkington,
işletmelerin başarılarını yalnızca geleneksel finansal performans (çoğunlukla
kâr, yatırım getirisi [ROI] veya hissedar değeri olarak ifade edilir) ile
değil, aynı zamanda daha geniş ekonomi, çevre ve faaliyet gösterdikleri toplum
üzerindeki etkileriyle ölçmek gerektiğini vurgular.
Üret, tüket,
yatırımı büyüt, üret, tüket, israf et döngüsüyle çalışan mevcut piyasa
ekonomisi paradigmalarına dayalı ekonomik sistemin, dünya kaynaklarının
kirlenme ve yok olma sürecine girmiş olması nedeniyle sürdürülebilmesi mümkün
değil. Birbirimizi bindiğimiz arabalarla tükettiğimiz eşyalarla
değerlendirdiğimiz bir model anlayışı devam ettiği sürece bugünkü sorunlar
ağırlaşacaktır.
Gerçek şu ki
artık bir azınlığın ihtiyaçlarından ziyade dünyanın ve geniş kitlelerin
ihtiyaçlarını dikkate alacak bir üretim ve bölüşüm sistemine ihtiyaç var. Bugün
bu sistemin çok detaylı bir tarifini yapamayız ama sorunlar ortada. En azından
neyin yanlış olduğunu ve insanoğlunun hangi eylemlerinin bu sorunlara sebebiyet
verdiğini biliyoruz.
“Dünyada görmek istediğiniz değişimin kendisi olun" Gandhi
Derleyen
Serdar
Yurdakul
Ekonomist&Sosyolog
Temmuz 2022
Perşembe, Şubat 24, 2022
Aptallığın Teorisi
Almanya tarihinin en karanlık döneminden geçiyordu. Masum insanların dükkanları taşlanıyor, kadınlar ve çocuklar zalimce sokak ortasında aşağılanıyordu. Genç bir teolog Dietrich Bonhoeffer bu zalimliğe itiraz etti ve bu sebeple hapse atıldı.
Hapisteyken papaz bu konu üzerine uzun uzun düşündü. Sayısız filozof, şair, fikir adamı ve bilim adamı çıkaran bu kültür nasıl olur da organize kötülüğün, zalimliğin, korkaklığın, cehaletin ve suçun merkezi haline gelmişti?
Bonhoeffer "sorunun kökeninde kötülük değil aptallık yatıyor" dedi. Hapisteyken yazdığı mektuplarda aptallığın yarattığı kötülüğün diğer tüm kötülüklerden daha tehlikeli olduğunun farkına vardı.
Kötülüğü protesto edebilirdiniz, karşı argümanlarla kötülükle mücadele etmeniz mümkündü. Fakat organize olmuş ahmaklar sürüsüne karşı yapabileceğiniz hiçbir şey yoktu. Ne protestolar ne zorlama onlara etki etmiyordu. Mantıklı gerekçeler sunduğunuzda önce reddediyorlar, reddedemeyecek hale geldiklerinde ise önemsizleştiriyorlardı. Aptal insanlar hallerinden memnundu ve saldırıya da hazır haldedirler. Saldırıya geçtiklerinde kötü insanlardan çok daha tehlikeli olurlar...
Bonhoeffer aptallıkla mücadele edebilmek için önce onun doğasını anlamaya çalıştı:
Aptallık bir zekâ problemi değil ahlaki bir problemdi. Entelektüel birikimi olduğu halde aptal olan insanlar vardı. İlk etapta aptallık doğuştan gelen bir maraz olduğu düşünülür fakat bu da yanlıştı. İnsanlar belli şartlar altında aptallaşıyorlardı, daha doğrusu başkalarının kendilerini aptallaştırmasına izin veriyorlardı.
Yalnız insanlarda bu maraz daha az görülüyordu. Buradan yola çıkarak aptallığın psikolojik değil sosyolojik bir sorun olduğu sonucuna vardı.
Güçlerin birisinde toplanması arzusu politik ve dini hareketlerde çok sık rastlanırdı. Aptallık hastalığının bulaştığı yerler böylesi gruplardı. Ahmaklar ve diktatörler arasındaki muazzam korelasyon, ikisi de birbirine ihtiyaç duyar hale getiriyordu.
İnsanların ahlaki ve entelektüel birikimleri bir anda yok olmuyordu. Diktatör gücünü arttırdıkça aptallar o gücün büyüsüne kapılıyor ve bağımsız düşünme yetisini kaybediyordu. Gözüne sokulan gerçekleri inatla reddediyorlardı.
Onlarla konuştuğunuzda bir insanla değil, sloganlarla konuşmaya ayarlanmış bir robotla konuştuğunuz hissiyatına kapılıyordunuz. Büyülenmiş gibiydiler… Değil kötülük yaptıklarını, ne yaptıklarını bile bilmiyorlardı. Onları bu kata tonik uykudan çıkarmanın tek yolu bağımsız-özgür olmalarını sağlamaktı.
9 Nisan 1945 günü sabaha karşı Bonhoeffer'i bir toplama kampının darağacına asarak öldürdüler....
Cuma, Mayıs 01, 2020
Kırık Cam Teorisi
Yolda yürürken portakal yediğinizi hayal edin. Soymaya başladınız ve işiniz bittiğinde elinizde bir sürü kabuk kaldı. O an çöp kutusuna bakındınız, çok uzakta olduğunu gördünüz. Ve gözleriniz yere kaydı…Eğer yerde başka çöpler de görürseniz muhtemelen siz de yere atarsınız ama yerde hiç çöp yoksa o zaman portakal kabuklarını yere atmadan önce iki kez düşünürsünüz. Kırık pencere teorisi ya da daha bilinen ismiyle kırık cam teorisi insanların olduğu çevrede bozulma varsa, yasanın olmadığı düşüncesinin benimsendiğini öngörüyor.Kırık Cam Deneyi
Ünlü Stanford hapishane deneyiyle tanınan ve bu konuda pek çok kitaba ve filme ilham kaynağı olan profesör Philip Zimbardo, bir başka başarılı ancak görece daha az ünlü araştırmaya önderlik etmiştir. Bu deneyde, iki sahipsiz araç biri zengin diğer fakir bir mahallede olmak üzere iki ayrı sokağa bırakılmış. Sonucu tahmin etmek zor değil. Birkaç saat içinde, fakir mahalledeki araç oldukça büyük zarara uğrarken diğeri olduğu yerde zarar görmeden kalmış.
Sizce ne oldu dersiniz? Hırsızlık, şiddet ve Vandalizm bu arabanın da sonunu aynen yoksul mahalledeki arabaya benzetti. Sonuç olarak, araştırmacılar sebebin yoksulluk olmadığını; terk edilmiş bir aracın camının kırık olmasının kayıtsızlık, zarar verme ve zaten dikkat çekmeyeceği algısının oluşmasına neden olduğunu anladı. Başka bir deyişle, kanunsuzluk, kuralsızlık ve itaatsizlik hissi yaratılmış oldu. Kırık cam. O aracın zaten değersiz olduğu izlenimini yarattı. Bu koşulda, arabaya yapılan her bir saldırı vandalizm kontrol edilemez hale gelinceye kadar bu fikrin onaylanmasına ve tekrar edilmesine neden oldu.
Şehirdeki Kırık Camlar
80’lerde New York metrosu, şehrin en tehlikeli yeriydi. Kırık cam teorisini referans alarak metro istasyonundaki zararı telafi etmeye koyuldular. Her yer temizlendi, grafitiler silindi ve soygunlara karşı büyük önlemler alınarak cezalar kesilmeye başlandı. Sonuç olarak metro daha güvenli bir hale getirildi.
Bu sonuçları takiben New York polisi suça karşı sıfır tolerans gösterdi. Herhangi bir kanun veya kuralın çiğnenmesi kesinlikle yasaklandı; toplumun temiz ve düzenli olması için teşvikte bulunuldu. Yani, sonuçta New York City’deki suç oranı büyük ölçüde azaltılmış oldu.
Kesin olmayan kurallarla tıpkı araba deneyindeki gibi camların kırılmaya devam edeceği aşikar. Bu esnekliğin artık çok gevşek olmaya başladığı kuruluşlarda da olabilir. Kimsenin onarmadığı bir binada kırık bir cam varsa, diğer camların sonunun da aynı olması kaçınılmazdır. Eğer bir toplumda umutsuzluk işaretleri görülüyor ve kimse umursamıyorsa, bu o toplumda daha fazla suç işlenmesinin yolunu açabilir.
Küçük aksaklıklar büyük problemlere ve bunlar da kaosa neden olabilir. Bu yalnızca somut varlıklar için geçerli değil; yolsuzluk da buna verilebilecek bir diğer örnek.
Eğer bir toplumda hırsızlık, yolsuzluk, soygun, tecavüz, kadın cinayetleri, çocuklara yönelik cinsel istismar vs. suçlar işleniyor ve tüm bu olumsuz örnekler cezalandırılmak yerine “hırsız ama bizden, çalıyor ama çalışıyor, bir kereden bir şey olmaz vs” denilerek işlenen suçlar hafifletiliyor ise orada tüm bu suçlar artarak işlenmeye devam eder...
Cuma, Mart 20, 2020
Davranışlarımızı etkileyen nedir?
- ·
Kişisel
veya bireysel: inançlar, bilgi, tutumlar, beceriler, genetik
- ·
Sosyal:
arkadaşlar, aile ve topluluklar dâhil diğer insanlarla etkileşim
- ·
Çevresel:
Bireyin yaşadığı alan, altyapı, hükumet politikaları, ürün ve hizmetler, okul,
iş yeri, mağazalar, tesisler ve ekonomi (fiyatlar gibi) ve teknoloji gibi
faktörler.
Pazar, Mart 08, 2020
Irkçılık ve Otoriter Kişilik Üzerine
Not: Fransa'da Dreyfus olayı ve Almanya'da Nazilerin ve Alman sivil toplumunun kamplarda yaşananlara tepkisizliği yukarıdaki yazının içeriğini destekleyici tarihsel olaylardır.
Hiçbir ırkçı çocuk göremezsiniz, ırkçıların hepsi yetişkin insanlardır, ırkçılık doğuştan gelmez sonradan öğretilir.
”Hangi çiçek diğerini ‘sarı açtı’ diye ayıplar?
Hangi kuş ‘farklı ötünce’ diğerine yasak koyar?
Derisinden, dilinden ötürü öldürülüyor insanlar.
Ah insanlar...
Her şeyi bulup kendini bulamayanlar... .”
Charles Bukowski
Cuma, Temmuz 05, 2019
Oligarşinin Tunç Yasası
Robert Michels, “Siyasal Partiler” adlı önemli çalışmasında, sosyalist ve sosyal demokrat partiler, işçi sendikaları ve kooperatifler gibi nitelikleri gereğince demokratik bir yapıya ve işleyişe sahip olması gereken örgütlerin, niçin zamanla kaçınılmaz olarak azınlık ve tek adam yönetimine dönüştüğünü açıklamaya çalışmıştır.
Robert Michels, yaptığı araştırmalar ve incelemeler neticesinde, istisnasız tüm örgütlerin kaçınılmaz olarak oligarşik eğilimlere yani azınlık ya da tek adam yönetimlerine dönüşme eğilimlerine sahip olduğunu görmüştür. Michels, gördüğü bu gerçeği “Oligarşinin Tunç Kanunu” olarak tanımlamıştır.
Bu tanıma göre örgütten bahseden, gerçekte oligarşiden bahsediyor demektir. Zira, oligarşi, yani bir örgütün ya da toplumun tepedeki bir azınlık ya da lider tarafından kontrol altında tutulması, örgütlerin iç işleyişinden doğan bir niteliktir.
https://www.youtube.com/watch?v=sQuq7Tq1y10
Dolayısıyla “Oligarşinin Tunç Kanunu” na göre görünüşte demokratik bir şekilde yönetilen ve demokratik amaçları olan örgütlerde dahil olmak üzere tüm örgütlerde oligarşi kaçınılmazdır. Örgütler kaçınılmaz olarak bürokratikleşmeye, otoriterleşmeye ve oligarşiye kayarlar. Eninde sonunda her örgüt oligarşik yapılar tarafından yönetilmeye başlanır. Başlangıçta her ne kadar demokratik bir amaçla yola çıkılırsa çıkılsın, bürokratikleşmenin artmasıyla birlikte örgütlerin üst kademelerinde bulunanlar, zamanla örgütün tabanından uzaklaşmaya başlayacaklardır.
Nihayetinde, bu kişiler kendi kişisel çıkarlarını önde tutmak suretiyle iktidarlarını sürekli kılmaya çalışacak ve örgüt yönetimi böylece oligarşiye dönüşecektir.
"Organizasyondan bahsedilen yerde oligarşi vardır."
Cuma, Mart 29, 2019
Diktatörlerin ölüsünden neden korkulur?
![]() |
| Buteflika ağır hasta |
Çarşamba, Şubat 20, 2019
Dilin Önemi
Adamın babadan yadigâr antik ipek bir halısı varmış. Satmaya karar vermiş. Ona göstermiş buna göstermiş, ama kimse talip olmamış. Sonunda zengin birini bulmuş ve ona götürmüş.
Dil düşünceyi yönlendirir, düzenler, gerçeklik sınıflarını örgütler ve geleceği planlar. Dil ve düşünce dinamik olarak ilişkilidir. Dili anlamak ve üretmek, düşünce sürecini etkilemekle kalmaz, aynı zamanda dönüştürür.
Özetle düşünme kapasitemizi dilimiz belirler.
Kaynaklar:
https://www.e-koc.org/dilimin-sinirlari-dunyamin-sinirlaridir/
Türk Dili, İstanbul Üniversitesi s.53
Cuma, Ocak 04, 2019
Bertrand Russell Bilgelik ve Nefret üzerine
Bertrand Russell 1960 yılında yapılan bir söyleşide gelecek nesillere hayat hakkında öğrendiklerini anlatıyor.— Dr. Kıvılcım Kayabalı (@KKAYABALI) 3 Ocak 2019
Sevgi bilgeliktir, nefret ise aptallık
Birbirimize karşı toleranslı olmaya alışmalıyız. Ancak vermeyi ve tolerans göstermeyi öğrendiğimiz zaman birlikte yaşayabiliriz. pic.twitter.com/1McCZ2wG5i
Perşembe, Aralık 27, 2018
Nardugan
Türk dilindeki Tuqan (Doğan) sözcüklerinden oluşmuştur
Kaynak: Muazzez İlmiye Çığ
Salı, Nisan 24, 2018
Düşünme biçimimizi değiştirmeden çağdaş dünyayla nasıl rekabet edeceğiz?
6 Mart 2018 tarihli, “Önceliğimiz insan olmadan nasıl olacak?” başlıklı yazımda insana yeterli önemi vermediğimizi anlatmaya
çalışmıştım. İnsanlığın 18. Asırdan sonra tamamen yeni akılcı ve bilimsel bir
düşünüş biçimine geçtiğinin bizdeki geniş kitleler hala farkına varmadılar. Orta
çağın dinsel düşünme biçimine göre eğitilen insanlarla çağdaşlığı yakalamamız
ve varlığımızı sürdürmemiz, bilimsel
düşünme biçimine göre donatılan insan toplulukları ile rekabet etmemiz nasıl olacak?
Olmuyor zaten. İhracatımız içinde ileri teknoloji ürünlerin %5’i geçememesinin
nedeni de bu. Bu toplum yüzyıllar boyunca düşünmeden uzak tutuldu. Hep
başkaları kendisi için düşündü.
Pazar, Mart 11, 2018
Önceliğimiz insan olmadan nasıl olacak?
Perşembe, Şubat 08, 2018
Yaşamın geleceği: Dijital diktatörlük ve bilinçli tasarım – Davos 2018
"Veriler kimin elinde olmalı? Sadece insanlığın değil, yaşamın kendisinin geleceği bu sorunun cevabına bağlı olabilir." Bugün türümüzün ve hayatın geleceği ile ilgili konuşmak istiyorum. Bizler Homo sapienslerin muhtemelen son jenerasyonlarından biriyiz. Bir ya da iki yüzyıl içinde dünya başka varlıkların hakimiyetine girecek. Bu yeni varlıklarla bizler arasındaki farklar, bizlerle Neandertallerin veya şempanzelerin arasındaki farklardan daha büyük olacak. Çünkü önümüzdeki birkaç kuşak içinde beden ve beynin nasıl tasarlanabileceğini öğreneceğiz. 21. yüzyıl ekonomisinin temel ürünleri tekstil, makinalar veya silahlar değil beden, beyin ve zihin olacak. Gezegenin gelecekteki efendileri tam olarak neye benzeyecek? Bunu verilere sahip olanlar belirleyecek. Verilere sahip olanlar sadece insanlığın geleceğini değil hayatın kendisini de kontrol edecek. Çünkü bugün veri, dünyadaki en önemli ekonomik varlık. Eski zamanlarda toprak en önemli varlıktı. Çok miktarda toprak birkaç kişinin elinde toplanınca insanlık aristokratlar ve sıradan halk olarak ikiye bölündü. Modern zamanda, son iki yüzyılda, makinalar toprağın yerine geçti ve en önemli varlıklar oldular. Çok miktarda makina birkaç kişinin elinde toplanınca insanlık sınıflara bölündü...Yazının tamamını okumak için aşağıdaki linki açınız:
https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/yasamin-gelecegi-dijital-diktatorluk-bilincli-tasarim-davos-2018
Yazının dayandığı sunumun orjinalini izlemek için aşağıdaki linki açınız:
https://www.weforum.org/events/world-economic-forum-annual-meeting-2018/sessions/will-the-future-be-human
Salı, Ağustos 22, 2017
Teknoloji bireyselciliği teşvik ediyor.
Artık bu manzaralara her yerde rastlıyoruz. Akşam yemeğinde telefonları ile oynadıkları için çocukları ile sohbet etmeyen anne, babalar...






