Basından etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Basından etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Kasım 15, 2019

İlhan SELÇUK'un, güncelliğini koruyan yazısı; Şaşıp Kalıyorum


Arap İngiliz’le birleşmiş Türk’ü arkadan vurmuş; Ermeni Rus’la birleşmiş, Doğu Anadolu’yu kana bulamış; Rum Yunan’la, Yunan İngiliz’le birleşmiş, Batı Anadolu’yu ele geçirmiş.
Ülkenin mahvolmadık, yıkılmadık, yanmadık, kan dökülmedik, kül olmadık hiçbir yeri kalmamış,

Elde avuçta İstanbul ile İzmir bile yok!..
Anadolu’nun altı yedi milyon nüfuslu en yoksul bölümüyle, yüzde doksan beşi okuma yazma bilmez, yorgun, yoksul, bitkin, ezik bir halk..
Nasıl kurtulmuşuz?..
Şaşıp kalıyorum…

Yunan’ı nasıl denize döküp hizaya getirmişiz, İngiliz’i İstanbul’da nasıl çıkarmışız, dünyanın süper güçleriyle masaya nasıl eşit oturmuşuz?

Yıl 1923

Anadolu’da 10-11 milyon savaş artığı yaşıyor; aç biilaç, parasız; yüzde 95’i elifi görse mertek sanacak kadar alfabesiz… Ne yapacaksın?..
Demokrasi yap!.. Nasıl yapacaksın?..

2000’li yıllarda Nurcu tarikatının ardına Bu kadar adam takılmışken, 1923’ün yanmış yıkılmış Anadolu’sunda nasıl demokrasi yapacaksın?..

Kalan ne? Yıl 1923
Komşunun komşuyu boğazladığı iç savaşlardan, Anadolu’yu mezbahaya döndüren dış savaşlardan yeni çıkmışsın.

Fabrikan yok,
İşçin yok,
İş adamın yok,
Mühendisin yok,
Doktorun yok,
Uzmanın yok,
Tüccarın yok,
Suyun yok,
Barajın yok,
Elektriğin yok,

Kadınların çarşafta çuvala giriyor,
Erkeğin dört karı alıyor,
Yurttaşlık yasası yok,
Üniversiten yok,
Banka yok,
Burjuva yok,
Proletarya yok,
İhracatçı yok,
İthalatçı yok,
Sermayen yok.

Kalkın bakalım..
Nasıl kalkınacaksın?…
Sermayesiz ekonomik kalkınmanın yumurtasız omletten ne farkı var?

Mustafa Kemal kuşağı ne yapmış?..
Yöneticiler devletçiliğe neden ve nasıl sarılmış?..
Türkler bankacılığı nasıl öğrenmiş?..
Merkez Bankası 1930'a değin neden açılamamış?..

Özel sektör nasıl oluşturulmuş?..
Yeni devlet nasıl kurulmuş?..
Çağdaş öğretime nasıl geçilmiş?
1920’de 10-11 milyon nüfusun yüzde 95’i
Alfabesizken savaş artığı bir toplumla,
Okuma yazma seferberliği nasıl açılmış?

Kitaplıklarda kitap yokken,
Ulusal kütüphane nasıl kurulmuş?..
Okullarda tarih kitabı bile yokken tarih nasıl yazılmış?..
Yok olmanın kuyusundan çıkıp var olmanın doruğuna nasıl tırmanılmış?..

Yunanlı ile dostluk nasıl kurulmuş?..
Avrupa’da saygınlık nasıl kazanılmış?..
Şaşıp kalıyorum…

2000’li yılları geçtiğimiz,
Yetmiş milyonluk Türkiye’nin haline bakıyorum… Hiçbir şeyimiz yokken neler yapmışız?..
Her şeyimiz varken neler yapamıyoruz?..

Bir de bu ortamda,
Mustafa Kemal’e saldıranlara bakıyorum…

İlhan Selçuk

Cuma, Mart 29, 2019

Diktatörlerin ölüsünden neden korkulur?

Buteflika ağır hasta

Cezayir diktatörü Buteflika beşinci dönem adaylığını koydu.  Diktatör Buteflika ağır hasta saray doktorlarının yoğun bakımıyla ayakta tutuluyor, konuşmakta bile zorlanıyor. Ancak görüntülere dikkat ederseniz bürokrasi ve üst makamlar bu yarı ölü adamdan bile korkuyorlar.  Avrupa Televizyonları Cezayir sokaklarında özgürlük ve iş için yürüyen halkı gösteriyor. Genel Kurmay Başkanı bir mesaj yayınlayarak  Buteflika’nın çekilmesini tavsiye etmiş! Koca genelkurmay başkanı bir zombi diktatörden korkuyor? Neden halk bir zalimden kolayca kurtulamıyor? Her ne kadar ülkenin resmi isminde Cezayir demokratik cumhuriyeti ibaresi varsa da burası gerçek bir demokrasi sayılmaz.  Demokrasi endeksinde Cezayir’in notu 10 üzerinden 3,56. Rusya’nın 3,17. Venezuela ise 3,87. Demek ki Cezayir için demokrasisi çok zayıf bir ülke demek yanlış olmaz.    Eğer demokratik bir ülke olsaydı halk sokaklara dökülmez, ülkesini kötü yöneten bir başkanı en azından seçimle değiştirebilirdi. Peki, Cezayir halkı bir meclisleri olmasına rağmen bunu neden yapamıyor? Çünkü Cezayir tek adamın her şeye karar verdiği, yarı başkanlık sistemi ile yönetiliyor meclisleri var ama göstermelik.

Tek adam sistemlerinde (kral, başkan, reis, imparator vs) her şey bir şato veya saray yapmakla başlıyor. Tarihte bütün krallar ve diktatörler yetkiyi ellerine geçirince önce kendilerine içine sığınacakları kendilerini güvende hissedecekleri bir saray şato yapmışlar ve bunlar genellikle geniş arazilerde yakınlarında başka yerleşim olmayan bölgelerde inşa edilmiş. Bakmayın siz İstanbul’da, Paris’te, Rusya’da şimdi şehir içinde kalan saraylara onlar inşa edildikleri dönemlerde şehrin bir köyü sayılıyorlardı. Daha sonra bu sarayları korumak için muhafızlara, şövalyelere zamanla özel polis ve milislere gerek duyulmuş. Bunlar iyi bir şekilde silahlandırılıp geniş yetkilerle donatılmışlar. Daha sonra tek adamların iktidarları uzadıkça çevresindeki halkalar bir soğan kabuğu misali kat kat genişlemiş ve insanların karşılıklı çıkar ilişkileri ile bağlandığı bir saray ekosistemi ortaya çıkmış. Saray sayesinde yükselen tüfek görmemiş paşalar (Bkz. Osmanlı tarihi) liyakatsiz bürokratlar, saraya mal satan iş adamları, konusunun uzmanı olmayan danışmanlar vs. bunların sayısı her geçen gün artmış ve ilişkiler daha da karşılıklı bağımlı hale gelmiş. Bir süre sonra kralların saraylarında daha uzun süre oturabilmeleri için çevrelerine, etrafındakilerin de kazanç ve elde ettikleri kamu gücünün daha da sürmesi için birbirlerine olan bağımlılıkları sistemik hale gelmiş.

 Rahmetli Aristo yaklaşık 2300 sene önce “Monarşi uzun süre hüküm sürerse yozlaşır ve bu yozlaşmadan tirani doğar” demiş. Bir süre sonra tek adamın çevresindeki kalabalıklar iktidarın seçimle de olsa gitmesini istemiyorlar bunun içinde ellerinden geleni yapıp sistemin daha da diktatörlüğe kaymasına sebep oluyorlar. Yine aynı nedenle tekrar demokrasiye dönülmemesi için ellerinden geleni yapıyorlar.

İşte bu nedenle zavallı Buteflika bir türlü ölemiyor!

"Güç bozar, mutlak güç ise mutlaka bozar" Lord Acton (1834-1902) İngiliz Tarihçi

Cuma, Eylül 07, 2018

Kırık Camlar Teorisi

Türkiye neden bir suç cenneti?

İnsanların Kırmızı ışıkta geçmesini önleyemiyorsanız yaşadığınız ülkenin bir suç cennetine dönüşmesini de önleyemezsiniz.

Nasıl mı? Yakından görelim.

Kırmızı ışık bir sembol,kurallara uymayı belirleyen bir sembol. Asıl olan şudur: Bir ülkede devlet tarafından konulan kurallar rahatlıkla ihlal edilebiliyorsa o ülkede suç işlemek alelade bir alışkanlık ve üstün bir davranış haline gelir. Zira sarsılan devlet otoritesidir akabinde dejenere olan bilinçaltımızdaki kurallara saygı duygusudur... Otoritesini koruyamadığınız devletin hiçbir fonksiyonunu da koruyamazsınız. Güvenlik ve kanunlar buna dahildir.

KIRIK CAMLAR TEORİSİ

"Suçlarla mücadeleyi nasıl başardın?" sorusuna New York'un efsane Belediye Başkanı Giuliani'nin cevabı şöyle olmuştu..

"Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından bir tanesi kırıldığında, o camı hemen tamir ettirmezseniz, kısa sürede, yoldan  geçen herkes eline bir taş alıp, binanın tüm camlarını kırar. Benim yaptığım şey ilk cam kırıldığında onu hemen tamir ettirmek oldu. Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine, biri, bir torba çöp bıraksın. O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir. Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım."

Çünkü siz bunu yapmadığınızda  insanlar o bölgede düzeni sağlayan bir otorite olmadığını düşünüyor, diğer camları da kırıyorlar. Ardından daha büyük suçlar geliyor; bir süre sonra o sokak, polisin giremediği bir mahalleye dönüşüyor.

Bunu anlayan New York polisi, önce küçük suçların peşine düşmüş. Metroya bilet almadan binenleri, apartman girişlerini tuvalet olarak kullananları, kamu malına zarar verenleri, hatta içki şişelerini yola atanları bile yakalayıp haklarında işlem yapmış.

Kırık Cam Teorisi" ABD'li suç psikologu Philip Zimbardo'nun 1969'da yaptığı bir deneyden ilham alınarak geliştirilmişti.

Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer 1959 model otomobil bıraktı.Araçların plakası yoktu, kaputları aralıktı. Olup bitenleri gizli
kamerayla izledi.

Bronx'taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalandı. Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmadı.

Ardından Zimbardo ile iki öğrencisi, sağlam kalan otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırdılar. Daha ilk darbe indirilmişti ki çevredeki insanlar (yani zengin beyazlar) da olaya dahil oldular.

Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale geldi. "Demek ki" diyordu Zimbardo, "İlk camın kırılmasına, ya da çevreyi kirleten ilk çöpe, ilk duvar yazısına izin vermemek gerek. Aksi halde kötü gidişatı engelleyemeyiz

SUÇ CENNETİ NASIL OLUŞUR

Kırmızı ışıkta geçilmesini önleyemiyorsanız küçük suçlara mani olamazsınız. Küçük suçlara mani olamazsanız, büyük suçları engelleyemezsiniz.. Sonuçta ülkeniz sanıkların suç işlemekten endişe duymadığı bir suç cennetine dönüşür. Bunun akabinde suçlularla mücadelede yılgınlığa düşen kanun koyucu sanıklara taviz/af anlamına gelen lehe kanunlar çıkararak adalet denklemindeki erozyonu hızlandırır.

Küçük suçların görüldüğü ceza mahkemelerine bakalım. Sürekli HAGB (Hükmün Açıklanmasını Geri Bırakma) kararları verdiğimiz sanıkların bir çoğu yeniden suç işleyerek mahkeme huzuruna gelmiyor mu? Hatta bu olay yargıçların şuur altındaki adli dejenerasyon algısı nedeniyle sanığın kişiliğine bakılmaksızın tüm suçlar için HAGB uygulanması bir hakmış gibi algılanır ve onuncu kez HAGB kararı vermek alışkanlık halini alır.

Buna karşın mağdur ise adalete olan güveni sarsılmış ve kaderine boyun eğmek zorunda kalmıştır. Artık önünde iki seçenek vardır. Ya intikamını kendisi almalı yahut ateşi içine gömmelidir.

Sanık, ise hukuk sistemini test ettiği ilk eylemden büyük bir zaferle çıkmış ve suç işlemenin korkulacak bir şey olmadığının idraki ile yeni suçlar için yola koyulmuştur.  İşlediği her suç kendine güven tazeletmiş ve bu statünün verdiği korku ile de topluma yönelik bir sindirme hareketine başlamıştır..

Mafya ve çeteleşmenin yolunu açan işte bu tablodur.

Bu yüzden diyoruz ki devlet yani kamu otoritesi bir kural koymuşsa onun takibini dört koldan yapmak zorundadır.  Bundan daha önemlisi devlet, koyduğu kuralların takibini yapmayan kamu görevlisini takip etmekle işe başlamalıdır. Takibin takibini yapmazsınız devlet muz cumhuriyetine döner.  Okulda, iş yerinde, sokakta, yolda veya deniz kenarında… İnsanlar kamu otoritesinin kendi koyduğu kuralları büyük bir titizlikle takip ettiği kanaatine varmalı ve bunu şuuraltına adeta kazımalıdır. Şuuraltına yerleşen bu algı insanların karakteri olur ve kurullara saygı bilinci gelişir. Olması gereken de budur zaten.

Bu sayede insanlar en küçük sorunlarda dahi kanunları ihlali etmeyi ve suç işlemeyi değil hukuk önünde hesaplaşmayı ilke edinirler. Ancak tatbik edilen cezaların mağdurlar için tatmin edici bir nitelik arz etmesi şartıyla…

Unutmayın… Küçük hataları görmezden gelmişseniz bilin ki daha büyükleri yoldadır.

Pazartesi, Haziran 18, 2018

Kültürel Zeka


‘Akademik zekâ’ var. 
‘Duygusal zekâ’ var. ‘Sosyal zekâ’ var.
Bu zekâ türleri tanımlanıyor, ölçekler yapılıyor.
Ama ‘Kültürel zekâ’ da olmalı. Tanımlanmalı. Ölçekleri yapılmalı.
Çünkü hem bireylerin, hem toplumların ‘kültürel zekâ’sı aslında tutum ve davranışlarıyla ortaya çıkıyor.
Şimdi bakalım:
*Öğrenme yeteneği.
*Görebilme yetisi (vizyon).
*Geniş açılı bakabilme kazanımı.
*Değiştirme becerisi.
*Analitik düşünme yetisi.
*Sentezci davranış gücü...
Bu özellikler kişiden kişiye, toplumdan topluma değişiyor.
Bu özelliklerin yüksek, orta, düşük olduğu tutum ve davranışlarla ortaya çıkmıyor mu?
Neden Hitler Almanya’da çıkıyor da, İngiltere’de çıkmıyor?
Neden bir Japon pilotu intihar uçuşu yapıyor da bir Fransız pilotu yapmıyor?
‘Kültürel zekâ’ farkları aslında önümüze çok kanıt sunuyor.
Neden Fethullah Gülen gibi birisinin önünde pek çok insan eğilip elini eteğini öpüyor?
Neden 16 yıllık AKP iktidarı hâlâ yüzde 40’larda oy alıyor?
AKP içinde mühendisler var, tıp doktorları var, ekonomistler var, hukukçular var. Bunlar olan biteni görmüyorlar mı?
Elbette görüyorlar da onları bütün yanlışları kabul etmeye yönelten ne.?
Görülüyor ki,
meslek eğitimi ‘kültürel zekâ’yı geliştirmiyor.
‘Kültürel zekâ’, kültür eğitimi ile gelişir.
Köy Enstitüleri bunu yapıyordu.
Gelişmiş eğitim kurumları bunu yapan kurumlardır.
‘Kültürel zekâ’ gelişiminin iki büyük engeli var:
-Birisi dogmatik kalıpların aktarımı. Din, gelenek vb.
-İkincisi de hiyerarşik yapılar. İmparatorluk, sultanlık vb...
Bizim ‘kültürel zekâ’mız kültür tarihimizin bu iki özelliği nedeni ile gelişememiştir.
Bu nedenle de;
*Biat kültürüne yatkın,
*İtaat temelli ön kabullere sahip,
*Risk almaktan korkan,
*Değişimden kaçınan,
*Alıştığını sürdürme eğilimli
bireylerin çoğunluğundan oluşan bir toplumda yaşıyoruz.
Çektiğimiz sıkıntıların temeli budur.
Değişimin zorlandığı yer burasıdır.
Değiştirmemiz gereken de budur. Eğer bu kültürel yapıyı değiştiremezsek, Toplumun ‘kültürel zekâ’sını yükseltemezsek, Erdoğan ve AKP gider ama yeni Erdoğan’lar ve yeni AKP’ler gelir.
İktidarların gelişim trendlerini izlersek; Adnan Menderes ve Demokrat Parti de özgürlük umudu ile gelmişti. On yılda ne özgürlük kaldı ne de umut.
Erdoğan ve AKP özgürlük umudu ile işbaşına gelmişti. 16 yıl sonra ne özgürlük var ne de umut.
İktidarların bu çizgisi bize bir şey anlatmalıdır.
*Denetlenmeyen iktidar mı?
*Neden denetlemek isteyen yok?
*İktidar hesap vermiyor mu? *Neden toplum hesap sormuyor?
*Yolsuzluklar ortada mı?
*Neden toplum görmezden geliyor?
*‘Çalıyor ama çalışıyor’ kabulü nasıl bir toplumu anlatıyor..?
Değiştirmemiz gereken işte  budur.! 
Yeni dönemin gerçekte yeni dönem olabilmesi buna bağlıdır.
Uzun vadeli bir hedef gibi mi görünüyor?
Aksine en kısa vadeli hedef bu olmalıdır.
İlk hedef bu olmalıdır.
Çünkü özgürlük de, uygarlık da, kalkınma da, eşitlik de, eğitim de, hukuk da, emek de buna bağlıdır da ondan.
Aklınızı ve iradenizi özgürce kullanamazsanız doğru olan hiçbir şeyi gerçekleştiremezsiniz.
‘Kültürel zekâ’.!
Bilmemiz, anlamamız, çalışmamız gereken alan budur.
Uygar bir toplum, uygar bir yaşam bu alan üzerinde yükselir.
Umarım bu hedefi görürüz.
Umarım bu hedefe yürürüz...

Erdal ATABEK

Salı, Ekim 17, 2017

Misuri zırhlısından Altıncı Filo’ya Türkiye’de Amerikancılık

“Ahmaklar! Memleketi, Amerikan mandasına, İngiliz himayesine terk etmekle kurtulacak sanıyorlar. Kendi rahatlarını sağlamak için bütün bu vatanı ve tarih boyunca devam edip gelen Türk bağımsızlığını feda ediyorlar.” (Atatürk, 1919).
Geçtiğimiz hafta ABD ile yaşanan vize krizinden sonra, Türkiye'de Amerikan karşıtı bir hava esmeye başladı. AKP iktidarının ve yandaş basının bu ani Amerikan karşıtlığı, ister istemez, siyasal İslamcıların Amerika'yla dansını; Adnan Menderes'in, Necip Fazıl'ın Amerika'ya bakışını, 68 Kuşağı'nı, 6. Filo'yu, “Kanlı Pazar”ı hatırlattı.
Bugünü anlamak için dünü okumaya devam edelim.
TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE
Atatürk, işgal yıllarında, “Ya istiklal ya ölüm” parolasıyla Amerikan mandasını ve İngiliz himayesini reddetti. “Biz, bağımsızlığımızı sağlamak için, tüm milletçe bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı tüm milletçe mücadeleyi gerekli görüyoruz” diyerek anti-emperyalist bir Kurtuluş Savaşı'yla Türkiye'nin tam bağımsızlığını sağladı. Tam bağımsız Türkiye, Atatürk'ün ölümünden kısa bir süre sonra maalesef yeniden emperyalizmin pençesine düştü. II. Dünya Savaşı sonrasındaki Sovyet tehdidi, Türkiye'nin 1946'da ABD'ye yakınlaşmasına yol açtı.
CAMİDEKİ WELCOME MAHYASI
Türk-Amerikan yakınlaşmasının sembolü Misuri zırhlısı oldu. Şöyle ki: Amerika'da ölen Türk Büyükelçisi Münir Ertegün'ün cenazesi Misuri zırhlısıyla Türkiye'ye getirildi.
5 Nisan 1946'da İstanbul'a gelen Misuri zırhlısı, Amerikan Pasifik Cephesi Komutanı General Mac Arthur'un Japonya'nın teslim antlaşmasını imzaladığı meşhur bir gemiydi.
Misuri, I. Dünya Savaşı'ndan kalma Yavuz, Sultanhisar ve Demirhisar gemilerince Çanakkale'de karşılandı. İstanbul'da Kızkulesi önünde “Welcome” (Hoş geldiniz) pankartıyla selamlandı.
Misuri'nin gelişinin anısına PTT, “Missouri” adlı 3 pulluk bir seri yayınladı. TEKEL, 50 sigaralık özel sigara üretti. Hereke halı fabrikasında 18 küçük halı üretildi.
Misuri'nin gelişi öncesinde Karaköy-Beşiktaş sahili arasındaki evler ve Beyoğlu'ndaki bazı binalarboyandı. Taksim'e büyük bir Misuri resmi konuldu.
Gece kulüpleri ve barların önüne “Welcome” ve “Burada İngilizce konuşulur” yazılı tabelalar yerleştirildi. Misuri mürettebatını en iyi şekilde “ağırlamak” için İstanbul genelevleri beyaza boyanıp hayat kadınları muayene edildi.
Misuri'nin gelişinde, İstanbul'da bir ilk yaşandı: Dolmabahçe Sarayı'nın yanındaki Bezm-i Alem Valide Sultan Camii'nin minareleri arasına “Welcome” mahyası asıldı.
Artık Sovyet Rusya ve Almanya'dan uzaklaşan Türkiye, sessiz sedasız ABD eksenine kayıyordu. Türkiye, Almanya'dan uzaklaşırken Irkçı-Turancılığı; Rusya'dan uzaklaşılırken de komünizm ve solutasfiye etti. Bir taraftan Turancılıkla ve komünizmle mücadele edilirken, diğer taraftan ABD'nin bir dediğini iki etmeyen, “Amerikancı İslamcılar” yetiştirilecekti.
BAĞIMLI TÜRKİYE
1945-1947 arasında Türkiye, ABD ile tam beş antlaşma imzaladı. Bu antlaşmalarla ABD'ye geniş ayrıcalıklar verildi. Örneğin 12 Temmuz 1947 tarihli “Türkiye'ye Yapılacak Yardım Hakkında Antlaşma”nın 2. Başlığı şöyleydi: “Türkiye Hükümeti, yapılacak yardımı belirlenmiş amaç doğrultusunda kullanabilecektir.” 17 yıl sonra, 1964 Kıbrıs bunalımında Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesi bu antlaşma gerekçe gösterilerek önlendi. ABD Başkanı Johnson, 5 Haziran 1964'te Başbakan İsmet İnönü'ye gönderdiği meşhur mektupta, 12 Temmuz 1947 antlaşmasını hatırlatarak Türkiye'nin ABD yardımıyla Kıbrıs'a müdahale etmesine izin vermeyeceklerini belirtiyordu. 22 Nisan 1947'de Truman Doktrini'nin, 4 Temmuz 1948'de Marshall Planı'nın kabulüyle Türkiye, tam bağımsızlığını kaybederek ABD etkisine girdi, giriş o giriş!
AMERİKANCI İSLAMCILIK
1946'da ABD eksenine kayan Türkiye'de zamanla anti-kominizim adeta resmi ideoloji haline geldi. Din, kominizim zehrinin panzehiri olarak görüldüğünden, 1947'den itibaren göz göre göre laiklikaşındırıldı. Demokrat Parti döneminde, akılcı, bilimsel eğitim kurumları Köy Enstitüleri ve Halkevlerikapatıldı. Buna karşın imam-hatip okulları yeniden açıldı. Atatürk'ün Türk Tarih Tezi'nin yerine Türk-İslam Sentezi geliştirildi. Yoğun bir dinsel söylemle 1950'de iktidara gelen DP'nin ilk icraatı ezanı yeniden Arapçaya çevirmek oldu. Laikliğin aşındırılmasıyla birlikte Türkiye'nin değişik illerinde Atatürk heykellerine saldırılar başladı. Bu saldırılar iyice artınca DP, 1951'de Atatürk'ü Koruma Kanunu'nu çıkarmak zorunda kaldı. Adnan Menderes 1951'de İzmir'de “İnkılap softalarının yaygaralarına rağmen… Türkiye Müslüman bir devlettir ve Müslüman kalacaktır” dedi. O günlerde İslamcı Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Dergisi'nde, “Böyle bir sözü, hem de bugünkü şartlar içinde söyleyebilecek başbakanın kölesi olduğumuzu ilan etmekle şeref duyarız” diye yazdı. (Necip Fazıl Kısakürek, “Başbakana Hitap”, Büyük Doğu, s.48, 16 Şubat 1951, s.2). Aslında ABD, tam da Necip Fazıl gibi, İslamcı siyasete köle olacak anti-komünist ve Amerikancı müritler arıyordu. Nitekim Necip Fazıl'ın Büyük Doğu Dergisi, Amerikan yardımına övgüler diziyor, komünizme karşı Amerika'ya yakınlaşmanın gerektiğini savunuyordu. (Habil Alem Pelister, “Türk-Rus Meselesi”, Büyük Doğu, S. 83, 5 Mart “1948, s.6,10,11). Necip Fazıl, hızını alamıyor, açıkça “Amerikan politikasını korumakla mükellefiz” diye yazıyordu. 17 Temmuz 1959 tarihli Büyük Doğu'da “Amerika, Dünya ve Biz” başlıklı baş makalesinde, çok çirkin bir benzetmeyle Türk-Amerikan ilişkilerinden şöyle söz ediyordu: “Biz Amerikan politikasını korumakla mükellefiz. Amerikan siyasetini tutmak biricik yol… Amerika'dan nazlı bir sevgili muamelesi görmek biricik dikkatimiz olmalı. Yoksa bir Amerikan bahriyelisinin iki yana açık bacakları arasında mütalaa ettiği kadından öteye geçemeyiz…” (Necip Fazıl Kısakürek, “Amerika, Dünya ve Biz”, Büyük Doğu, S. 20, 17 Temmuz 1959).
DP'NİN AMERİKANCILIĞI
Adnan Menderes de hep Amerikan etkisinde kaldı. Menderes döneminde Türkiye önce Kore'ye asker gönderdi, sonra ABD güdümlü NATO'ya, daha sonra CENTO'ya üye oldu. 1954'te ABD, Adana İncirlik Üssü'nü kurdu. 1959'da ABD, Türkiye'ye orta menzilli balistik füzeler yerleştirdi. DP, 1951'de Yabancı Yatırım Kanunu'nu, 1954'te Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu'nu, 1954'te Petrol Kanunu'nu çıkardı. Bütün bu kanunlarla Türk ekonomisi yeniden Batı kapitalizminin tontrolüne girdi. DP ayrıca ABD'ye geniş ayrıcalıklar veren çok sayıda ikili antlaşma imzaladı. DP, Batı ve ABD karşısında İslam dünyasınıda hep yalnız bıraktı. Örneğin, 1956 “Süveyş Bunalımı”nda DP, İngiltere ve Fransa'yla birlikte hareket etti. 1958'de BM'de Cezayir'in bağımsızlık oylamasında çekimser oy kullandı. 1959'da, ABD yardım musluklarını kapatınca Menderes, Moskova'nın kapısını çalmak istedi. Ancak, 27 Mayıs 1960 müdahalesiyle devrildi.
 67 YILLIK ORTAKLIK
1950'lerden itibaren Amerikancı-İslamcılık, Komünizmle Mücadele Dernekleri, Milli Türk Talebe Birliği, Aydınlar Ocağı, İlim Yayma Cemiyeti gibi kurumlar eliyle yaygınlaştırıldı. ABD, 1980'lerdeki Yeşil Kuşak Projesi ve 1990'lardaki Büyük Ortadoğu Projesi ve Ilımlı İslam Projesi için Türkiye'de Amerikancı-İslamcı ortaklar buldu. 1970'lerde Komünizmle Mücadele Derneği'nin İzmir ve Erzurumşubelerini açan Fetullah bu ortaklardan biriydi.
Türkiye, -kısa bir süre hariç- 1950'den 2017'ye tam 67 yıl Amerikancı-İslamcı (sağ) hükümetlerceyönetildi. Bu sürede Türkiye'de “Siyasal İslamcılık” ile “Amerikancılık” özdeşleşti. Demem o ki, 67 yıl boyunca Amerikancılık yapanların, bugün birden bire Amerikan karşıtı olabileceğini düşünmek saflıkolur.

Yankee go home

1968'de ABD 6. Filo'su Türkiye'ye geldi. 6. Filo, Türkiye'de Misuri zırhlısı gibi karşılanacağını sanmıştı; ama çok yanılıyordu. Türkiye'deki bütün antiemperyalist güçler6. Filo'ya karşı bayrak açtı.
1960'larda gençliğin “devrimci” ve “Atatürkçü” kabarışı, 6. Filo'ya ve ABD askerlerine Türkiye'yi dar etti. İstanbul, İzmir ve Trabzon'da şiddetlenen 6. Filo karşıtı eylemler, Temmuz 1968'de zirveye çıktı. Urfa, Maraş ve Antep'in ruhu, Deniz Gezmiş'in deyimiyle “Yeniden Kuvvayı Milliyeci” ve “İkinci Kurtuluş Savaşçısı” gençlikte canlandı.
19 Temmuz 1968 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nin haberine göre; 18 Temmuz'da 6. Filo'nun İstanbul'u ziyareti dolayısıyla çıkan olaylarda 32 genç tutuklandı. İTÜ'de rektör, dekan ve senato üyeleri toptan istifa etti. Ankara'da da Amerikalılara ait binalar taşlandı, camlar, vitrinler kırıldı. ABD Ankara Büyükelçiliği maslahatgüzarı W. Burdett, 6. Filo'nun ziyaretini kısa kesmesinin ve denizcilerin karaya çıkmamasının söz konusu olmadığını belirtti. Burdett, Amerikan denizcilerin başına gelecek bir olayın çok vahim sonuçlar doğuracağını, Türk-Amerikan ilişkilerini temelinden sarsacağını belirtti. (Cumhuriyet, 19 Temmuz 1968).
Buna karşın 1968 ve 1969'da Türkiye'de, ABD Büyükelçisi'nin arabasını yakmaktan, Amerikalı askerleri rehin almaya varan Amerikan karşıtı birçok olay yaşandı.
İTÜ yurdunda devrimci genç Vedat Demircioğlu'nun camdan aşağı atılıp öldürülmesi bardağı taşıran son damla oldu. İstanbul'da hazırlıklar yapıldı, karaya çıkan ABD askerleri denize dökülecekti.


16 Şubat 1969'da antiemperyalist gençler ve işçiler, Beyazıt'tan Taksim'e “Emperyalizme Karşı Mustafa Kemal Yürüyüşü” başlattı. 40 bine yakın kişi toplanmıştı. En önde Türk Bayrağı, arkada ise şu pankartlar vardı: “Geldikleri gibi gidecekler”, “Emperyalizm ve yerli uşaklarına karşıyız”, “Öleceğiz, Atatürk'ün yolundan dönmeyeceğiz”, “Rezil Coni bir daha gelme”, “Amerikan iti toprağımızda havlayamaz” ve “Amerika'yla tartışılmaz, savaşılır”…
Taksim'de toplanan yüzlerce genç, Dolmabahçe'ye yürüyordu. “İstanbul, Amerikan genelevi, Türk kızları Amerikan cariyesi olamaz” diyen gençlerin etrafında kısa sürede halktan ve esnaftan binlerce kişi toplandı. Dolmabahçe'de yakalanan ABD askerleri yaka paça denize atıldı.

Kanlı Pazar

 O günlerde İslamcı Mehmet Şevket Eygi'nin Bugün Gazetesi, eylemci öğrencileri, “din düşmanı”, “vatan haini” gibi gösteriyordu. Örneğin, 12 Şubat 1969 tarihli Bugün Gazetesi, “Tarihimizin en kara günü” manşetiyle çıktı. M. Şevket Eygi, 11 Şubat günü Beyazıt Kulesi'ne kızıl bayrak çeken “kızıl komünistlere” hadlerinin bildirilmesi gerektiğini yazmıştı. 14 Şubat günü de Türk Talebe Birliği, “Bayrağa saygı toplantısı” yaptı. Bu sırada Komünizmle Mücadele Derneği, Türkiye'nin dört bir yanından insanları “Camiye Saygı” mitingi düzenlemek bahanesiyle İstanbul'a toplamaya başladı. Bu miting, 16 Şubat'ta 6. Filo'nun hemen karşısındaki Dolmabahçe Camii'nde yapılacaktı. Gerçek amacın camiye değil, ABD'ye ve 6. Filo'ya saygı ve bekçilik olduğu açıktı.
16 Şubat'ta İstanbul'da irticai bir ayaklanma tertiplendiği görülüyordu. Bugün Gazetesi'nde Mehmet Şevket Eygi'nin çağrıları kin ve nefret yüklüydü: “Büyük fırtına patlamak üzeredir. Müslümanlar ile kızıl kafirler arasında topyekûn bir savaş kaçınılmaz hale gelmiştir…”. “Komünizm küfrüne karşı derhal silahlan. İslam'da askerlik ve cihad ihtiyâri değil, mecburidir… Cihad eden zelil olmaz. Sağ kalırsa gazi olur. Canını veren şehitlik şerefini kazanır… Ezanlar susturulmasın…”
Bir tarafta 
ABD emperyalizmine başkaldıranlar, diğer tarafta ise ABD emperyalizmine başkaldıranların başını ezmek isteyenler vardı. Din kullanılıyor, çirkin bir oyun tezgahlanıyordu.
16 Şubat 1969 Pazar günü İstanbul'da ABD'lileri bile şaşırtan bir olay yaşandı: Kamyonlarla ve otobüslerle Anadolu'nun her yanından taşınan insanların bir bölümü Dolmabahçe'de demirli 6. Filo'ya ait bir gemiyi adeta “kıble” bilip namaz kıldılar. (Görülen manzara buydu). Tekbirlerle kılınan “cihat”namazından sonra, “Ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız”, “Kanımız aksa da zafer İslam'ın”sloganlarıyla Taksim'e yürüdüler.


Taksim Meydanı'na giren korunmasız halk, karşısında birden bire bu “Amerikan cihatçılarını” buldu. Polisle birlikte halkın ve antiemperyalist gençlerin üstüne saldırıp ellerindeki bıçaklarla birçok kişiyi yaraladılar, Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan'ı ise öldürdüler. Yetkililer olayı geçiştirmekle yetindiler. 
Aslında “Kanlı Pazar”ın yaklaşmakta olduğunu gösteren bazı işaretler vardı. Örneğin, 23 Temmuz 1968'de Konya'da, emperyalizmi kınamak için yapılacak mitinge engel olmak isteyen eli sopalı ve yeşil sarıklı bir kalabalık; tekbirlerle Öğretmen Derneği Lokali'ni, TİP İl Merkezi'ni, üç kitapçı dükkanını, Yeni Konya Gazetesi binasını ve matbaasını, Yeni Kitap Basımevi'ni, bazı pavyonları ve Alaettin Tepesi'ndeki bir gece kulübü ile iki içkili lokantayı basarak tahrip etmişti. Olayda 14 kişi yaralanmıştı. Orduevine yapılmak istenen saldırı güçlükle önlenmişti. 24 Temmuz 1968 tarihli Cumhuriyet Gazetesi bu olayı büyük puntolarla “Konya'da Gericiler Ayaklandı” manşetiyle vermişti.




Sözün özü şu: 67 yıllık Amerikancı- İslamcı gelenekten gelen, Menderesçi, Necip Fazılcı AKP, gerçekten anti-emperyalist, Amerikan karşıtı olabilir mi? Doğrusu şüpheliyim! Ancak Türkiye, eninde sonunda Atatürk'ün tam bağımsızlık yoluna dönmek zorundadır. Başka kurtuluş yolu yoktur.

Kaynak: Sinan Meydan  16 Ekim 2017

Perşembe, Ağustos 17, 2017

YÖK AİLELERİ VE GENÇLERİ KANDIRIYOR!


Azerbaycan devlet petrol şirketi Socar’ın Türkiye Genel Müdürü Kenan Yavuz'un Türkiye'deki yüksek öğrenim uygulamalarına ait düşünceleri kendi düşüncelerim ile tamamen uyuştuğundan yaptığı basın açıklamasına kalıcı olması açısından bloğumda yer vermeyi uygun gördüm.Konuşmasının metni aşağıda;

Bazı üniversitelerin yaptığı reklamlar ibretlik; *YÖK denilen kurum aileleri ve çocuklarımızı kandırmaktan vazgeçmelidir. Üniversite! bitirip ortalığa dökülen milyonlarca genç var.

ELİNE DİPLOMA ALAN…

*Nitelikli ara işgücü bulamıyoruz. Üniversite bitirdim diye eline diploma alan,ben ne zaman müdür olacağım demeye başlıyor.
*Buradan YÖK’e sesleniyorum, gelecek üç yıl içinde binlerce meslek eğitimli işçi istihdam edeceğim. Üniversite mezunlarına ise kapım kapalı.
*Ailelere sesleniyorum, Sitcom Üniversitelere çocuklarınızı gönderip hayatlarını karartmayın.
İş bulamazlar.
*Anadolu’nun köylerine uluslararası ilişkiler bölümü açan YÖK, yazık değil mi bu çocuklara, onlara ümit bağlamış ailelere?

GECEKONDU ÜNİVERSİTELER KURULUYOR

*Üzülerek söylemek zorundayım, lütfen bana Üniversite! mezunu CV yollamayın. Bakmadan çöpe atıyorum.
*YÖK eğer talep ederse, çöpe attığım Üniversite mezunlarının CV’lerini kendilerine hediye edebilirim. Çöp kutum dolu zira.
*Gecekondu üniversiteler kuruluyor. Buralardan mezun çocuklarımız ve ailelerin beklentileri yükseliyor. Sonrası ise vahim.
*Meslek Yüksek Okulları ve teknik meslek eğitimi teşvik edilmeli, teknik olmayan Meslek Yüksek Okulları kapatılmalıdır.
KORE VE ALMANYA MUCİZESİNE BAKIN’
*Kasabalarda uluslararası ilişkiler olur mu? Çocuklarımız ve aileleri sanal beklentilere sokuluyor. Eğitim planlaması en önemli meselemizdir.
*Herkes üniversite mezunu olacak diye bir şey yok. En yüksek işsizlik oranı üniversite mezunları arasında.
*Zira her on ara iş gücüne karşı sadece bir üniversite mezununa ihtiyaç var.
*Japonya, Kore ve Almanya mucizelerinin altında yatan nitelikli ara işgücü ve kaliteli üniversite eğitimidir.

YÖK’ÜN KURDUĞU DÜZEN SÜRDÜRÜLEMEZ
*YÖK sürdürülemez bir düzen kurdu. Kaynaklarımız heba oluyor, yazık oluyor. Radikal reformlar yapılmalıdır.

OKUYUP YAZAMAYAN NESİLLER YETİŞTİRMEK
*Sanayici olarak bir gün bile YÖK bizlere sormuyor istihdama dair ihtiyaçlarımız nelerdir diye. Kafasına göre hareket ediyor. Sonuç ise ortada. YÖK Sitcom Üniversitelere izin vermemelidir artık.

YAVUZ: TARTIŞMA ZEMİNİ OLUŞTU MEMNUNUM
Yavuz yazılı açıklamasında şunları kaydetti:
“Yükseköğretim düzenine getirdiğim eleştirilerin, bu meselenin tartışmaya açılmasına katkı sağladığını ve tartışma zemini açtığını görmekten son derece memnun oldum.
Ülkemizin en önemli zenginliği nüfusumuzun genç oluşudur. Ancak bu büyük avantajımız eğitim planlamasındaki yanlışlıklar ile heba olmamalıdır. Mesleki eğitimin önemine dikkat çekmek istiyorum. Yakın geçmişimizde meslek liselerindeki haksız katsayı uygulamaları nedeniyle mesleki eğitim büyük darbe almıştı.
Bu toplumsal meseleyi çözmek için; eğitim planlamasını sağlıklı bir zemine çekmek ve mesleki eğitime önem veren bir yapıya geçmek zorundayız.
Nitelikli ara işgücü ve kaliteyi merkezine alan bir üniversite eğitimi, olmaz ise olmazımızdır.
Genç nüfusumuz 2023 hedeflerimiz için en önemli avantajımızdır. Nitelikli meslek ve üniversite eğitimi bizi bu hedeflerimiz ile mutlaka buluşturacaktır.”
Kenan Yavuz