Gündemle İlgili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gündemle İlgili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Kasım 09, 2023

Cumhuriyet demek, birey olmak demektir!

 Aydınlanma Çağı, Batı toplumlarında 17. ve 18.yüzyıllarda gelişen, akılcı düşünceyi, geleneksel değişmez kabul edilen varsayımlardan, önyargı ve ideolojilerden özgürleştirmek suretiyle, bireyleri din ya da Tanrı merkezli kolektivist toplumsal yapıların esaretinden kurtarıldığı döneme verilen isimdir. Bu dönem insanların değerlerinde, hayat tarzlarında, dillerinde, geleneklerinde, inançlarında ve davranışlarında, özetle yaşam biçimlerinde köklü değişimlere sahne olmuştur. (Bauman, 2003) Bireysel düzeyde geleneksel ahlaki değerlerin baskısından kurtulan insanlar, bilinçli birey olmanın sağladığı bağımsız ve özgür düşünme sayesinde, günlük hayatlarında önemli değişimlerle karşı karşıya kaldılar.

Bu sürecin en önemli toplumsal sonuçlarından bir tanesi, insanların topluca bir ideolojiye biat ettiği, yukarıda bahsettiğim kolektivist cemaat tipi yaşamdan, bireylerin farklılaştığı ve kendi rasyonel akıllarını kullanmaya başladıkları cemiyet tipi yaşama geçmeleridir. Bu özgürleşme kentleşme sürecine paralel gelişirken, 19.yüzyılda hızlanan modern kentleşme ve hızlı nüfus artışı bireysel farklılaşmayı artırmış, bireysel farklılıklar ve düşünce özgürlüğünün bir araya gelmesiyle ortaya çıkan yaratıcılık batı toplumlarına, doğu toplumları karşısında önemli kazanımlar elde etmelerine yardımcı olmuştur. Toplumlardaki bu evrimi sosyolojinin kurucu babalarından Emile Durkheim, insanların birbirine benzediği geleneksel toplumlardan, iş bölümünün insanları farklı ancak karşılıklı olarak bağımlı kıldığı modern toplumlara doğru tarihsel ilerlemesi olarak yorumlamıştır.  Benzer şekilde, Alman sosyolog Ferdinand Tönnies’in cemaat olarak adlandırdığı geleneksel grupların içerisindeki insanlar, mensup oldukları toplulukla oldukça kuvvetli bir özdeşleşme içindedirler ve bu nedenle “birey” olarak görülemezler. Daha açık bir ifadeyle, bu topluluklarda insanlar, ailelerinden, köylerinden veya cemaatlerinden bağımsız bir kimlik geliştiremezler. Farklı bir kimliğe bürünmeye çalıştıkları takdirde dışlanırlar. Tarihte ünlü filozof, hümanist Spinoza’nın cemaatinden dışlanma şekli mevcut yapıyı sorgulayanların başına neler gelebileceğini göstermesi açısından güzel bir örnektir.

Sonuç olarak insanların “birey” olma özgürlüklerini kazandıkları toplumlarda, bireysel özgürlük ve bunun bir sonucu olarak her bir kişinin yaratıcı olabilmesi önemliyken, kolektivist toplumlarda bireysel yaratıcılık maalesef kişiden ziyade sadece topluluğun genel çıkarlarına veya gereksinimlerine uygun olduğu takdirde kabul edilebilir bir durum haline geliyor.

Batı insanı birey olma özgürlüğüne kavuşabilmek için çok uzun mücadeleler vermiş, çok kan akmış, cemaatin/kilisenin belirlediği düşüncelerin dışına çıkanlar sapkın olarak suçlanmışlar, zindanlara atılmışlar, odunların üzerinde diri diri yakılmışlar.

Yukarıda özetlemeye çalıştığım batıda onlarca filozof ve bilim insanının yaklaşık 400 yıllık süren mücadelesi ve ödenen yüksek toplumsal bedelin sonunda elde ettikleri “birey” olma özgürlüğünü toplumumuza kazandıran aydınlanmacı liderin ismi Mustafa Kemal Atatürk’tür.

29 Ekim 2023’te ilan edilen Cumhuriyet sayesinde yüzlerce yıl süren cemaat/zümre tipi yaşamın baskısından ve zihinsel esaretten kurtulan Türk insanı bu sayede özgürlüğüne kavuşmuş, kendine biçilen “kul” statüsünden kurtulup, “birey” olma ve kendi iradesiyle yaşama hakkını kazanmıştır. Üstelik bütün bunları çok kısa sürede, batı toplumlarındaki insanların ödediği bedelleri ödemeden elde etmiştir.

Bugün bu kazanımların kıymetini bilmez, tarihin akışını geri çevirmeye çalışan birtakım karanlık güçlerin karşısında durmaz isek, bir bedel ödemeden kazandığımız özgürlüğümüzü kısa sürede kaybedebileceğimizden kimsenin şüphesi olmasın.

 

Pazartesi, Haziran 26, 2023

Algılarımız ve Gerçeklik

 

Dünyada iki gerçeklik var. Biri dünyanın kendi gerçekliği. Bu gerçeğe filozofların deyimiyle saf aklın gerçeği diyebiliriz. Diğeri ise sosyal gerçeklik. Bu gerçekliği ise insanlar gündelik hayatın içinde ve kendilerini çevreleyen sosyo-kültürel bağlama göre inşa etmektedirler. Saf gerçeği görmemiz sosyalleşme sürecimizde bulunduğumuz çevre (aile, okul, arkadaşlar) daha sonra yetişkin olunca politikacılar ve medya tarafından engellenir. Bu son saydıklarım zihnimizde sanal bir gerçeklik oluşturulmasına yardımcı olur ve algıları yönetmek için iletişim araçları kullanılır. Hükümetlerin propaganda veya iletişim başkanlığı adı altında ofisler kurmalarının bir amacı da budur.

Duyularımız aracılığıyla dış dünyadan gelen bilgiler mercek/filtre görevi gören bir mekanizmadan geçerek algı haritamızı oluşturur. Algılarımız, gerçekliğe nasıl odaklandığımızı, işlediğimizi, hatırladığımızı, yorumladığımızı, anladığımızı, sentezlediğimizi, karar verdiğimizi ve davranışlarımızı etkiler.

İnançlarınız, “içsel gerçeklik haritanızı” ve kendinizi ve dünyayı nasıl gördüğünüzü tanımlar. İçsel gerçeklik haritanız kendi etnik, ulusal, sosyal, ailevi ve dini geçmişinizin filtrelerine dayanır ve siz hayatı bu haritanın perspektifinden yorumlar ve yaşarsınız. Herhangi bir inanç, ne kadar doğru olursa olsun, günlük olarak düşüncelerimizi, duygularımızı ve davranışlarımızı yönlendirir, “dünya haritamızı” yansıtır. Gerçeklikte gezinmemize yardımcı olur.

Algı ve gerçeklik arasındaki farklılıkları anlamak için aşağıda yer verdiğim harita ve bölge metaforu değişim yönetimi çalışmalarımda da sık kullandığım güzel bir modeldir.

Harita bölge değil!

Matematikçi Alfred Korzybski tarafından 1931’de algının gerçeklikten farklı olduğu gerçeğini açıklamak için bu kavramı geliştirmiştir. Harita, inanç sistemimizin, değerlerimizin ve ilkelerimizin (Dünyayı nasıl gördüğümüz) özetle algımızın bir metaforudur. Zihnimizde sahip olduğumuz dünya haritası gerçek dünya değil, sadece inançlarımızın bir yansımasıdır. Hepimizin farklı haritalara ve dünyayı görme yollarına sahip olduğumuz gerçeğine dayanarak, her insanın farklı bir gerçekliği vardır. Çoğu insan (veya hepsi), dünyayla etkileşim kurmak yerine içsel haritalarıyla etkileşime girer. İşte bu yüzden sokakta karşılaştığımız iktidar yanlısı ve muhalif iki kişinin aynı ekonomik ve sosyal sorunlar ile ilgili yorumları bizleri şaşırtıyor.  Filtreleri gerçekleri çok farklı bir şekilde algılamalarına sebep oluyor.

Algı ve gerçeklik ayrımına kısaca yer verdikten sonra politikacıların algı mekanizmasını nasıl kullandıklarına göz atalım.

Algı Yönetimi ve Siyasetçiler

Son seçimler, algı yönetiminin ve komplo teorilerinin sonuçları etkilemeye yönelik siyasetçilerin en önemli araçlarından olduğunu gösterdi. Seçmenlerin duygularını, güdülerini ve nesnel akıl yürütmelerini etkilemek için seçmen kitlesinin taşıdığı değer ve inançlarına göre titizlikle seçilen bilgiler ve görüntüler her kanaldan kamuoyuna iletildi.  Özellikle; şan, şeref, din, devlet ve vatan duygularına hitap edilerek bireylerin duyguları harekete geçirildi. Bazı riskler alınarak ve gerçekler çarpıtılarak TSK’nın projelerinin bile algı yaratmak için kullanıldığını gördük.

Ülkemiz gerçeğine baktığımızda sağ hükümetlerin genellikle eğitimi zayıf, düşük gelirli muhafazakâr sosyo-kültürel gruplardan oy aldığı artık açık. Sosyo-ekonomik yapı ve demografik dağılım siyasi sonucu etkiliyor. Bu kitlelerle temaslarında politikacılarımız onları etkilemek için uzun nutuklar yerine birkaç kısa cümle ve sloganla onların duygularını coşturup gerçek dünyayı görmelerini engelliyorlar. Yüksek eğitimli bilinç seviyesi yüksek insanları bu gibi konuşmalarla etkileyemedikleri için, sosyal psikolojide yer aldığı şekilde, muhalif seçmen düşmanlaştırılmak/yabancılaştırılmak suretiyle hem sağ seçmenin konsolidasyonu sağlanıyor hem de muhalefete karşı öne sürülen tezlere meşruiyet kazandırılıyor.


 

Cumartesi, Şubat 18, 2023

Depremler ve müteahhit avı.

Deprem felaketine yaklaşımımız ve aldığımız ilk önlem müteahhitlerin tutuklanması oldu. Benim yaşam süremde şimdiye kadar daha ileri bir yaklaşım sergilendiğini görmedim. Bu yaklaşımın orta çağdaki cadı avından bir farkı yok. Sebep-sonuç ilişkisi basit, fazla parametresi bulunmayan sistemlerde bu yaklaşım sonuç verebilir. Örneğin, fırtına çıktı çatıdaki çanak anten yıkıldı gibi. Burada sebep-sonuç ilişkisi açıktır.
Yaşadığımız son deprem felaketinde ise kolonları kesildiği için yıkıldığı kesinlik kazanan binalar dışında bu derece yıkıma sebep olan çok sayıda değişken/parametre var. Bunların bir kısmı teknik/ mühendislik alanındaki değişkenler. Diğer bir kısmı ise sosyal, siyasal ve insan bilimleri alanlarına giren değişkenler. Mesela siyaset kurumunun konuya verdiği önem, insanların bilinç düzeyi, dünya görüşleri, eğitim, ahlak gibi hususlarda bu depremin sebep olduğu yıkımda rol oynadı.
Depremden mümkün olduğunca az etkilenecek dirençli bir kent/yerleşimler kurabilmek için müteahhit avlamaktan daha karmaşık becerilere ve bilgiye sahip olmak gerekir. Birden çok değişkenin ilişki içinde olduğu sistemlere karmaşık sistemler diyoruz. Depreme dayanıklı sürdürülebilir kentleşme gibi karmaşık problemlerin, sistemlerin analizinde kullanılan teknik ise "sistem yaklaşımı" veya "sistem düşüncesi" olarak biliniyor. Bugün yaşandığı şekilde bu gibi konulara önem vermeyen, bütünsel yaklaşım becerisi, bilgisi olmayan insanlar çok para kazanabilir, bu insanlarla çıkar ilişkisi olan siyasetçilerde tekrar tekrar seçilebilir ancak bunların yaşadığı toplumlarda felaketler eksik olmaz. Nitekim olmuyor. Bir sene dere üzerine inşa edilen şehirlerimiz sular altında kalıyor, başka bir sene yumuşak tarım arazileri üzerine kurulan binalarımızı toprak ana yutuyor! Cadı avları sürüp gidiyor...


Basından;

" Kahramanmaraş merkezli depremlerde yaşanan büyük can kayıpları ve yıkımların ardından yapılan adli işlemlerde, yalnızca müteahhitlerin hedef alınması tepki çekiyor. Avukat Haydar Aksoy, bunun doğru olmadığını belirterek "Başta ilgili bakanlar ve belediye başkanları olmak üzere, tüm ilgili kurumlar sorumluluktan pay sahibi" dedi. "Ayrıca kendi küçük kişisel çıkarlarımız için ortak iyiden uzak durmamız nedeni ile, az ya da çok bizim de sorumluluktan payımız var" diyen Aksoy, doğru yapılaşma için toplumsal baskının artmasının da belirleyici olduğuna vurgu yaptı."

18 Şubat 2023 Cumhuriyet

Cumartesi, Şubat 06, 2021

Kitlelerin Gücü

 

Boğaziçi öğrencilerine yapılan zulüm ve sonrasında başlayan toplumsal hareketler bana “Kitleler Psikolojisi” isimli kitabı hatırlattı. Kitabın yazarı Gustave le Bon çağdaş demokrasilerin gelişimi için yeni bir güce dikkat çeker: Kalabalıkların gücü.

Baskı altındaki toplumların yöneticilere karşı protesto gösterilerinden bulunmaları çağdaş toplumlarda en doğal haktır. Hatta bu toplumlarda demokrasinin gelişimi toplumsal hareketler sayesinden olmuştur. Örneğin; Dünyayı ve Fransa’yı değiştiren Fransız ihtilali, Sovyet devrimi ve diğerleri. Bugün televizyonlarda Paris sokaklarının zaman zaman savaş meydanına döndüğünü görüyorsunuz. Hiçbir Fransız siyasetçi TV’lere çıkıp sokakta hükümeti yeni polis yasası nedeniyle protesto eden insanlara “Bunlar başı ezilesi teröristlerdir” dediğini duydunuz mu?

İnsanlar hoyrat, bağnaz ve gerici değişim dalgalarına karşı tarih boyunca bir direniş ve başkaldırı içinde olmuşlardır. Bu toplumların en doğal hakkıdır. Eğer böyle olmasaydı bugün modern ve demokratik diye adlandırılan toplumlar tarihte yer almazlardı. Bundan sonra da böyle olacaktır. İnsanların haksızlıklara karşı direnmeleri toplumları daha ileri bir seviyeye taşıyacaktır. Aksi takdirde toplumlar statükocu baskıcı yönetimlerin eline geçerler. Sokrates’in demokrasiden korkmasının nedeni de budur. Bir demagog gelir, demokrasiyi kullanarak insanları kandırır der…

Toplumsal hareketlerde zulüm gören insanların elindeki en büyük silah kitlelerin gücüdür. Kitle gücünün doğuşu, önce zihinlerde yavaş yavaş ekilen bazı düşüncelerin yayılmasıyla, sonra da o zamana kadar düşünüşte kalmış bazı kavramları uygulama sahasına çıkaran kimselerin yavaş yavaş birleşmeleriyle oluşur. Beni sevenler bana hep konuşma yazma diye nasihat ederler. Oysa kelimelerin gücü vardır. Bu güç kelimelerin zihinlerde ektiği tohumlardır. Bu tohumlar zaman içinde gelişir, büyür güçlenirler ve sonunda bu düşünceler kitlelerin ruhuna nüfus edince karşı konulamaz bir güç kazanırlar. Ancak bu düşüncelerin halkın ruhuna işleyebilmesi için aradan uzun bir zamanın geçmesi gerekir. Bırakın kelimeleriniz serbest kalsın, zihinlerde yerlerini alsınlar. Dilinizin sihirli gücüne güvenin…

" Aykırı sesin çıkmadığı toplumlar despotik idareye katlanmak zorundadır" Aristotales


Okuma Önerileri

Toplumsal Hareketlerle ilgili temel okumalar için Yalçın Çetinkaya’nın derlediği Toplumsal Hareketler: Tarih, Teori ve Deneyim (İletişim Yayınları, 2008) ve Charles Tilly’nin Toplumsal Hareketler (Babil Yayınları, 2008) kitabına bakılabilir. Bunun yanı sıra, modern toplumsal sistemin yaşadığı değişimlerle ilgili olarak Arrighi, Hopkins ve Wallerstein’ın Sistem Karşıtı Hareketler (Metis Yayınları, 2004) başlıklı ortak çalışmaları incelenebilir. Yeni toplumsal hareketlerle ilgili olarak Elif Topal Demiroğlu’nun “Yeni Toplumsal Hareketler: Bir Literatür Taraması” (Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimler Dergisi, Mart 2014, c. II, sy. 1) isimli makalesine bakılabilir.

 Ayrıca kitle davranışları ile ilgili olarak da; Gustave Le Bon’un Kitleler Psikolojisi ve Elias Canetti’nin, Kitle ve İktidar isimli kitaplarından yararlanabilirsiniz.

 


Cuma, Mart 20, 2020

Davranışlarımızı etkileyen nedir?

Coronavirüs salgınıyla bütün dünyada el yıkama alışkanlığının önemi gündeme geldi. Ülkemiz kültürel ve ekonomik nedenlerle el yıkama alışkanlığının en yüksek olduğu toplumlardan biri (%94). Yüksek can kayıplarının yaşandığı İtalya’da el yıkama alışkanlığı çok düşük (%57). Hollanda’da ise %50! Her şey dönüyor dolaşıyor davranışlara geliyor. Peki, davranışlarımızı etkileyen faktörler nelerdir? Toplumda olumsuz davranışlar nasıl engellenir veya düzenli el yıkama alışkanlıkları gibi olumlu davranışları nasıl teşvik edebiliriz?

Bilgi ve tavsiye yeterli değil

El yıkama bulaşıcı hastalıkların yayılmasını önlemenin en etkili yöntemi olarak kabul edilir, ancak tüm ebeveynler veya veliler çocuklarından yemekten önce ellerini yıkamalarını istemekten bıktılar. Aynı şekilde okullarda öğrencilere sağlık bilgisi konusunda verilen dersler çocukların belirli uygulamaları benimsemeleri için yeterli olabilir mi? Hiç şüphe yok ki, evde ailelerin uyarıları, derste sağlanan farkındalık yaratma ve bilgi önemlidir ama yeterli değil. Örneğin su ve sabun yoksa bunlar ne işe yarar?
Sosyal psikolojinin konusu olan davranış değişikliği ile ilgili olarak şimdiye kadar çoğu sağlık sorunları ile ilgili onlarca model geliştirildi. Halen medyada izlediğimiz kamuoyu aydınlatma spotları ve sağlık konsültasyonları gibi geleneksel yaklaşımlar doğrudan tavsiye ve bilgi sağlamaya dayanıyor. Bilgilendirme tüketicilerin eğitimi için önemli olmakla birlikte, davranış değiştirmek için yeterli değil, çünkü davranışı etkileyen farklı seviyelerde faktörler var. Davranış değişikliğine etki edebilmek için aşağıdaki üç seviyede müdahale etmek gerekiyor:
  • ·         Kişisel veya bireysel: inançlar, bilgi, tutumlar, beceriler, genetik
  • ·         Sosyal: arkadaşlar, aile ve topluluklar dâhil diğer insanlarla etkileşim
  • ·         Çevresel: Bireyin yaşadığı alan, altyapı, hükumet politikaları, ürün ve hizmetler, okul, iş yeri, mağazalar, tesisler ve ekonomi (fiyatlar gibi) ve teknoloji gibi faktörler.

Örneğin; yanlış beslenme alışkanlığının yol açtığı sorunlarla başa çıkmak amaçladığında, karmaşık bir toplumsal ve biyolojik faktörler ağı göz önünde bulundurulmalıdır. Davranış değişikliği genellikle yukarıdaki üç alanda etkili müdahalelerin karışımı ile sağlanır. Sadece bireysel düzeydeki faktörleri ele alan ve yukarıda belirtilen sosyal ve çevresel etkileri dikkate almayan müdahalelerin işe yaraması olası değildir. El yıkama örneğini ele alacak olursak, su sabun gibi altyapı ürün ve hizmetlerinin mevcudiyeti hayati önem taşımaktadır. Hükumet okullarda eğitici programlar düşünebilir veya altyapı hizmetleri için finansman sağlayabilir. Temizlikle ilgili yaygın olarak kabul edilen kültürel inançlar, el yıkama davranışlarını da etkileyebilir. Medyada düzenlenecek yaygın bilgi ve davranış değişikliği kampanyaları bu inançları etkilemeye yardımcı olabilir, ancak pratik bir etkisi olur mu? Bütün bunlar yeterli mi? Etkili davranış değişikliği kampanyaları sadece bilgi veya altyapı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda grup ilişkileri ve sosyal normlardan da yararlanır. Akranlarınızla ve diğer kişilerle olan ilişkilerin etkisi de çok önemlidir. İnsanlar sosyal ortamlarda diğer grup üyelerinden kabul edilebilir davranışları öğrenirler. Arkadaşlarının, ailelerinin ve öğretmenlerinin belirli bir davranışı benimsediğini görürlerse yeni bir davranışı benimsemeleri daha olasıdır. Ayrıca diğer grup üyelerinin kendi eylemlerini nasıl göreceklerini düşünmeleri de kendi davranışlarını etkiler. Arkadaşlarınız ellerini yıkıyor mu? Ne sıklıkla? Sizden ne yapmanızı bekliyorlar? Yazılı olmayan kurallara uymazsanız, arkadaşlarınızın size karşı tepkileri ne olur? Bu nedenlerle değişim yönetimi çalışmalarının gruplar seviyesinde yürütülmesi en etkili yöntemdir.
Davranış değişiminde bireysel bilişsel süreçler de önemli rol oynar. Psikoloji derslerinde, beynin bir kısmının bilinçli karar vermekten ziyade alışılmış davranışları yönlendiren bilinçsiz ipuçlarına tepki verdiği gösterilmişti.  Çevresel ipuçlarını, dürtmeleri ve hatırlatıcıları kullanarak, eski alışkanlıkların kırılması, el yıkamanın uzun vadeli bir davranışa dönüşmesine yardımcı olabilir. Mesela ilkokullarda musluk seviyelerinin çocukların boylarına uygun olması ve ortamın dekorasyonu çocukları etkileyerek el yıkamayı teşvik edebilir.  Benzer şekilde, eylemlerimiz rasyonel karar vermekten ziyade büyük ölçüde bilinçsiz değerlerden ve duygulardan etkilenebiliyor. Duygusal düzeyde müdahaleler de davranış değişikliğini tetikler.  El yıkamanın ve temizliğin “iyi davranış”ın bir parçası olarak gösterilmesi bireysel düzeyde duygular yaratmak suretiyle güçlü bir motivasyon aracı olabilir.
Özetle, davranışları etkileyecek stratejiler geliştirirken birey, grup ve yapısal etkiler arasındaki etkileşimi dikkate almak önemlidir. Son zamanlarda birçok davranış bilimci sosyal normların gücünü aşırı vurguluyorlar ancak davranışlar üzerindeki tek etkili faktör normlar değildir. Normların bireysel düzeyde etkili olabilmesi için aynı zamanda toplumsal düzeyde yapısal ve kurumsal değişikliklerle ve bireysel düzeyde doğru alışkanlık oluşturma teknikleri ile desteklenmesi gerekir.



Cumartesi, Şubat 22, 2020

Keşke Ekonomi Roket Bilimi Kadar Kolay Olsaydı!


Son dönemde dünyada ve ülkemizde yaşanan bazı gelişmeler nedeniyle ekonomide geleceği öngörmenin çok zorlaştığı ve piyasaların bilinen kuralların dışında tepki verdiği ile ilgili yorumlar görüyorum. “Borsa faizle birlikte yükseliyor, TL değer kaybediyor, altın fiyatı dışarıda düşüyor ama Türkiye'de yükseliyor” gibi.  Basında ve sosyal medyada ekonomistlere yöneltilen kur, faiz ve enflasyon ne olacak gibi sorular yer alıyor.  Ekonomistler de aralarında hemfikir değiller. Mesela “faiz enflasyona sebep olur” söylemi de karşı karşıya olunan sorunu açıklamakta çok yetersiz kalan öngörülerden biri. Dünyanın 19. ekonomisinin yaşadığı sorunlar bu kadar basit, tek bilinmeyenli bir denkleme indirgenemez.

Ekonomi Zordur
Çoğumuz zor şeyleri tanımlamak için “roket bilimi” yakıştırmasını kullanırız veya üzerinde çalıştığımız bir şey hakkında “roket bilimi değil ya!” ifadesini kullanırız.  Ama roketleri kontrol etmek için yeterince bilgiye sahip olsak bile, ekonomi ilkelerine rağmen sonuçları /insanları kontrol etmek için neden yeterince başarılı olamadığımızı anlamakta zorlanırız. Ekonominin ele aldığı sorunların - özellikle sonuçları kontrol etmek söz konusu olduğunda- çözümü çok daha karmaşık ve zordur. Fizik biliminde formüller denklemler vardır. Bu formüllerin içinde, örneğin insan beklenti ve davranışları bir değişken olarak yer almaz. Karşılaşılan ekonomik sorunların çözümünde uygulanan ekonomi politikası ve modeller birden fazla varsayım ve kontrol edilmesi güç değişkenler içerdiğinden uygulandığı sosyal yapılarda standart çözümler sunmaz. Ekonomi fizik bilimi gibi değildir, akıl yürütme ve analojiler ekonomide genellikle yanıltıcıdır. İnsanlar arasındaki ekonomik etkileşimlerde belirlenen hedeflere herkes katılmaz. Üzerinde mutabık kalınan hedeflere ulaşılsa bile milyonlarca insanın çelişen arzuları arasında denge sağlamak zordur. Kimin özellikle ne istediği, nasıl, ne zaman, nerede ve kimin için istediği bilinemez.   Bu yüzden bir kısım insanın ortak hedefi olsa bile “Mars'a bir adam gönderebilirsek, Dünyadaki X sosyal sorununu çözebiliriz” düşüncesi yanıltıcıdır.

Fiziğin Sabitleri Var
Roket bilimi ve mühendisliği problemlerinin çoğu, fiziksel yasalar ve matematiksel olarak ifade edilebilen ilişkiler tarafından yönetilir. Söz konusu olan kuvvetler ve ilgili vektörlerdir.   Sorun gerekli bilgileri doğru bir şekilde hesaplamak ve ilgili kuvvetleri kontrol edecek teknolojiyi geliştirmektir. Gözden kaçan bir hesaplama veya tasarım/malzeme hatası olmadığı sürece, roket üzerinde anlaşılan hedefe ulaşmaya odaklanır. Bu hedefler genellikle sınırlı sayıda insanın aralarında anlaşmasıyla belirlenir. Hesaplama gücü ve teknolojisi ilerledikçe, roket mühendisleri uçuş kontrolünü çok daha yetenekli hale getiriyorlar.
Ekonomi insanlarla uğraştığından, ilişkileri tam olarak tanımlayan böyle güvenilir sabitler ve güvenilir denklemleri yoktur. Örneğin, talep yasası, insanların daha düşük fiyatlarla daha fazla satın almak istediğini, diğer şeylerin (ceteris paripus) eşit olduğunu söylüyor. Ama bize daha “ne kadar fazla” satın alacaklarını söylemiyor. Üstelik eşit kabul edilen diğer şeyler değiştikçe bu fazla miktar da değişecektir. Ayrıca, ekonomik ilişkilerde, roket biliminde mevcut olmayan,  çoğu zaman önceden bilinemeyecek veya ölçülemeyecek olan, potansiyel olarak sınırsız sayıda “başka şeyler” vardır. Yani insanların insan gibi davranmayacağını varsayamazsınız!
“Fizikte biliminde, bir reaksiyonun nasıl gelişeceği düşüncelerimizden bağımsızdır. Fiziksel yasalar, beklentilerimizden bağımsız olarak işlerler.”
Moleküllerin aksine insanlar deneyimlerinden öğrendikleri için ilişkilerin biçimi de zamanla değişecektir ancak bunun ne kadar veya ne kadar hızlı olacağını tam olarak bilemeyiz. Bilgi işlem gücünün ilerlemesi de bu tip sorunların üstesinden gelmemize yardımcı olmuyor. Ekonomileri çok bilinmeyenli denklemler olarak gören ve insanı bu denklemlerde sadece bir girdi olarak hesaba katan ekonomik sistemlerin planlama çabalarının nereye vardığını geçmişte gördük. Avusturyalı ekonomist Friedrich Hayek klasik ekonomistlerin insanı “Homo-economicus olarak gören söylemlerine bu yüzden karşıdır; “ İnsanlar tek boyutlu hesaplama makineleri değildir; ahlaki yargılarımız seçimlerimizi belirler” der.

Son olarak bir hatırlatmayla bu yazımı sonlandıracağım. Bir sosyal bilim olarak ekonomi, ekonomik değişkenlerdeki değişimlerin insan eylemleri üzerindeki etkisini tahmin etmek veya belirlemekle ilgilenir. Normalde pozitif ekonomi olarak adlandırılan bilimsel ekonomi, 'ne' ya da 'ne olacağını' belirlemeye çalışır. Sebep-sonuç arasında ilişki kurmaya çalışır.
Örneğin; para arzı artarsa, fiyatların genel seviyesi artar öngörüsü böyle bir pozitif ilişkidir. Ancak yukarıda da anlattığım gibi ekonomi insan faktörü nedeniyle her zaman belirsizlikler taşır. Bu nedenle faizler düşerse enflasyonda düşer söylemi yeterli deney ve gözlem tarafından desteklenmedikçe pozitif bir ekonomik söylem olarak kabul edilemez. Olsa olsa  “faizler düşerse iyi olur” şeklinde normatif bir söylem olarak kalır.

Derleyen: Serdar Yurdakul/Ekonomist

Perşembe, Temmuz 11, 2019

İki büyük tehdit; Kalitesiz göç ve kalitesiz nüfus artışı


Birkaç sene önce sürdürülebilirlik konusunda Columbia üniversitesi profesörlerinden Jeffrey Sach’tan aldığım “ Sürdürülebilir Kalkınma” isimli derste toplu göçler 21.yüzyılda toplumların güvenliğini tehdit edecek en büyük sorunlar arasında gösterilmişti. Bugün ABD, Avrupa ve Türkiye’de yaşanan sorunlar bunun ne kadar doğru bir tespit olduğunu gösteriyor. Yakın zamana kadar ülkelerine gelen göçmenlere ses çıkarmayan ülkeler artık tepki göstermeye başladılar. Önce Trump Meksikalı göçünün ABD’ye olan etkisini çok iyi gördü çünkü demografi istatistikleri 2050 yıllarında ABD Latin nüfusunun beyaz Amerikalı nüfusunu geçeceğini öngörüyordu. Son olarak Danimarkalı tarih profesörü Uffe Østergaard: Entegrasyon modelinin başarısız olduğunu savunarak Avrupa Birliği'nin (AB) sınırlarına duvar çekmesinin zamanının geldiğini öne sürdü. Østergaard, Avrupa'nın sınırlarını korumanın gereği olarak duvarın dört şerit dikenli tel, projektörler ve gözetleme kuleleriyle donatılması gerektiğini ileri sürdü.  Bu yoldan gidilmezse Batı, Doğu ve Güney Avrupa arasında göçün idaresi konusunda birbiriyle çelişen görüşler yüzünden tez zamanda ayrılık yaşanacağını söyleyen profesör, şöyle yazdı: "Sınırları korumak lazım, yoksa yerli nüfus hükumete isyan edecek."
Göç konusunda ilk çalışmaları yapan, The Laws of Migration isimli kitabın yazarı E.G.Ravenstein (1834-1913)  istatistiklerden yararlanarak iç göçleri oluşturan yasaların uluslararası göçler için de geçerli olduğunu belirterek göç üzerinde yapılan çalışmaları “itme-çekme teorileri” başlığı altında genellemiş. Göçün nedenleri olarak insanları doğdukları yerlerden ayrılmaya zorlayan itici faktörleri ve onları göç alan belirli ülkelere çeken çekici faktörleri gösteriyor.
Ravenstein’ın geliştirdiği göç yasasının diğer bir unsuru, her göç akımının bir süre sonra toplumun emme sınırlarını aştıktan sonra dengeleyici karşı bir akım ürettiğidir. Trump’ın başlattığı tartışma, AB’deki önlemler ve son olarak Türkiye’de Suriyeli nüfus ile ilgili yükselen sesler bu duruma örnektir. Uluslararası göçlerin etkisi ile emme sürecinin yaşandığı gelişmiş ülkeler, eğer göçleri sınırlayan bir yasa da yok ise, bir doyum yaşayarak belirli bir sürenin sonunda göç sınırlamasına gideceklerdir. Başlangıçta çok kültürlülüğü savunan, çeşitli kültürlerin bir arada yaşamasına imkân sağlayan Avrupa, ABD, Avustralya ve Kanada gibi ülkelerin geçirmiş olduğu süreç bu şekildedir. Göç sınırlaması ile aynı zamanda illegal yollardan göçmen olarak kalanların sebep oldukları problemler şu günlerde gündemi meşgul etmeye devam etmektedir. Bakın en büyük şehrimizin belediye başkanı bu konuda neler söylüyor; 

Mülteci sorunu Türkiye'de yönetilememiştir. Tabiri caizse serbest. Saldım çayıra mevlam kayıra derler ya böyle. Siz 3.5 milyona yakın göçmeni her yere dağıttınız. İstanbul'da kayıtlı rakamlara göre 600 bin kayıtlı olmayana göre 1 milyona yakın. O insanlara yazık. Şu anda gerçekten zor durumda olan göçmenleri var İstanbul'un. Çocuk evlilikleri görüyorum, dilencilik yapanları görüyorum. Önce Suriyelilerin insanca yaşam koşulunu sağlayacağız. Kurumlarla işbirliği yapacağız. Çalışıyor ve yardım alıyorlarsa bu yanlış. En büyük sorun kayıt dışı çalışan Suriyeliler.”

Daha ucuz iş gücü olarak görüldükleri için kaçak göçmenlere karşı belirli bir talep söz konusudur. Çağdaş göç teorilerinden “İkili Emek Piyasası teorisi”’ ni geliştiren Michael J. Piore’ye göre sanayileşmiş ülkelerdeki işverenler, metropol ülkenin işçileri tarafından beğenilmeyen işlere bu kaçak göçmenleri yerleştirmektedir. Göçmenler yerli halkın yapmayı istemediği mesleki hiyerarşinin en alt kademesindeki işler için bir çözüm olarak görülmüşlerdir (Türk işçilerinin Almanya’daki durumu buna güzel bir örnektir) Ancak geçici olması beklenen bu hareketler, göçmenlerin gittikleri ülkelerde niyet ettiklerinden daha uzun süre kalmaları ve çocuk sahibi olarak ya da ailelerini de yanlarına alarak kalıcı ilişkiler geliştirmeleriyle sonlanmaktadır.

Peki, biz ne yapıyoruz?

Bugün Türkiye’de kayıtlı kayıtsız 4-5 milyon Suriyeli var. Gerçek rakamı kimsenin bildiğinden emin değilim. Resmi rakamlara göre bunlar için şimdiye 35 milyar dolar harcanmış. Bunların dışında birde gittikçe artan Asyalı göçmenler var. Bunlar genellikle marjinal işlerde çalışıyorlar. Teorinin dediği gibi küçük esnaf ve KOBİ patronları bu kaçak Asyalı işçileri çok sevdi. Oldukça ucuza emek yoğun, vasıfsız işlerde çalıştırılıyorlar. Ancak bu nedenle yüzlerce düşük eğitimli Türk genci iş bulamıyor. Prof. Oğuz Esen ve Ayla Binatlı'nın “İktisat ve Toplum Dergisi” de yayınlanan makalelerinde gösterdikleri verilere göre Suriyelilerin Türkiye’ye gelmeye başladığı 2011 yılından itibaren ülkedeki hızla artan işsizlik oranı, 2017'nin başında yüzde 12'ye kadar çıkmış durumda. Bugün bu oran %15’lere dayandı.
Şimdi sıkı durun, ülkemizdeki Suriyeli sayısının Türkiye nüfusuna etkisi ise, diğer tüm etkilerin kaynağını oluşturacak değerde Emekli Mülkiye Başmüfettişi Mahmut Esen'in tespiti. Esen, Türkiye'de geçici koruma statüsü ile bulunan Suriyelilerin sayısı ve nüfus artış oranları üzerinden basit matematiksel hesaplarla yaptığı tespit ile yakın gelecekte Suriyelilerin toplam nüfusa oranlarına dikkat çekiyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun açıklamalarına göre, Türkiye'de kayıt altına alınan Suriyeli sayısı 2017'de 3 milyon 426 bin 786, 2018'de ise 3 milyon 613 bin 961.

"Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı" harekâtlarından sonra ülkelerine dönen 291 bin 790 Suriyeli de hesaplandığında, 2018 yılında ülkemizdeki Suriyeli sayısı 187 bin 175 kişi artmış. Bu da, çoğunluğu doğumdan kaynaklanan bir yıllık nüfus artış oranının yüzde 5,5 olduğunu gösteriyor. Burada belirtmek gerekir ki, Türkiye'deki Suriyeli sayısı şu an için mevcut nüfusun yüzde 4,5'ine tekabül ediyor.

Gelelim Türkiye'nin nüfus artış hızına; Son verilere (2017) göre mevcut Türkiye nüfusu, 80 milyon 810 bin 525. Türkiye nüfusu 2017 yılında yüzde 1,24 oranında artış göstermiş. Yani, Suriyelilerin nüfus artış oranı, ülkemizdeki genel artış oranının 4,43 katı! Bununla birlikte 2018'de artan Suriyeli nüfusu, 2017'de ülkemizde artan nüfusumuzun yüzde 18,8'ine karşılık geliyor.

İşte Esen tüm bu bilgilerden hareketle, yeni göç alınmayacağı ve nüfus artış oranları sabit kalacağı varsayımıyla, Türkiye'nin toplam nüfusunda Suriyelilerin oranını 5 yıl sonra yüzde 5,2; 10 yıl sonra yüzde 6,3; 25 yıl sonra yüzde 11,1 ve 50 yıl sonra yüzde 26 olarak hesaplıyor ve 5 yıl sonra her yüz kişiden 5'i, 50 yıl sonra ise her 4 kişiden 1'i Suriyeli olacak diyor!
Şimdi yukarıda yer alan analizlere bir de TÜİK’in en son açıkladığı istatistikleri ilave edelim. Son açıklanan (Temmuz 2019) rakamlara göre Türkiye’de doğurganlık hızı, 2018 de 1.99 çocuk olarak gerçekleşerek, nüfusun yenilenme düzeyi olan 2,10 un altında kalmış. Şimdi Türkiye için kritik olan şu: bu oran ülkenin en geri illerinden biri olan Urfa’da kadın başına 4,13 çocuk. Çocuk evlenmelerinde ise yaklaşık %14 ile Ağrı ve Muş başı çekiyor. Şimdi bu rakamlara Suriyelilere ait %5,5 oranındaki nüfus artışını da ilave edersek ve durum böyle devam ederse en geç 2050 yılında Türkiye’nin sosyo-kültürel hatta sosyo-ekonomik yapısının Pakistan düzeyine düşeceğini öngörmek için âlim olmaya gerek yok. Türk toplumunun kültürel olarak hızla Araplaştığı ülkenin en gelişmiş ilçelerinden Kadıköy’de açılan dükkânlar ve müşteri profilinden de belli oluyor. Amiral gemisi Bağdat Caddesinden uluslar arası markalar kaçıyor, yerlerine ucuzcu, nargileci, midyeci ve kokoreççi dükkânları açılıyor. Bir zamanlar kültürel anlamda örnek gösterilen Kadıköy çarşısı gittikçe güney doğunun ilçelerine benzemeye başladı. Kültürel simgeler hızla şekil değiştiriyor, çünkü bunları talep eden, gelir ve eğitim seviyesi düşük, kültürleri farklı bir nüfusun genel nüfus içindeki payı hızla artıyor.

Yukarıdaki verilerin ışığında önümüzdeki dönemde ülkemizde yaşanacak toplumsal gelişmeleri şu şekilde sıralayabiliriz:

·         Suriyelilerin de katkılarıyla toplam nüfus içerisinde önümüzdeki dönem eğitim seviyesi ve geliri düşük, farklı kültürlere sahip nüfus sayısı artacak. 
·         Bu insanlar hayata geriden başladıkları için bir üst sınıfa çıkma mücadelesine girecekler. Bu mücadele öncelikle kendi aralarında yaşanacak. Marjinaller arasında çatışmalar artacak.
·         Vasıfsız işçi gerektiren iş alanlarındaki işler için büyük bir yaşam ve var olma mücadelesi verilecek. (Otomasyon ve AI vasıfsız iş gücüne olan talebi düşürecek)
·         Bu mücadele ve vasıfsız nüfus artışı Türkiye’deki mevcut yaşam kalitesini daha da düşürecek. En azından asayiş ve güvenlik sorunları artacak. Marjinal insanlar ancak marjinal sektörlerde iş bulabilecekleri için her türlü yasa dışı merdiven altı faaliyet artacak.
·         Kent sosyolojisi kuramlarına göre başlangıçta varoşlarda tutunan bu insanlar zaman içinde merkezlere yönelecekler. (Bunu daha iyi anlamak için eğer korkmazsanız Aksaray, Laleli ve Fatih’in ara sokaklarında bir tur atmanızı tavsiye ederim. Kaldı ki buralar varoş sayılmaz)

Özetle, bu gelişmeler çerçevesinde GSYH reel olarak küçüldükçe ve adil paylaşılmadıkça, vasıfsız nüfus artışı ekonomik ve sosyal sorunları daha da büyütecek. Bunların yaratacağı sorunların gelecekteki maliyeti de çok yüksek olacak.

Derleyen: Serdar Yurdakul

Yararlandığım Kaynaklar;

Cuma, Mart 29, 2019

Diktatörlerin ölüsünden neden korkulur?

Buteflika ağır hasta

Cezayir diktatörü Buteflika beşinci dönem adaylığını koydu.  Diktatör Buteflika ağır hasta saray doktorlarının yoğun bakımıyla ayakta tutuluyor, konuşmakta bile zorlanıyor. Ancak görüntülere dikkat ederseniz bürokrasi ve üst makamlar bu yarı ölü adamdan bile korkuyorlar.  Avrupa Televizyonları Cezayir sokaklarında özgürlük ve iş için yürüyen halkı gösteriyor. Genel Kurmay Başkanı bir mesaj yayınlayarak  Buteflika’nın çekilmesini tavsiye etmiş! Koca genelkurmay başkanı bir zombi diktatörden korkuyor? Neden halk bir zalimden kolayca kurtulamıyor? Her ne kadar ülkenin resmi isminde Cezayir demokratik cumhuriyeti ibaresi varsa da burası gerçek bir demokrasi sayılmaz.  Demokrasi endeksinde Cezayir’in notu 10 üzerinden 3,56. Rusya’nın 3,17. Venezuela ise 3,87. Demek ki Cezayir için demokrasisi çok zayıf bir ülke demek yanlış olmaz.    Eğer demokratik bir ülke olsaydı halk sokaklara dökülmez, ülkesini kötü yöneten bir başkanı en azından seçimle değiştirebilirdi. Peki, Cezayir halkı bir meclisleri olmasına rağmen bunu neden yapamıyor? Çünkü Cezayir tek adamın her şeye karar verdiği, yarı başkanlık sistemi ile yönetiliyor meclisleri var ama göstermelik.

Tek adam sistemlerinde (kral, başkan, reis, imparator vs) her şey bir şato veya saray yapmakla başlıyor. Tarihte bütün krallar ve diktatörler yetkiyi ellerine geçirince önce kendilerine içine sığınacakları kendilerini güvende hissedecekleri bir saray şato yapmışlar ve bunlar genellikle geniş arazilerde yakınlarında başka yerleşim olmayan bölgelerde inşa edilmiş. Bakmayın siz İstanbul’da, Paris’te, Rusya’da şimdi şehir içinde kalan saraylara onlar inşa edildikleri dönemlerde şehrin bir köyü sayılıyorlardı. Daha sonra bu sarayları korumak için muhafızlara, şövalyelere zamanla özel polis ve milislere gerek duyulmuş. Bunlar iyi bir şekilde silahlandırılıp geniş yetkilerle donatılmışlar. Daha sonra tek adamların iktidarları uzadıkça çevresindeki halkalar bir soğan kabuğu misali kat kat genişlemiş ve insanların karşılıklı çıkar ilişkileri ile bağlandığı bir saray ekosistemi ortaya çıkmış. Saray sayesinde yükselen tüfek görmemiş paşalar (Bkz. Osmanlı tarihi) liyakatsiz bürokratlar, saraya mal satan iş adamları, konusunun uzmanı olmayan danışmanlar vs. bunların sayısı her geçen gün artmış ve ilişkiler daha da karşılıklı bağımlı hale gelmiş. Bir süre sonra kralların saraylarında daha uzun süre oturabilmeleri için çevrelerine, etrafındakilerin de kazanç ve elde ettikleri kamu gücünün daha da sürmesi için birbirlerine olan bağımlılıkları sistemik hale gelmiş.

 Rahmetli Aristo yaklaşık 2300 sene önce “Monarşi uzun süre hüküm sürerse yozlaşır ve bu yozlaşmadan tirani doğar” demiş. Bir süre sonra tek adamın çevresindeki kalabalıklar iktidarın seçimle de olsa gitmesini istemiyorlar bunun içinde ellerinden geleni yapıp sistemin daha da diktatörlüğe kaymasına sebep oluyorlar. Yine aynı nedenle tekrar demokrasiye dönülmemesi için ellerinden geleni yapıyorlar.

İşte bu nedenle zavallı Buteflika bir türlü ölemiyor!

"Güç bozar, mutlak güç ise mutlaka bozar" Lord Acton (1834-1902) İngiliz Tarihçi

Pazartesi, Mart 25, 2019

Toplum Nasıl Ayrıştırılır?

Bir süredir siyasetçilerimizin medyada ve meydanlarda yaptıkları konuşmalara ve söylemlerine bakınca içimden birkaç satır yazmak geldi. İnsan niçin içinde yaşadığı topluma karşı bu derece hoyrat davranır? Toplumun zarar görmesinden veya bir çatışma ortamına zemin hazırlanmasından en çok kimler çıkar sağlayacaklardır? Yoksa toplumun ayrıştırılması iktidarını yitirmek istemeyen politikacıların başvurdukları bir son koz mudur? Bu soruların cevaplarını sizler de tahmin edebilirsiniz. Ben takip eden satırlarda sadece bir farkındalık yaratmak için sosyolojinin toplumla ilgili bölümlerinden alıntılar kullanarak düşüncelerimi aktaracağım. Önce toplumu tanımlamamız lazım.

Toplumu tanımlayan birçok sosyolog var. Bunlardan Gordon Marshall Sosyoloji Sözlüğü’nde toplumu, ortak bir kültürü paylaşan, belli bir toprak parçasında yerleşik ve kendilerini birleşik ve özgün bir varlık olarak gören insanlardan oluşan bir birim olarak tanımlıyor.

Bu tanımda dikkat çekici olan nedir? Ortak kültür, belli toprak parçası ve bu toprak parçasında yaşayan insanların birbirlerini birleşik görmeleri. Peki bu toprak parçasında yaşayan insanlar bu ortak kültüre ya da toprağa nasıl sahip olmuşlardır? Marshall’ın tanımı bu hâliyle sorumuza cevap vermemektedir.

Doğan Ergun da "Sosyoloji" isimli kitabında şunları anlatmaktadır: Tarihte ve tarih öncesinde ne kadar eskilere gidilirse gidilsin insanın grupta ya da gruplarda yaşadığını görürüz. Ve bu grupların az çok örgütlenmiş oldukları, adetlere, geleneklere, toplumsal inançlara sahip oldukları anlaşılmıştır. İlk ve en önemli kesinlik, bu insan gruplarının, doğada ve doğayla olan ilişkileri içinde oluşmasıdır. “İnsan yalnız yaşayamaz” demek, onun birkaç başka kimseye ihtiyacı yüzünden grupların oluştuğunu söylemek ve doğa temel ögesini dikkate almamak demek değildir. Bir insanın ihtiyaçlarının, öteki insanların çalışmasına bağlıdır ve bu, her insan için böyledir. Yaşamaya devam edebilmesi için doğanın güçlerine karşı bir insanın tek başına savaşamaması, tek olanak ve salt zorunluluk olarak insanların güçlerini birleştirmiştir, bir arada olmalarını sağlamıştır. Bugünkü sosyoloji, doğa içinde bir arada olma gerçeğinden hareket ederek, toplumu, insanların doğayla ilişkilerinin ve kendi aralarındaki ilişkilerin bir bütünü olarak tanımlamaktadır. Bu ilişkiler bütünü, bir yapıda biçimlenmiştir ve bu biçime “toplumsal yapı” denir. 

Görüldüğü üzere bu son tanım insanların ya da bireylerin var olmak ve ilerleyebilmek için tarihsel süreçte örgütlü bir şekilde yaşamalarından toplumların ortaya çıkmış olduğunu vurgulamaktadır. Bütün bu tanımları birleştirirsek daha detaylı bir tanım elde ediyoruz. Toplum, belirli bir dönemde ortak ve karşılıklı bağımlılık içinde yaşayan, en geniş anlamda doğaya karşı mücadele etmek amacıyla birleşmiş insanlardan oluşan ve birbirini izleyen kuşaklar yoluyla kültürel süreklilik kazanan, bir ölçüde kendi kendine yeterli bir birimdir.14 Bu tanım çok önemli bir hususa vurguyu yapıyor: kültürel süreklilik. Çünkü ancak süreklilik olduğu zaman hem kültürün kalıcılığı sağlanabilmekte hem de bu birikim aracılığıyla, söz konusu örgütlenme ilerleyebilmekte ve gelişebilmektedir. 

Bir toplumun yukarıdaki özellikleri kazanması için uzun bir süreç ve çaba gerektiriyor. Şimdi bir toplumu nasıl ayrıştırırsınız? Gördüğünüz gibi toplumu bir arada tutan harca kültür diyoruz. Kültür; değerler, davranışlar, simgeler, törenler, yazılı ve yazılı olmayan kurallar bütünü. Şimdi bir toplumu yıkmak istiyorsanız o kültürü oluşturan kurumlara saldırırsınız. Hangi kurumlar? Öncelikle okullar ve dini kurumlar. Bu kurumlarda farklılıklar yaratırsınız. Biz ve onlar ifadelerini sık sık kullanarak toplumu kategorileri ayırırsınız. Bir süre sonra bir bakmışsınız toplumda birbirine benzemeyen farklı kimlikler alt kültürler oluşmuş. Kültür değişmeleri, kültürünü yitiren gruplarda sistemlerin çözülmesine yol açmakta ve zamanla bireysel tutum ve davranışlarda da bir kaosa yol açmaktadır çünkü kategorik şekilde farklılaşan gruplar, aralarındaki farklılıkları abartarak her fırsatta çatışma eğiliminde olurlar. Böyle giderse bir süre sonra Türkiye birbirini anlamayan, dinlemeyen, asla iletişim ve diyalog kuramayan insanların bir arada olduğu bir topluma dönüşecektir. İşte bugün özellikle hukukla ile ilgili alanlarda yaşanan kaosun nedeni budur. Çünkü mevcut hukuki düzene karşı eğitim kurumlarında alternatif bir düzen oluşturma çabası içine girilmiştir. Bu gelişmeler toplumda farklı düşünen alt kimliklerin gelişmesine yol açmaktadır. Bu ikili yapı her alanda çatışmalara yol açarak anlaşmazlıkları çözümsüz bir hale getirmektedir.

Siyasette insanları ayrıştıran provokatif dilden mutlaka vazgeçilmesi gerekiyor. Siyaset ve kanaat önderleri konumundakilerin sorumluluğu çok büyük. Çünkü ileride geri dönülemeyecek, tahribatlara yol açacak bir dil kullanıyorlar. Söylemleri toplumu toplum yapan müşterek tarihsellik, örgütlülük ve süreklilik niteliklerine zarar veriyor. Bu çok kötü bir şey. 

Ayrışmak yok olmaktır!

Cumartesi, Ocak 26, 2019

Belediyecilik ve Değişim

Bir zamanlar Kadıköy Şehremaneti binası

Türkiye’de belediyecilik ilk olarak 1854 yılında Fransa örnek alınarak Şehremaneti adıyla kurulmuş. Kırım Savaşının şehrin alt yapısında yarattığı sorunları, eskimiş ve fonksiyonunu yitirmiş geleneksel sistemle kör-topal yürütülmeye çalışılan belediye hizmetleri,  o dönem her konuda olduğu gibi batıdan ithal edilen bir yapıyla çözülmeye çalışılmış. Cumhuriyetin ilk döneminde belediyelerimiz dışarıdan siyasi nedenlerle Türkiye’ye sığınan ithal profesör ve mimarlar sayesinde şehirlerimizde güzel eserler ortaya çıkarmışlar. Bugün nerede kentleşme anlamında bir iki güzel uygulama varsa o dönemden kalmış olduklarını görürsünüz. Bugünü ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki uygulamaları karşılaştırmak için günümüz İstanbul’unda son 5 senede “Kentsel Yenileme” adıyla yaratılan çirkinliğe bakmak yeterli. Sokağa çıktığınızda mevcut alt yapı sorunlarından, belediyelerin çalışma biçiminden ve şehrin plansız ve estetikten yoksun oluşundan çoğu kimse şikâyetçi ancak şikâyetler söze ve eyleme dönüşmüyor. Bir değişime ihtiyaç olduğu kesin ama nasıl? İnternette belediyecilik ve değişim falan diye tarama yaptığınızda değişimden belediye başkanı değişikliğinin anlaşıldığını gördüm. Benim yazımda vurguladığım değişim başka; Benim dikkat çekmeye çalıştığım Türkiye'deki belediyecilik anlayışı ve sistemi.

Her hangi bir değişim söz konusu olduğu zaman mevcut durumdan memnuniyetsizlik gerekli olan ilk aşama ancak memnuniyetsiz olan kişilerin neden memnuniyetsiz olduklarını ve nasıl bir değişim talep ettiklerini yani yaşadıkları kenti nasıl yönetilmesini istediklerini sözlü ve yazılı ifade etmeleri lazım. Kent sınırları içinde yaşayan vatandaşların bireysel olarak şikâyetleri dile getirmeleri değişimin gerçekleşmesi için yeterli değildir. Toplumsal değişim ve değişim taleplerinin gerçekleşebilmesi için sivil toplumun belediye hizmetleri ve belediyecilik konusunda çalışmalar yapacak bir dernek altında örgütlenmeleri önce vatandaşları mevcut sistemin aksayan hususlarını dile getirmeleri, dünyadaki uygulamalar hakkında farkındalık yaratmalı ve vatandaşların talep ve düşüncelerini bu dernek çatısı altında yapacakları çalışmalarla (Geniş katılımlı çalıştaylar) dile getirmelidirler. Aynı düşüncede insanların örgütlenerek bir yapı altında vizyon geliştirmeleri ve aşağıdan yukarıya doğru değişim taleplerini kamuoyuna duyurmaları sosyal değişim için zorunludur. Aksi takdirde belirli bir sınır içinde yaşayan kitleler, müteahhit-siyasetçi işbirliğinde yukarıdan aşağıya dayatılan ve toplumun gerçek ihtiyaçlar listesinde önceliği olmayan projelere razı olmak zorunda kalacaklardır. Hiçbir mücadele vermeden ve örgütlü değişim çabalarına katılmadan sadece söylenerek gerçekleşen bir değişimi dünya tarihi yazmıyor. Demek ki birinci aşama mevcut belediyecilik sisteminde değişim talep eden kitleleri bir araya getirecek bir örgütlenme. İkinci aşama ise, geniş katılımlı demokratik karar alma tekniklerinin kullanıldığı çalıştaylar aracılığıyla yeni bir belediyecilik vizyonunun belirlenmesi. Daha sonraki aşamada ise bu vizyona ulaşmak için yapılması izlenmesi gereken yolun belirlenmesi. Son aşamada ise bu vizyonunun değişim iletişimi teknikleri ile kentin sınırlarında yaşayan diğer vatandaşlara duyurulması. Unutulmaması gereken değişim uzun bir yol yolculuktur. Kalıcı bir değişim için uzun vadeli, ısrarlı ve sabırla çalışmak gerekir. Atılacak tohumların yeşermesini bazen birkaç ay bazen birkaç yıl bazen de bir ömür beklemeniz gerekebilir.

Bu yazıma eğitimci Nusret Ertürk’ün Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “Yeni başkanlar beklenirken” başlıklı yazısından bir alıntı ile son vermek istiyorum; “Eskilerin deyişiyle şehriemin, kentin en güvenilir kişisi belediye başkanı, kentten sorumlu tek kişisidir. Görevleri, teslim aldıkları kenti, kimliğini bozmadan, insan değerleri açısından yüceltip geleceğe taşımaktır. Kente “ihanet” etme hakları hiç yoktur. Ne acıdır ki bizde bazıları “ihanetin” her türünü sergilediler. Belediye başkanlarını büyük bir bölümü kentin kimliğini kazıdılar. DNA’sını bozdular, kenti tanınmaz duruma soktular”  Ne dersiniz sizce kentsel yönetim şeklimizde ve belediye başkanlarının seçiminde bir değişim gerekmiyor mu?

Seçimler yaklaşırken benzer konuda güzel bir makale de aşağıdaki linkte yer alıyor:

Pazartesi, Kasım 12, 2018

Mustafa Kemal'in Önemi


Tarih dersleri bizde pek önemsenmez, gelişmelerin sosyolojik, ekonomik ve politik boyutları pek irdelenmez. Lisede tarih dersi, olayların ve gerçekleştiği tarihlerinin ezberletilmesinden ibarettir. Üniversitede ise öğrenciler hep geçmişte çıkan sorular peşindedir. Adet yerini bulsun diye İnkilap Tarihi okutulur. Bu derste maalesef gelişmiş bir lise dersinden başka bir şey değildir. Zaten dersi veren hocalarda korkudan herhangi bir yorum ve değerlendirme yapamazlar. Şimdi sadede gelelim; Osmanlı yöneticileri imparatorluğun 1699 Karlofça Antlaşmasından itibaren ciddi toprak kayıplarına uğrayınca durumun kötüye gittiğinin bal gibi farkındaydılar. Bu amaçla III. Ahmet'ten (1703-1730) itibaren batının üstünlüğünün nedenlerinin araştırılması gereği üzerinde durdular. Batı başkentlerine gönderilen elçilerin sayısı arttı. Matbaa kuruldu. Doğu dillerinden çeviriler yapıldı, sosyal hayatta canlanma görüldü. Ancak bu yapılanlar toplumun bir kesiminde huzursuzluk yarattı. Reform hareketi 1730'da patlak veren Patrona Halil Ayaklanması ile sona erdirildi. Sosyal alanda yapılmak istenen reformların tepki görmesi ve reformlara cüret edenlerin bunu hayatları ile ödemeleri, daha sonraki dönemde yapılan ıslahatların askeri alanda yoğunlaşmasına sebep olmuştur. Buraya dikkat edin, Osmanlı geriliğinin sebebini toplumun bir kısmından gelen tepkiler nedeniyle askeri açıdan geri kalmışlığında aramıştır ve son iki yüzyıl boyunca askeri anlamda Batıyı örnek alan reformlar yapılmaya çalışılmıştır. (Bu amaçla devşirilip paşa unvanı verilen bir sürü yabancı vardır) Daha sonra Fransız ihtilali ile birlikte tahta geçen III.Selim (1789-1807) yapacağı reformlarda Fransa'yı örnek almaktaydı. Hazırlattığı raporlarda ortak nokta, askeri alanda reformlara öncelik verilmesi olmuştur. Bu amaçla Osmanlı'nın en kapsamlı reform hareketlerinden biri olan Nizam-ı Cedit'in hazırlıklarını başlattı. Nizam-ı Cedit hareketiyle öncelikle Yeniçeri Ocağı'nın ıslahı, ulemanın nüfusunun kırılması, Avrupa'nın ilim, sanat, askerlik, ziraat ve ticaret hayatında yaptıkları yeniliklerin Osmanlı'da da uygulanması amaçlanmıştı. Uzatmayacağım merak ederseniz bu süreçte neler yapıldığını kitaplarda ve internette bulabilirsiniz. Sonuçta Nizam-ı Cedid reform hareketi bütün iyi niyetli gayretlere rağmen istenilen sonuca ulaşamamıştır. Bu başarısızlıkta reformları yürüten kadroların yetersizliği çok önemli etken olmuştur. Yeni sistemin karşıtları Kabakçı Mustafa önderliğinde Mayıs 1807'de isyan ederek önce reform programını, sonra da III.Selim'i ortadan kaldırdılar! Programın başarısını sınırlayan etkenlerin başında fonksiyonlarını yitirmiş eski kurumların ortadan kaldırılmasına cesaret edilememesi gelir. Başarıyı sınırlayan ikinci husus, reformları üstlenecek nitelikli kadroların yetiştirilememesi ve halk desteğinin olmamasıdır. Bu dönemin önemli aktörleri ise yenilik karşıtlarıydı. Reform hareketleri II.Mahmut, Abdülmecit ve Abdülaziz döneminde de devam etti. Ancak incelerseniz bunların daha ziyade kurumlar, dış görünüş ve askeri alanlarda olduğunu görürsünüz. Osmanlı maalesef çağın gerisinde kalmışlığının sebebinin eğitim ve kafa yapısından kaynaklandığını anlamak istememiş, bunu anlayanları da toplumdaki tutucu, gelenekselci kesimler yaşatmamış. Cumhuriyete kadar geçen bu son 70,80 senelik süreç reform yanlıları ve reform karşıtlarının çatışmalarıyla geçmiştir. Son 300 senede yapılmak istenenleri toplumu iyi anlayan, eğitimli bir Osmanlı kumandanı olan Mustafa Kemal çevresinden gelen bütün itiraz ve tepkilere rağmen sadece 15 senede gerçekleştirmiştir.İşte Kadir Mısırlıoğlu'nun kininin arkasında bu yatmaktadır. Bugünde yapılan reformlara sinsi sinsi fesli bir delinin simgesinde tepki gösterilmeye çalışılmaktadır. Diyanet işleri başkanının ziyareti de yukarıdaki bağlamda okunmalıdır

Salı, Temmuz 10, 2018

Nepotizm Nedir?

Nepotizm, özellikle iş yaşamında akrabalara yönelik yapılan kayırmaları ifade eden bir terimdir. Terimin kökeni, Katolik papalar tarafından yeğenlerini kilise içerisinde kardinallik gibi önemli pozisyonlara getirmelerine dayanmakta ve Latince yeğen anlamına gelen “Nepos” sözcüğünden gelmektedir. Günümüzde ise özellikle iş yaşamında, bazı kişilerin sırf birilerinin akrabası olmasından dolayı işe alınması veya terfilerde önceliğe sahip olması nepotizm olarak nitelendirilmektedir. Bu durum, hem haksızlıklara yol açmakta hem de iş yerinde çalışan diğer kişilerin motivasyonlarında düşüşe sebebiyet vermektedir. Nepotizm uygulandığı takdirde, işe alımlarda ve terfilerde, objektif kriterler yerine sadece akrabalık ilişkileri dikkate alınmaktadır. Bu durum, liyakate göre alım ve terfi yapılmasının önüne geçmekte ve son kertede işletmelere de ciddi zarar vermektedir. Zira işin ehli olmadığı halde, sadece akrabalık bağı sebebiyle işe alınan veya terfi ettirilen kişiler, kendilerine verilen görevleri yeterli bilgi ve tecrübeye sahip olmadıkları için başaramamaktadırlar.

Kaynak: https://www.bilgiustam.com/nepotizm-nedir/

Pazartesi, Haziran 11, 2018

Seçimlerde Nasıl Hile Yapılır?


Nic Cheeseman ve Brian Klaas  isimli siyaset bilimcisi iki akademisyenin yazdığı  “How to rig an Election”  isimli kitaplarında iktidarı elinde tutan siyasetçi veya diktatörlerin seçimlerde yaptıkları hileleri anlatıyorlar. Bu kitabın yazılmasında hareket noktaları şu paradoks olmuş: “Dünyada bugün eskisinden daha az diktatör daha fazla seçim var ama seçimlere rağmen dünya gittikçe daha az demokratik hale geldi”

Kitaplarını yazma aşamasında 11 ülkede 500 seçkin şahsiyetle görüşmüşler. 1960’dan beri yapılan seçimlerden bir veri seti oluşturmuşlar. Ülkeler arasında Rusya’dan Ruanda’ya, Kenya’dan Ukrayna’ya kadar otoriter liderlerin yönettiği ülkeler de var. Yazarlar kitaplarında şu önemli bir gerçeklere işaret ediyor:

  • Demokrasi sadece oy verme demek değildir. Sahte demokrasiye sahip ülkelerde seçim ve oylama süreci önemliyken, olgun bir demokraside önemli olan seçimler arasında olan gelişmelerdir.
  • Yerel yönetimlerde alınan kararlara nasıl dâhil oluyorsunuz? Dilekçe göndermekten öteye, meclisteki temsilcilerinizi protesto etme dışında kararlara katılma imkânına sahip misiniz?
  •  Çoğumuz oy vermeye, seçimden seçime gidiyoruz. Seçimler dışında sivil toplum çalışmalarına katılma düzeyi toplam nüfusumuza göre çok düşük. Bu durum toplum ve ülke sorunlarına karşı ilgisizliğe yol açmakta, seçimlerin manipüle edilmesini ve devlet politikalarının çıkar grupları tarafından şekillendirilmesini kolaylaştırmaktadır.
  • Bir toplumda demokrasinin varlığı bireylerin oy vermesinden ziyade kararlara dâhil edilip edilmedikleri ile ölçülür. Seçim yapıyoruz, oy veriyoruz bakın bizde demokrasi var söylemi gerçekleri yansıtmaz. Birçok diktatör iktidara seçimle geldiler, hatta meclisleri de var!

Önemli olan hepimizi ilgilendiren projelerin tasarlanması ve uygulanmasında yerel meclislerin, belediyelerin biz vatandaşların ne söylediğimize ilgi duymaları ve yaşamak istediğimiz ortamı inşa etmemizde bize yardımcı olmalarıdır. Ancak bu şekilde katılımcı yaklaşımlar uzun vadede sempati duyduğumuz siyasi görüşe seçmen katılımını ve desteğini artırır ve sağlıklı bir demokrasi inşa edilir. Ülkemiz özelinde bir örnek vermek gerekirse zayıf çoğunluğa sahip bir iktidar toplumun genelini ilgilendiren hususlarda kimseye danışmadan hepimizin yaşamına müdahale etmektedir. Bu mu demokrasi?

Seçimlerde başvurulan başlıca hileler neler?
Kitaptaki en ilginç bölüm iktidardaki sahte demokrat siyasetçilerin yaptıkları hileleri anlatan bölüm. Altı aşamalı bir “ seçim manipülasyonu menüsü” kısmı ve aşamalar şöyle sıralanmış:  
  • Seçmen bölgelerindeki sınırları değiştirmek; yasal sandık bölgeleri ile oynamak, sandık taşımak,  ilçeleri birleştirmek, ayırmak böylece rakip siyasetçileri zayıflatmak. Bizde de bu seçimlerde apartmanları dağıtıyorlar, sandıklar kazanma ihtimali olan bölgelere taşınıyor. Geçmiş seçimlerde ilçelerin sınırları değiştirildi.
  •  Oy satın alma; baskı kurma; seçimi hackleme (trafoya kedi vs.); oy kullanmayı zorlaştırma
  •  Seçmenlerin kayıtlarını manipüle etmek/ değiştirmek: Sahte seçmen listeleri ile oy sandığını doldurmak, dijital manipülasyon ve votescrolling  (Bunlar Demokrat parti döneminde yapılmıştı) Eğer bunlar da yetersiz kalırsa aşağıda yer alan yöntemlere başvurulur:
  •  Muhalefetin sesini kısmak için politik şiddete başvurma. (Bana hiç yabancı gelmedi)          
  • Son olarak uluslararası toplumu kandırmak için ülke sınırları dışında da kampanyalar düzenleyerek, uluslar arası gözlemcileri ve kamuoyunu iktidarın gücü hakkında etkilemek. (yasaklanınca da mağduriyet maskesi takılır)

Seçim hilelerine hangi liderler başvuruyor?
‘Politik istikrarı kendilerinden başkasının koruyamayacağına inanan;  çoğulcu siyasete daha az bağlı olan; üst düzey yolsuzluk ve/veya insan hakları ihlallerine başvuran rakip liderlere ve siyasi kurumlara güvenmeyen;  çok uzun bir süredir iktidarda bulunan; stratejik açıdan önemli doğal kaynaklarını, güçlü güvenlik güçlerini, devlet kurumlarına güven duymadıkları için her şeyi kontrol eden liderler iktidarlarını devam ettirmek için yukarıdaki hilelere daha çok başvurabiliyorlar. Bu seçimlerin sonunda “Büyük Adam” genellikle başkanlık koltuğunu korurken, iktidar partisinin kendisini yenilemesine, yeni dönemde kendilerine faydasız olacak kimselerden kurtulma imkânı sağlarken partiye yeni yetenekler getirmelerine de izin veriyor.
Artık devir değişti. Eski dönemlerde diktatörler hiç seçim yapmazlardı. Şimdi otokratlar için seçimlerde usulsüzlüğe başvurarak iktidarda kalmak, hiç seçim yapmamaktan daha kolay. Seçimlerde hile yapanlar sadece kendi halkını aldatmakta kalmıyor, uluslar arası camiayı da yanıltıyorlar. Onların uyguladıkları bu yöntemleri bilirsek karşı tedbir alabiliriz.
Evet, bu derlememi Stalin’in seçimler hakkındaki düşünceleri ile bitirmek istiyorum.   

  
 
“İnsanların seçim olduğunu bilmesi yeterli. Oy kullanan insanlar hiçbir şeye karar veremezler. Son kararı oyları sayanlar verir.Stalin

Bu kitaptan ve incelemeden çıkardığım sonuç şu; gerçek anlamda demokrasi olacaksa seçimleri organize eden, yöneten kurumun da iktidarlardan bağımsız, özerk bir kurum olması lazım. Yoksa diktatör eğilimli biri ya da menfaat grupları çıkar YSK’na istediğini yaptırır, çünkü adamı oraya onlar getiriyor. Ya sivil toplum bunu isteyecek, mücadele edecek, ya da başına geleceklerden şikâyetci olmayacak! Bunun dışında her şey yalan!

Derleyen: Serdar Yurdakul

Kaynakça: 

Kitap: How to rig an election


Perşembe, Mart 01, 2018

Şeker Fabrikaları


Şeker Fabrikalarının satışı basit bir özelleştirme olayı değildir. 90 lı yıllardan beri adım adım değersizleştirilmeye çalışılan Şeker Fabrikalarının yok edilmesi planının son evresidir.
Şeker fabrikaları Türk sanayinin ve tarımının temeli, Cumhuriyet'in ekonomik gücüdür. Şeker stratejik bir üründür. Kolomb, 1492 yılında Hindistan’a hint tuzu denilen şekere yeni ulaşım yolları bulma savıyla denize açılmıştır. Coğrafi keşifleri başlatan şekerdir. Karayipler’e 1493 yılında yetiştirilmek üzere şeker kamışı götürmüştür. İngiltere ve Hollanda’nın zenginliği Karayipler şekerinden kaynaklanmıştır. Napolyon harplerinde şekersiz kalan Avrupa Prusya’nın pancarından şeker elde etmeyi öğrenmiş, Teltow’un pancar tarlaları büyük Alman sanayisini yaratmıştır. Şeker pancarı, Prusya kralını Almanya imparatoru yaparak Alman birliğini sağlamıştır. Varken kıymeti pek bilinmez, yokluğu hastalıktır, yıkımdır. Şeker temel gıdadır. 1. cihan harbinde şeker yokluğu İspanyol gribine neden olmuş, sonuçta 100 milyona yakın insan ölmüştür.
Çok sanayi ürününün siyasetle ilgisi yoktur. Şeker konusu şu veya bu şekilde siyasetçileri ilgilendirir. Siyasetçilerin, hükumetlerin, sektöre müdahalesinin sonuçları ülke için yaşamsaldır.
2. Dünya Savaşı döneminde 1940 yılında kontrolden çıkan enflasyon şeker fiyatını da etkiledi. 1 kg. şekerin fiyatının 1940 yılında 38 kuruş iken, 1942 yılında 480 kuruş olması, seçimlerde siyasi dengeleri değiştirdi. 1950 yılında CHP’nin iktidarı yitirmesinin nedenlerinden biri oldu.
1960 yılında 12 kuruş olan pancar fiyatının Cemal Gürsel hükümetince 1961 yılında 8 kuruşa indirilmesi CHP’nin1961 seçimlerinde oy kaybetmesine yol açtı.
Şeker fabrikaları sadece şeker üreten kuruluşlar değildir. Kuruluşundan itibaren bilimsel ve teknolojik gelişmelere önem verilmiştir. Bünyesinde kurulan zirai ve teknoloji araştırma laboratuvarlarında (Şeker Enstitüsü) yapılan araştırma ve geliştirme çalışmalarıyla ülke tarımına ve sanayine bilimsel ve teknolojik destek sağlanmıştır. Tarım, teknoloji, yaşam ve ekonomi konusunda temel yayınlar yapılmıştır. Türkiye şartlarına uygun pancar tohumları yetiştirilmiş anaç ve elit tohumlar geliştirilmiştir. Böylece tohum dışa bağımlıktan kurtulmuştur.
Tohum ve hayvancılık konusunda şeker fabrikalarının civarında örnek çiftlikler oluşturulmuştur. Özellikle Lüleburgaz civarında bulunan Sarımsaklı çiftliğinde elde edilen sonuçlar Amerikan çiftlikleriyle boy ölçülecek düzeye gelmiştir. Köylüye verilen destekle sadece pancar değil et, süt, yem ve diğer tarım ürünleri özellikle yağlı tohumlar üretiminde büyük gelişmeler sağlanmıştır. En az 380 000 çiftçi doğrudan pancar çiftçisidir. Şeker fabrikalarının teşkilatı sadece fabrika merkezinde değil bütün ülke sathına yayılmıştır. Özellikle Doğu Anadolu’da sığır neslinin ıslahı için çalışmalar yapılmıştır. Et-Balık Kurumu ve Ziraat bankasıyla beraber yürütülen besi projesiyle ülkenin et ihtiyacı karşılanmış, köylü köyüne bağlı kalmıştır. Yağlı tohum projesiyle başta Merzifon’da kurulan Meray gibi yağ fabrikaları ayçiçeği üretimini geliştirmiş yağ ithali önlenmiştir. Şeker fabrikalarının denetiminde verilen krediler gayesine uygun kullanılmış batık hale gelmemiştir. Şeker fabrikaları Konserveciliğin, domates ve patates üretiminin öncü gücü olmuştur.
Şeker fabrikaları, kendi fabrikasını kendi yapan fabrikalardır. 1961 yılına kadar anahtar teslimi olarak Alman ve Fransız firmalarına yaptırılan fabrikaları, bu tarihten sonra tamamen yerli proje donanımla kendisi yapmıştır. 1961 de mevcut şeker 15 fabrikayla 26 600 ton olan günlük pancar işleme kapasitesi, 1996 yılında tamamen kendi proje ve imalatı olan, makine ve tesisleri ile yapılan yenileştirmelerle 30 fabrika ve 110 100 ton günlük pancar işleme kapasitesine ulaşmıştır.
1998 yılında Özbekistan’da yapılan şeker fabrikası başarının yurtdışında da dünya çapında tescilidir. Türkiye’nin, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtından sonra dünya çapında gerçekleştirdiği en büyük olay, 1998 yılında Türkşeker tarafından Özbekistan’da tamamen Türk teknolojisiyle anahtar teslimi yapılan Horezm Şeker fabrikasıyla dünyaya meydan okumasıdır. Kullanılan teknolojinin üstünlüğü, fabrikanın mükemmel bir şekilde çalışması hayranlıkla karşılanmıştır. Türkşeker, KİT’leri ekonomide kambur görenleri hüsrana uğratarak, bütün olumsuzluklara rağmen, işçi ücretleri batı Avrupa işçileri ücretleriyle ayni olduğu halde 10 milyon US dolar kâr sağlamıştır. Fetullahçıların etkisiyle Özbekistan ile hükümetimiz arasındaki olumlu ilişkiler zarar görmüş ve orada tasarlanan 3 şeker fabrikası yapımı (Namangam, Taşkent ve Semerkant) siparişinden vazgeçilmiştir.
Bu arada ayni şekilde sözleşme müzakerelerinde sipariş aşamasına gelen Rusya’da Stavropol, Orenburg ve Rostov’da Türkşeker’e yaptırılacak şeker fabrikalarının yapımı da, kamu ve özel sektör üst kademe yöneticilerinin kişisel çıkar beklentileri nedeniyle akamete uğramıştır.
Almanların Çumra Şeker fabrikasını, Fransızların Boğazlıyan Şeker fabrikasını anahtar teslimi yapması sağlanarak Türkşeker’in gelişmesinin önü kesilmiştir. Bununla da yetinilmemiş. Aksaray’da İspanya’dan hurda olarak ithal edilen bir şeker fabrikası kurulmuştur.
Şeker fabrikaları makine ve elektromekanik imalatı ta yapmaktadır. Çimento fabrikaları, petrokimya fabrikaları, kâğıt fabrikaları, demir çelik fabrikaları, haddehaneler, hidrolik ve termik santraller için makineler, su türbinleriyle alternatörler, süreç denetim ve güç elektroniği aygıtları üretmektedir.
Erzincan Makine Fabrikası ziraat aletleri üretiminde, Turhal Makine Fabrikası, taşıyıcı organlar, ventiller ve çeşitli dökümler üretiminde, Ankara Makine Fabrikası, buhar kazanları, su türbinleri, büyük baraj kapakları, ağır ve büyük boyutlu çelik imalatı, basınçlı kaplar, alternatörler döner fırınlar, büyük dişliler, filtreler ve benzerleri üretiminde, Eskişehir Makine fabrikası, dişli kutuları, pompalar, çelik döküm ve benzerleri üretiminde, Afyon Makine fabrikası çelik konstrüksiyon ve taşıyıcı elemanlar üretimi konularında uzmanlaşmışlardır. EMAF, YG elektrik motorlarının onarımında, süreç denetim aygıtlarının, güç elektroniği aygıt ve sistemlerinin, bilgisayar destekli süreç denetim sistemlerinin, ince mekanik, hidrolik ve pnömatik sistemlerin üretiminde Batı Avrupa firmalarıyla rekabet edebilecek güçtedir.
Avrupa’da sanayi devriminde hızlandırıcı etki yapan şeker Türkiye’de de sanayi başlangıcının kurucu gücü olmuştur. Türkiye’de mevcut bulunan sanayi ve tarımsal üretimin temelinde şeker fabrikaları vardır. Halen mevcut alt yapısı, bilgi ve deneyimiyle, sadece bir siyasi iradeyle, yaptıklarını geliştirerek daha büyük işler yapılabilecek kapasiteye sahiptir.
1997 de dünya şeker üretimi 123 milyon ton, Türkiye şeker üretimi 2 milyon ton iken 2017 Dünya şeker üretimi %45 artarak 178 milyon olurken Türkiye’nin şeker üretimi ancak %28 artarak 2 milyon 559 bin ton olmuştur. Şeker ihraç eden Türkiye, 2016 da 165 bin ton, 2017 de 280 bin ton şeker ithal etmiştir.
Pancar tarımı ülkemizin Doğu Karadeniz bölgesi hariç bütün bölgelerine yayılmıştır. Şeker fabrikaları satılırsa en geç 5 yıl içinde şeker pancarı İç Anadolu bölgesi dışında kalmayacaktır. Burada yoğunlaşan pancar tarımı, halen yeraltı sularını tüketmekte tahıl üretimini ve çevreyi olumsuz etkilemektedir. Türkiye’nin son sosyoekonomik durumuna göre pancar tarımının Batı ve Orta Anadolu bölgelerinden, Doğu Anadolu ve Güney Doğu Anadolu Bölgesi’ne kaydırılması gerekirken, Batı ve Orta Karadeniz ile Doğu Anadolu’da halen mevcut pancar tarımı yok olacaktır.
Orta Anadolu Kayseri ve Konya şeker pancarı sayesinde sanayileşmiştir. Orta Anadolu artık geleneksel tahıl üretimine geçmelidir. Buğday çiftçisi yılda 32 gün Pancar çiftçisi 112 gün çalışır. Orta Anadolu’da buğday çiftçisinin boş kaldığında çalışacağı işyeri vardır. Pancar tarımı sanayice gelişmemiş pancarın anavatanı Doğu Anadolu’ya kaydırılmalıdır. Pancar tarımı bölgesinde sanayi yaratır. Doğu Anadolu’da nüfus yerinde kalır ve refahı artar.
Şeker fabrikalarının satışıyla, pancar üretimi kısıtlanıp Türk çiftçisi yoksulluğa sürüklenirken, Türkiye Şeker Sanayii, daha vahimi şeker üretim teknolojisi ve mühendisliği yok edilecektir.

Erkan Çetinkaya
Yüksek Mühendis


Ayrıca şeker sanayinin ekonomik boyutları ile ilgili olarak Sayın Mahfi Eğilmez'in görüşlerini aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.

Çiftçinin isyanı:

http://www.arizasiz.com/iftininisyangndemedamgavurdu_i1267.html