Ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Mart 12, 2024

Para parayı çeker!

 

Haberlerden; İsviçreli banka Credit Suisse raporuna göre, Türkiye'deki toplam 1 trilyon 41 milyar dolarlık servetin yüzde 39,5'lik kısmı, nüfusun sadece yüzde 1'lik kesiminin elinde bulunuyor. Nüfusun en zengin yüzde 10'unun servetten aldığı pay ise yüzde 69,8.

Detaylı bilgi için: https://www.sozcu.com.tr/turkiyede-en-zengin-yuzde-5in-serveti-kalan-yuzde-95in-toplamindan-fazla-wp7774296

Gelir dağılımı eşitsizliği göstergesi Gini katsayısı da yükseldi

En son yapılan araştırma sonuçlarına göre Gini katsayısı (sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımında eşitliği, bire yaklaştıkça gelir dağılımında bozulmayı gösterir) bir önceki yıla göre 0,018 puan artış ile 0,433 olarak tahmin edildi. Tüm sosyal transferler hariç tutulduğunda Gini katsayısı 0,520, emekli ve dul yetim maaşı dahil diğer tüm sosyal transfer gelirleri hariç tutulduğunda ise 0,445 olarak tahmin edildi. Yine bu bozulmanın somut göstergesi olarak en zengin %5 ile en yoksul %5 arasındaki gelir farkı 31 kata çıkmış (Kaynak: TUİK)

Son olarak geçen hafta yine basından İngiliz emlak danışmanlığı şirketi Knight Frank'in yayınladığı varlık raporundan haberimiz oldu, ultra zenginlerin sayısının dünya çapında arttığını, ancak 2023 yılında ultra zengin sayısındaki en büyük oransal artış yüzde 10 ile Türkiye’de yaşanmış. Rapora göre, 2022’de 30 milyon doların üzerinde serveti bulunan kişi sayısı bin 761 iken, 2023’te bu rakam bin 932’ye yükselmiş. Sizce bu gelişme neden yaşandı? Bu konudaki düşünceme de son bölümde yer vereceğim.

Böylece AKP iktidarının zengini daha zengin, fakiri daha da fakirleştiren ekonomi politikaları uluslararası raporlara da yansımış oldu.

Sermayenin az sayıda kişinin elinde yoğunlaşması iyi bir şey değil. ABD'deki en zengin insanların her birinin milyarlarca dolarlık serveti var; ancak bu zenginlik sanat, altın, emlak, kaliteli şarap, mücevher, eski otomobiller ve özel sermayede yatıyor. Paralarının büyük kısmının verimsiz varlıklara yatırılması, varlık fiyatlarının daha da yükselmesine, satın alınabilirliğin ve eşitsizliğin kötüleşmesine neden oluyor.

Bu haberleri okuyunca ODTÜ yıllarında bir ekonomi dersinde sınıfta hocayla yaptığımız bir tartışma aklıma geldi. Tartışmanın konusu sermaye yoğunlaşmasının eninde sonunda siyasi düzenin de oligarşik bir yapıya kaymasına sebep olacağıydı ki bugün baktığımda hem Türkiye’de hem de Amerika’da böyle bir gidişat var. Doğal olarak servetin büyük bir kısmı küçük bir kesimin elinde yoğunlaştığı zaman bu kesimin hem finansal olanaklara ulaşması kolaylaşıyor hem de piyasalar üzerinde hakimiyetleri güçleniyor. Örneğin 20 Şubat 2024 tarihli bir habere göre borsada 10 milyon TL ve üzeri portföyü olan 15 bin 613 yatırımcı   borsadaki toplam portföyün yüzde 79,81’ini elinde tutuyormuş.

Ülkemizdeki eşitsizlikler ve adaletsiz gelir dağılımı ile ilgili temel istatistiklere kısaca yer verdikten sonra, hiç tartışmasız bu durumu yaratan ekonomik sistem hakkında tarihten iki ünlü iktisat düşünürünün görüşlerine de aşağıda kısaca yer vermek istiyorum.

Adam Smith ve Karl Marx

Hem Smith hem de Marx, ilkel sermaye birikimini ve iş bölümünü modernitedeki zenginleşmenin kaynağı olarak görüyorlardı. Diğer birçok klasik okul iktisatçısı gibi, hem Smith hem de Marx, Fransız merkantilizmine özgü korumacı ticari sistem tarafından desteklenen, devlet hazinesine sürekli para eklenmesine dayanan bir zenginlik kavramını reddettiler. Bununla birlikte, genel servetteki bu çarpıcı artıştan kimin yararlanacağı konusunda fikir ayrılıkları yaşadılar.

Adam Smith’e, kapitalizmi ekonomik büyüme ve gelişme için harika bir sistem olarak görüyor, ancak kapitalizmin doğuştan gelen bir sorunu olarak büyümeden elde edilen kazancın çok eşitsiz dağıtılmasından yakınıyor. ( Ne de olsa bir din adamı!) Bu eşitsizlik birkaç nesil sonra daha da artıyor. Bu durum, nüfuz sahibi olanların (diğer adıyla politikacıların) parası olanlarla yakınlaşma eğilimi ve tam tersi, sadece paraya sahip değil aynı zamanda bir bütün olarak toplumun tüm işleyiş kurallarını belirleme becerisine sahip bir seçkinler sınıfı oluşturma eğilimiyle daha da kötüleşiyor. (Bunu ülkemizde net bir şekilde yaşıyoruz)

Nüfuz sahibi zenginlerin, nüfuzlarını ne yapmak için kullandıklarını düşünüyorsunuz? Tabii ki daha da zenginleşip, daha az vergi ödemek için! Ülkemizde niçin iktidarların nüfuz sahiplerine dokunamadıklarını ve maliye politikası araçlarını kullanarak vergi vermeyen ve vergi kaçıran sınıflara yönelik ciddi önlemler almadıklarını yukarıdaki açıklamadan daha iyi anlıyoruz.

Marks ise kapitalizm ve büyüme arasındaki ilişkiyi sömürü açısından değerlendiriyor. Kapitalizmin doğası gereği eşitsizlik yaratacağını öngörmüş ve bu sorunu artık değer kuramı ile açıklamış. Sanayi devriminin başında işçiler, bugün ise sabit ücretli tüm çalışanların yarattığı katma değerin önemli bir kısmı artık değerden oluşuyor ve kapitalist hem işçilerimizi fazla çalıştırıyor, hem de fazla çalışılan sürenin üretim karşılığını emekçiye ödemiyor, el koyuyor. Tabii yabancı sermayenin hâkim olduğu sektörlerde buna rahatlıkla sömürü diyebiliriz. Yani sistemin doğası sürekli sermaye sahibi lehine çalışıyor. İşte Karl Marx bu nedenle işçilerden kapitalizmi ve özel mülkiyet egemenliğini devirmelerini ve onları sömürüden kurtarmak gerektiğine inanıyordu. Bugün ülkemiz ekonomisi sözde büyürken, ki bana göre şişerken gelir dağılımının ve Gini katsayısının neden çalışanlar aleyhine bozulduğunu ve gücü elinde tutan sınıfların iktidarı kaybetmemek için sıklıkla neden mafya yöntemlerine başvurduklarını daha iyi anlıyoruz. (Bu arada Avrupa’da ortalama en uzun çalışma saati Türkiye’de)

Bu konuda değerli gazeteci, ekonomi yorumcusu Şeref Oğuz ülkenin durumunu Hobin Rood isimli yazısında özetlemiş; https://t.co/sh0W1X2Gat

Hobin Rood Ekonomisi

1-Zenginden alıp fakire veren Robin Hood adı masal kahramanı vardır. 2-Bizde ise fakirden alıp zengine veren bir Hobin Rood ekonomi yönetimi var 3-Bankada parası olan, dolarla flörtleşmesin diye KKM icat ettik. Zaten para sahibi olanlar için gayretteyiz. 4-Üstelik bunu parası olmayandan topladığımız vergilerle finanse ediyoruz. Sistem onlar çalışıyor. 5-Şu anda emeklisinden ücretlisinden esirgeyip en zengin kesime aktarıyoruz.

Gözlerimdeki ışıltıyı görüyor musunuz?

Özellikle son iki yıldır kötü ekonomik yönetim, ülke aleyhine gelişen iç ve dış dinamikler ve ekonomiden sorumlu bakanın gözlerindeki ışıltının da etkisiyle ekonominin temel maliyet unsuru olan döviz kuru büyük bir sıçrama yaptı. Döviz krizini hafifletme gerekçesiyle teşvik edilen yatırım ve tasarruf ürünleri; KKM, yükseltilen borsa, son olarak yükseltilen faizler zaten birikimi olan kesimin servetlerini daha da artırmalarına yol açtı. Bu politikaların sonucunda 2023 sonu itibariyle 1932 kişinin 30 milyon doların üzerinde servet sahibi olduğu bir ülke olarak birinci olduk! Adnan Menderes’in her mahallede bir milyoner yaratacağız vaadi sonunda gerçekleşti ama milyonlarca insanımız et yiyemez hale geldi!

Görüldüğü üzere teşhis yanlış olduğu için çözüm diye savunulan uygulamalar sürekli toplumun varsıl kesiminin lehine çalışıyor ve biraz gecikmeyle sabit gelirlilerin (işçi, memur ve emekliler) aleyhine sonuçlar doğuruyor. Bu durumu Gini sonuçlarında da görüyoruz.

Tam yazımı bitiriyordum ki, karşıma şu istatistikler çıktı onları da buraya ilave etmeden geçmek istemedim.



Gördüğünüz gibi tüketim malı ithalatı da tam gaz devam ediyor. Tam 49 milyar dolar!

Amerika’da olduğu gibi mevcut servetlerinin veya siyasetle bağlantıların gücüyle kolay para kazanan bir sınıf kolay da para harcadığı için, bu kesim inelastik bir talep eğrisi oluşturuyor. Tüketim alışkanlıklarını her fiyattan devam ettiriyorlar. “Cadde de lüks lokantalar devamlı dolu, demek ki kriz yok!” söyleminin açıklaması budur. Bu eğilim çıtanın en üstündeki ürünlerin fiyatlarını yukarı çektiği için, aynı kategorideki tüm ürünlerin fiyatları göreceli olarak yükseliyor.

Burada tehlike şu; Son araştırmalar, daha düşük düzeydeki gelir eşitsizliğinin daha yüksek düzeyde demokrasiye yol açtığını ve eş zamanlı bir ilişkide bunun tersinin de geçerli olduğunu gösteriyor. (Democracy Capitalism and Income Inequality_ Seeking Causal Dire.pdf)

Bu derlememden herkesin ayrı bir çıkarımı olacaktır. Benim bir ekonomist ve sosyolog olarak tek bildiğim demokrasiler orta sınıflar üzerinde yükselir. Orta sınıf temeli oluşturur. Temel zayıflar ve toplum ekonomik olarak uçlara kayarsa sosyolojik ve siyasal olarak da kayar ve aristokrasilerin, açık dille despotizmin şansı artar çünkü bu durumda siyasi iktidarlar ekonomik sorunları ve beraberinde gelen sosyal sorunları çözebilmek için her geçen gün daha despotlaşırlar, ki araştırmalardan da bu sonuç çıkmış. 

 







Perşembe, Ekim 08, 2020

Osmanlı borçları

 Yıl: 1828–1829

Osmanlı tahtında Sultan 2. Mahmut oturuyor.

Osmanlı-Rus savaşı sürüyor.

Osmanlı ordusunun Tuna garnizonlarında ekmek yok! Çünkü ekmeği yapacak un yok, buğday yok!

Osmanlı, ünlü Yahudi banker Rothschild’e başvurur.

Rothschild, gerekli buğdayı satın alıp Osmanlı’ya verir.

Osmanlı devleti, aldığı buğdayın ancak yarı parasını ödeyebilir.

Yıl: 1834

Osmanlı tahtında Sultan 2. Mahmut oturmaktadır.

Yunanlar Osmanlı’ya başkaldırmış, savaşmış ve bağımsızlıklarını kazanmışlardır.

Ayrıca, Osmanlı devletinin Yunanlara tazminat ödemesi karalaştırılmıştır.

Osmanlı’nın tazminat ödeyecek parası yoktur, hazine boştur.

Osmanlı yine banker Rothschild’e başvurur.

Rothschild’in bir temsilcisi İstanbul’a gelir, sözü edilen parayı öder, Osmanlı’ya borç yazılır.

Yıl: 1853–1856

Osmanlı tahtında Sultan Abdülmecit oturmaktadır.

Kırım Savaşı sürmektedir.

Osmanlı ordusunun silaha ve mühimmata ihtiyacı vardır, ama bunları alacak parası yoktur.

Osmanlı, yine banker Rothschild’e başvurur.

Rothschild aracı olur, Osmanlı’ya 10 milyon 514 bin 976 kuruş borç verip 40 bin tüfek, 2 bin şişhane, 10 milyon fişek ve 50 milyon kapsül alınır.

Yıl: 1855

Osmanlı tahtında Sultan Abdülmecit oturmaktadır.

Zaten kasasında parası olmayan Osmanlı’nın, Kırım Savaşı sırasında masrafları çok artmıştır.

Çok acele ve çok büyük paraya ihtiyacı vardır.

Osmanlı yine banker Rothschild’a başvurur.

Osmanlı, istediği borç karşılığı Mısır vergisi, İzmir ve Şam gümrüklerinin gelirlerini teminat olarak gösterir, yani ipotek ettirir.

Rothschild bu teminatlarla yetinmez. Çünkü Osmanlı devleti, aldığı buğdaydan kaynaklanan borcun yarısını hâlâ ödememiştir.

İşte bu nedenle Rothschild; İngiltere ve Fransa’nın kefil olması koşuluyla Osmanlı’ya borç vermeyi kabul eder.

Osmanlı devletine 5 milyon Sterlin borç verir.

Yıl: 1891

Osmanlı tahtında Sultan 2. Abdülhamit oturmaktadır.

Hazinede para yoktur.

Bir kez daha banker Rothschild’e başvurulur.

Rothschild; yüzde 4 faizle, ödeme süresi 60 yıl olan, 6 milyon 316 bin 920 Sterlin borç verir.

Yıl: 1894

Osmanlı tahtında Sultan 2. Abdülhamit oturmaktadır.

Hazine tam takırdır.

Borç için yine banker Rorhschild’e başvurulur.

Rorhschild, yüzde 3,5 faizle 8 milyon 212 bin 340 Sterlin borç verir.

Borcun geri ödeme süresi 61 yıldır.

Osmanlı bu borcu yıllık 330 bin Sterlin taksitlerle ödemek üzere borç senetleri imzalar.

 

Tarih: 1 Kasım 1922

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Osmanlı saltanatına son verdi,

Tarih: 17 Kasım 1922

Son Osmanlı Padişahı Vahdettin, bir İngiliz savaş gemisiyle İstanbul’dan kaçtı.

Tarih: 24 Temmuz 1923

Lozan Antlaşması imzalandı.

 

Genç Türk devleti, Osmanlı devletinin borçlarını yüklendi.

Bu borçlar arasında banker Rorhschild’den alınmış borçlar da vardı.

Lozan Antlaşması’nın ilgili hükümleri gereğince, banker Rorhschild’den alınmış olan borçlar Rothschild Ailesi’ne ödendi.

Değerli Dostlar,

Kamu maliyesi uzmanı Dr. Mahfi Eğilmez, Osmanlı’nın borçlarını hesapladı. 2013 yılının kurlarına göre, Osmanlı devletinin toplam borcu 500 MİLYAR DOLAR tutuyordu.

http://www.mahfiegilmez.com/2011/12/osmanlidan-devraldigimiz-borclar.html 

 Bu borcu, büyük devrimci Atatürk’ün önderliğinde “Yeniden Doğan” Türk milleti ödedi.



Değerli Dostlar,

Bu yazının kısa özeti şudur:

Yıkılıp giden Osmanlı’nın 500 MİLYAR DOLAR borcunu, Osmanlı’nın aşağıladığı Türk halkı ödedi.

 Bu gerçeği, Osmanlı palavralarıyla kandırılmak istenen halkımız, özellikle de gençlerimiz hiç akıllarından çıkarmamalıdırlar.

 

Sermaye Hareketlerini Serbest Bırakmak Hata mıydı? Mahfi Eğilmez



Cumartesi, Şubat 22, 2020

Keşke Ekonomi Roket Bilimi Kadar Kolay Olsaydı!


Son dönemde dünyada ve ülkemizde yaşanan bazı gelişmeler nedeniyle ekonomide geleceği öngörmenin çok zorlaştığı ve piyasaların bilinen kuralların dışında tepki verdiği ile ilgili yorumlar görüyorum. “Borsa faizle birlikte yükseliyor, TL değer kaybediyor, altın fiyatı dışarıda düşüyor ama Türkiye'de yükseliyor” gibi.  Basında ve sosyal medyada ekonomistlere yöneltilen kur, faiz ve enflasyon ne olacak gibi sorular yer alıyor.  Ekonomistler de aralarında hemfikir değiller. Mesela “faiz enflasyona sebep olur” söylemi de karşı karşıya olunan sorunu açıklamakta çok yetersiz kalan öngörülerden biri. Dünyanın 19. ekonomisinin yaşadığı sorunlar bu kadar basit, tek bilinmeyenli bir denkleme indirgenemez.

Ekonomi Zordur
Çoğumuz zor şeyleri tanımlamak için “roket bilimi” yakıştırmasını kullanırız veya üzerinde çalıştığımız bir şey hakkında “roket bilimi değil ya!” ifadesini kullanırız.  Ama roketleri kontrol etmek için yeterince bilgiye sahip olsak bile, ekonomi ilkelerine rağmen sonuçları /insanları kontrol etmek için neden yeterince başarılı olamadığımızı anlamakta zorlanırız. Ekonominin ele aldığı sorunların - özellikle sonuçları kontrol etmek söz konusu olduğunda- çözümü çok daha karmaşık ve zordur. Fizik biliminde formüller denklemler vardır. Bu formüllerin içinde, örneğin insan beklenti ve davranışları bir değişken olarak yer almaz. Karşılaşılan ekonomik sorunların çözümünde uygulanan ekonomi politikası ve modeller birden fazla varsayım ve kontrol edilmesi güç değişkenler içerdiğinden uygulandığı sosyal yapılarda standart çözümler sunmaz. Ekonomi fizik bilimi gibi değildir, akıl yürütme ve analojiler ekonomide genellikle yanıltıcıdır. İnsanlar arasındaki ekonomik etkileşimlerde belirlenen hedeflere herkes katılmaz. Üzerinde mutabık kalınan hedeflere ulaşılsa bile milyonlarca insanın çelişen arzuları arasında denge sağlamak zordur. Kimin özellikle ne istediği, nasıl, ne zaman, nerede ve kimin için istediği bilinemez.   Bu yüzden bir kısım insanın ortak hedefi olsa bile “Mars'a bir adam gönderebilirsek, Dünyadaki X sosyal sorununu çözebiliriz” düşüncesi yanıltıcıdır.

Fiziğin Sabitleri Var
Roket bilimi ve mühendisliği problemlerinin çoğu, fiziksel yasalar ve matematiksel olarak ifade edilebilen ilişkiler tarafından yönetilir. Söz konusu olan kuvvetler ve ilgili vektörlerdir.   Sorun gerekli bilgileri doğru bir şekilde hesaplamak ve ilgili kuvvetleri kontrol edecek teknolojiyi geliştirmektir. Gözden kaçan bir hesaplama veya tasarım/malzeme hatası olmadığı sürece, roket üzerinde anlaşılan hedefe ulaşmaya odaklanır. Bu hedefler genellikle sınırlı sayıda insanın aralarında anlaşmasıyla belirlenir. Hesaplama gücü ve teknolojisi ilerledikçe, roket mühendisleri uçuş kontrolünü çok daha yetenekli hale getiriyorlar.
Ekonomi insanlarla uğraştığından, ilişkileri tam olarak tanımlayan böyle güvenilir sabitler ve güvenilir denklemleri yoktur. Örneğin, talep yasası, insanların daha düşük fiyatlarla daha fazla satın almak istediğini, diğer şeylerin (ceteris paripus) eşit olduğunu söylüyor. Ama bize daha “ne kadar fazla” satın alacaklarını söylemiyor. Üstelik eşit kabul edilen diğer şeyler değiştikçe bu fazla miktar da değişecektir. Ayrıca, ekonomik ilişkilerde, roket biliminde mevcut olmayan,  çoğu zaman önceden bilinemeyecek veya ölçülemeyecek olan, potansiyel olarak sınırsız sayıda “başka şeyler” vardır. Yani insanların insan gibi davranmayacağını varsayamazsınız!
“Fizikte biliminde, bir reaksiyonun nasıl gelişeceği düşüncelerimizden bağımsızdır. Fiziksel yasalar, beklentilerimizden bağımsız olarak işlerler.”
Moleküllerin aksine insanlar deneyimlerinden öğrendikleri için ilişkilerin biçimi de zamanla değişecektir ancak bunun ne kadar veya ne kadar hızlı olacağını tam olarak bilemeyiz. Bilgi işlem gücünün ilerlemesi de bu tip sorunların üstesinden gelmemize yardımcı olmuyor. Ekonomileri çok bilinmeyenli denklemler olarak gören ve insanı bu denklemlerde sadece bir girdi olarak hesaba katan ekonomik sistemlerin planlama çabalarının nereye vardığını geçmişte gördük. Avusturyalı ekonomist Friedrich Hayek klasik ekonomistlerin insanı “Homo-economicus olarak gören söylemlerine bu yüzden karşıdır; “ İnsanlar tek boyutlu hesaplama makineleri değildir; ahlaki yargılarımız seçimlerimizi belirler” der.

Son olarak bir hatırlatmayla bu yazımı sonlandıracağım. Bir sosyal bilim olarak ekonomi, ekonomik değişkenlerdeki değişimlerin insan eylemleri üzerindeki etkisini tahmin etmek veya belirlemekle ilgilenir. Normalde pozitif ekonomi olarak adlandırılan bilimsel ekonomi, 'ne' ya da 'ne olacağını' belirlemeye çalışır. Sebep-sonuç arasında ilişki kurmaya çalışır.
Örneğin; para arzı artarsa, fiyatların genel seviyesi artar öngörüsü böyle bir pozitif ilişkidir. Ancak yukarıda da anlattığım gibi ekonomi insan faktörü nedeniyle her zaman belirsizlikler taşır. Bu nedenle faizler düşerse enflasyonda düşer söylemi yeterli deney ve gözlem tarafından desteklenmedikçe pozitif bir ekonomik söylem olarak kabul edilemez. Olsa olsa  “faizler düşerse iyi olur” şeklinde normatif bir söylem olarak kalır.

Derleyen: Serdar Yurdakul/Ekonomist

Salı, Temmuz 30, 2019

İflas!


Aşağıda okuyacağınız yazı sosyal medya aracılığıyla elime geçti. Gerçekleri çok güzel yansıttığından yazının kalıcılığını sağlamak için bloğuma aktardım.

Önce ne oldu sonra ne olacağını yazacağım.
1-Önce IMF (International Monetary Fund, Uluslararası Para Fonu) ile hesabı kapattık, böylece dışarıdan kimseye hesap vermeyecektik ( istediğimiz zaman istediğimiz yere para harcayabilelim diye).
2- Köylerden şehirlere göçü teşvik ettik, böylece İnşaat Sektöründe büyük bir sıçrama oldu ( 70,000 köye su çekeceğime, herkesi TOKİ’lere taşırım bir boru çekerim suyu oradan veririm, çok ekonomik)...
3- Bilen bilmeyen, sütçü, yoğurtçu, fırıncı, kimin gözü aç ise inşaat sektörüne girdi, uluslararası kredi çekti, niye? ( dünyada para boldu) sonra 200-300 bin liraya mal ettikleri evleri 1-2 milyon liraya satmaya başladılar, 1 koyup 2,3,4 aldılar...
4- insanlar özenince, sıfır Araba sıfır ev, onlarda kredi çekip mahalle değiştirdiler, böylece köylerden gelenler eski evlere yerleşip şehirliler daha yeni evlere taşındırlar. Çankaya Çay yoluna, sonra İncek’e , sonra da Gölbaşı’ndaki bir dağ başına taşındı… Ta dağın başına…
5- Doları icat eden ve yöneten ABD, faizi yükseltirken dünyadaki dolaşan serbest para ABD ye geri dönmeye başladı, para kıtlığı başladı...
6- Siyasileri kendilerini güvenceye almak için, köyden gelenleri işe aldı. Böylece kamu büyüdü, memur sayısı 4 milyon kişiye yaklaştı, yani onca özelleştirmeye rağmen kamu küçülmedi aksine büyüdü. 20 milyon çalışanın 5 te 1 i memur. Kamu şişti. Kamu denetim ve yasamadan sorumlu iken bir şirkete dönüştü...
7- Üretim azalıp tüketim arttı. 1000 lira kazanıp 3000 lira harcandı. Lüks hayat diziler, TV ler, reklamlar ve özentiler ile bilinçli olarak yaygınlaştırıldı. Evde 50 kuruşa içeceğin kahveyi 30 lira benzin yak git restoranda iç, bir de yanına yaş pasta verelim olsun 100 lira dönerken de 30 lira daha yak toplam olsun 160 tl...
8- Toplum yükselen binalar parlayan ışıklar ve lüks AVM leri gördükçe ağzı sulandı, kazanmadan harcamaya başladı, ne olacak ki, ileride kazanınca öderiz. Taksit taksit, ama önce keyfini hemen çıkaralım, değil mi?...
Önce keyfi gelsin sonra parasını öderiz, sonuçta memuruz ay başında maaş kesin yatacaktır, ya da iş adamıyım 1 i 3 e 5 e satıyorum, ohhhh..kebap….aaa…kebap demişken ortaya karışık olsun, yedik yedik yiyemedikse de namımız olur...
9- Ankara’da 10 tane orta boy modern hastane yapıp herkesin kendi mahallesindeki hastaneye yönlendirmek gerekirken, sırf bir müteahhit çok zengin olsun, hastane çok büyük olsun, ün salsın diye tek devasal bir hastane yapıldı, niye hasta yolda giderken ölsün ya da ölmez ise hastanede kaybolurken kan kaybetsin… Sersem olsun…
10- Üretim, teknoloji, sanayi, yazılım ve donanıma harcanması gereken kaynaklar, yürüyen tavuk, Türkçeyi Araplara özendiren dizilere, dağ başında yapılmış gökdelenlere harcandı….
Üniversitelerin sanayi ile işbirliği geliştirilmesi yerine her tarafa dershane gibi içi boş binalar yapıldı, iş sulandırıldı. Millet çocukların 3000 lira verip dershaneye gönderiyordu, dershaneler kapatılıp özel liseye dönüştürüldü bu defa 30.000 lira vermek zorunda kaldılar, çok zengin olduk, çok harcadık.

Şimdi ne olacak:
1- 2010 senesinde Eryaman da oturduğum ev 1+1 idi fiyatı 75,000 TL idi yani o günün kuru 1,5 bir ABD doları iken 50,000 dolar ediyordu. Bugün bu yazıyı yazmadan önce fiyatına baktım 107,000 TL olmuş yani 6 liralı kura göre 17,833 ABD doları, yani 3 kat küçülmüş yani 3 kat fakirleşmişiz...
2- Bu fakirleşme devam edecektir. Ülke gittikçe küçülecektir, çünkü bazı hataların sonucunu görmek yıllar alır, maalesef, hemen göremezsiniz. Sera gazlarının aşırı salımı sonucu ozon tabakasındaki hasar gibi, 90 yıllarda pervasız antibiyotik satışı sonucu yıllar sonra ağır bedellerin ödenmesi, asimetrik büyümelerin ve dünya gerçeğine uygun olmayan politikaların sonuçlarını görmek gibi…
3- Şahin politikalar herkes ile gerilme sonucu çeşitli ticari konularda bedel ödettirecektir...
4- Dünya üretiminde 1000 de 9 olan üretim payımız, daha da düşecektir. Bazı arkadaşlar fantezi yapmayı sevebilir, ama gerçek bu, biz dünyada üretilen malın %1 ni bile üretecek boyutta değiliz, keşke bunu herkes görebilse...
5- İflasın sebep sonuç ilişkisini kurmayıp yine başkalarını suçlayıp dibi göreceğiz. Yani gittikçe küçüleceğiz, alım gücümüz azalacak, fakirleşeceğiz...
6- Dağ başında yapılmış olan 2,000,000 liralık evler satılmayacak, kalacak, kalacak, kalacak, gerçek değerine düşene kadar bekleyecek...
7- Kolay para kazanmak isteyenler iflas edecek, toplum bunu görecek, geçici ders alacak, ama iş işte çoktan geçecek...
5-10 sene sonra toparlanınca tekrar aynı çark dönmeye başlayacak, çünkü bu 20. Kezdir ki bu toplum batıyor ve ders almıyor…(derinine etraflıca düşünmek bize göre değil, çabucak canımız sıkılıyor…) Çözüm nedir?
Ben şahsen köylü olmak isterdim. Köylü şehre gelince durmuyor çünkü köyle dur diye bir ışık levha yok, tarlaya giderken dümdüz gidiyorsun, şehre gelen köylü de dümdüz gidiyor...
Ya eziliyor, ya da eziyor... Ezilenleri gömüyorlar görmüyoruz ama ezenler zengin oluyor görüyoruz… Görünce de “..aaa adam dün kasabadan geldi bir bina dikti 30 trilyonluk bir adam oldu diyoruz, lüks bir jeep, sağına soluna iki sarışın da aldı mı, işte al sana örnek, numune...
Ben köylü olmadığım için bir şey yapmadan önce kaç kere düşünüyorum, öz denetim sistemlerim var...
Bu arada bu yazıyı okuyup köyle lafına takılanlar olacak, biliyorum, olmazsa şaşırırım, ama açıklama yapayım, insan doğduğu yeri seçemez, köylü ya da şehirli olmak dert değil, ama köyden gelip şehirde köylü gibi yaşamak derttir. Beni rahatsız eden şehirlerin köyleşme oranı köylerin şehirleşme oranını geçmesidir (buna sosyolojide Kültürel Gecikme (Cultural lag) derler, sonra yazarım)
Son bir not; Elinizdeki telefon 1000 liralık da olsa 10,000 liralık, içindeki rehber aynıdır. Size gelen mesaj iyi ise siz mutlu olursunuz kötü ise mutsuz olursunuz. Hayatın anlamını nesnelere, eşyalara ve lükse bağlayan materyalist toplumlar, üretimden daha fazla tükettikleri için iflas ederler.
Fransız Filozof Albert Camus’un çok sevdiğim sözü ile bitirmek isterim. “Başarı kolay elde edilir, önemli olan onu hak etmektir.”
Biz lüks yaşamayı hak ettik mi?...

Dr. Anooshirvsan Miandji

Bu yazıyı alttaki linkte yer alan yazımla birlikte okuyunuz, böylece son on senede Türkiye'de olup bitenlerinin kısa bir özetine sahip olacaksınız.
http://serdar49.blogspot.com/2018/07/allah-allah-biz-ekonomiyi-cok-iyi.html


Perşembe, Temmuz 11, 2019

İki büyük tehdit; Kalitesiz göç ve kalitesiz nüfus artışı


Birkaç sene önce sürdürülebilirlik konusunda Columbia üniversitesi profesörlerinden Jeffrey Sach’tan aldığım “ Sürdürülebilir Kalkınma” isimli derste toplu göçler 21.yüzyılda toplumların güvenliğini tehdit edecek en büyük sorunlar arasında gösterilmişti. Bugün ABD, Avrupa ve Türkiye’de yaşanan sorunlar bunun ne kadar doğru bir tespit olduğunu gösteriyor. Yakın zamana kadar ülkelerine gelen göçmenlere ses çıkarmayan ülkeler artık tepki göstermeye başladılar. Önce Trump Meksikalı göçünün ABD’ye olan etkisini çok iyi gördü çünkü demografi istatistikleri 2050 yıllarında ABD Latin nüfusunun beyaz Amerikalı nüfusunu geçeceğini öngörüyordu. Son olarak Danimarkalı tarih profesörü Uffe Østergaard: Entegrasyon modelinin başarısız olduğunu savunarak Avrupa Birliği'nin (AB) sınırlarına duvar çekmesinin zamanının geldiğini öne sürdü. Østergaard, Avrupa'nın sınırlarını korumanın gereği olarak duvarın dört şerit dikenli tel, projektörler ve gözetleme kuleleriyle donatılması gerektiğini ileri sürdü.  Bu yoldan gidilmezse Batı, Doğu ve Güney Avrupa arasında göçün idaresi konusunda birbiriyle çelişen görüşler yüzünden tez zamanda ayrılık yaşanacağını söyleyen profesör, şöyle yazdı: "Sınırları korumak lazım, yoksa yerli nüfus hükumete isyan edecek."
Göç konusunda ilk çalışmaları yapan, The Laws of Migration isimli kitabın yazarı E.G.Ravenstein (1834-1913)  istatistiklerden yararlanarak iç göçleri oluşturan yasaların uluslararası göçler için de geçerli olduğunu belirterek göç üzerinde yapılan çalışmaları “itme-çekme teorileri” başlığı altında genellemiş. Göçün nedenleri olarak insanları doğdukları yerlerden ayrılmaya zorlayan itici faktörleri ve onları göç alan belirli ülkelere çeken çekici faktörleri gösteriyor.
Ravenstein’ın geliştirdiği göç yasasının diğer bir unsuru, her göç akımının bir süre sonra toplumun emme sınırlarını aştıktan sonra dengeleyici karşı bir akım ürettiğidir. Trump’ın başlattığı tartışma, AB’deki önlemler ve son olarak Türkiye’de Suriyeli nüfus ile ilgili yükselen sesler bu duruma örnektir. Uluslararası göçlerin etkisi ile emme sürecinin yaşandığı gelişmiş ülkeler, eğer göçleri sınırlayan bir yasa da yok ise, bir doyum yaşayarak belirli bir sürenin sonunda göç sınırlamasına gideceklerdir. Başlangıçta çok kültürlülüğü savunan, çeşitli kültürlerin bir arada yaşamasına imkân sağlayan Avrupa, ABD, Avustralya ve Kanada gibi ülkelerin geçirmiş olduğu süreç bu şekildedir. Göç sınırlaması ile aynı zamanda illegal yollardan göçmen olarak kalanların sebep oldukları problemler şu günlerde gündemi meşgul etmeye devam etmektedir. Bakın en büyük şehrimizin belediye başkanı bu konuda neler söylüyor; 

Mülteci sorunu Türkiye'de yönetilememiştir. Tabiri caizse serbest. Saldım çayıra mevlam kayıra derler ya böyle. Siz 3.5 milyona yakın göçmeni her yere dağıttınız. İstanbul'da kayıtlı rakamlara göre 600 bin kayıtlı olmayana göre 1 milyona yakın. O insanlara yazık. Şu anda gerçekten zor durumda olan göçmenleri var İstanbul'un. Çocuk evlilikleri görüyorum, dilencilik yapanları görüyorum. Önce Suriyelilerin insanca yaşam koşulunu sağlayacağız. Kurumlarla işbirliği yapacağız. Çalışıyor ve yardım alıyorlarsa bu yanlış. En büyük sorun kayıt dışı çalışan Suriyeliler.”

Daha ucuz iş gücü olarak görüldükleri için kaçak göçmenlere karşı belirli bir talep söz konusudur. Çağdaş göç teorilerinden “İkili Emek Piyasası teorisi”’ ni geliştiren Michael J. Piore’ye göre sanayileşmiş ülkelerdeki işverenler, metropol ülkenin işçileri tarafından beğenilmeyen işlere bu kaçak göçmenleri yerleştirmektedir. Göçmenler yerli halkın yapmayı istemediği mesleki hiyerarşinin en alt kademesindeki işler için bir çözüm olarak görülmüşlerdir (Türk işçilerinin Almanya’daki durumu buna güzel bir örnektir) Ancak geçici olması beklenen bu hareketler, göçmenlerin gittikleri ülkelerde niyet ettiklerinden daha uzun süre kalmaları ve çocuk sahibi olarak ya da ailelerini de yanlarına alarak kalıcı ilişkiler geliştirmeleriyle sonlanmaktadır.

Peki, biz ne yapıyoruz?

Bugün Türkiye’de kayıtlı kayıtsız 4-5 milyon Suriyeli var. Gerçek rakamı kimsenin bildiğinden emin değilim. Resmi rakamlara göre bunlar için şimdiye 35 milyar dolar harcanmış. Bunların dışında birde gittikçe artan Asyalı göçmenler var. Bunlar genellikle marjinal işlerde çalışıyorlar. Teorinin dediği gibi küçük esnaf ve KOBİ patronları bu kaçak Asyalı işçileri çok sevdi. Oldukça ucuza emek yoğun, vasıfsız işlerde çalıştırılıyorlar. Ancak bu nedenle yüzlerce düşük eğitimli Türk genci iş bulamıyor. Prof. Oğuz Esen ve Ayla Binatlı'nın “İktisat ve Toplum Dergisi” de yayınlanan makalelerinde gösterdikleri verilere göre Suriyelilerin Türkiye’ye gelmeye başladığı 2011 yılından itibaren ülkedeki hızla artan işsizlik oranı, 2017'nin başında yüzde 12'ye kadar çıkmış durumda. Bugün bu oran %15’lere dayandı.
Şimdi sıkı durun, ülkemizdeki Suriyeli sayısının Türkiye nüfusuna etkisi ise, diğer tüm etkilerin kaynağını oluşturacak değerde Emekli Mülkiye Başmüfettişi Mahmut Esen'in tespiti. Esen, Türkiye'de geçici koruma statüsü ile bulunan Suriyelilerin sayısı ve nüfus artış oranları üzerinden basit matematiksel hesaplarla yaptığı tespit ile yakın gelecekte Suriyelilerin toplam nüfusa oranlarına dikkat çekiyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun açıklamalarına göre, Türkiye'de kayıt altına alınan Suriyeli sayısı 2017'de 3 milyon 426 bin 786, 2018'de ise 3 milyon 613 bin 961.

"Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı" harekâtlarından sonra ülkelerine dönen 291 bin 790 Suriyeli de hesaplandığında, 2018 yılında ülkemizdeki Suriyeli sayısı 187 bin 175 kişi artmış. Bu da, çoğunluğu doğumdan kaynaklanan bir yıllık nüfus artış oranının yüzde 5,5 olduğunu gösteriyor. Burada belirtmek gerekir ki, Türkiye'deki Suriyeli sayısı şu an için mevcut nüfusun yüzde 4,5'ine tekabül ediyor.

Gelelim Türkiye'nin nüfus artış hızına; Son verilere (2017) göre mevcut Türkiye nüfusu, 80 milyon 810 bin 525. Türkiye nüfusu 2017 yılında yüzde 1,24 oranında artış göstermiş. Yani, Suriyelilerin nüfus artış oranı, ülkemizdeki genel artış oranının 4,43 katı! Bununla birlikte 2018'de artan Suriyeli nüfusu, 2017'de ülkemizde artan nüfusumuzun yüzde 18,8'ine karşılık geliyor.

İşte Esen tüm bu bilgilerden hareketle, yeni göç alınmayacağı ve nüfus artış oranları sabit kalacağı varsayımıyla, Türkiye'nin toplam nüfusunda Suriyelilerin oranını 5 yıl sonra yüzde 5,2; 10 yıl sonra yüzde 6,3; 25 yıl sonra yüzde 11,1 ve 50 yıl sonra yüzde 26 olarak hesaplıyor ve 5 yıl sonra her yüz kişiden 5'i, 50 yıl sonra ise her 4 kişiden 1'i Suriyeli olacak diyor!
Şimdi yukarıda yer alan analizlere bir de TÜİK’in en son açıkladığı istatistikleri ilave edelim. Son açıklanan (Temmuz 2019) rakamlara göre Türkiye’de doğurganlık hızı, 2018 de 1.99 çocuk olarak gerçekleşerek, nüfusun yenilenme düzeyi olan 2,10 un altında kalmış. Şimdi Türkiye için kritik olan şu: bu oran ülkenin en geri illerinden biri olan Urfa’da kadın başına 4,13 çocuk. Çocuk evlenmelerinde ise yaklaşık %14 ile Ağrı ve Muş başı çekiyor. Şimdi bu rakamlara Suriyelilere ait %5,5 oranındaki nüfus artışını da ilave edersek ve durum böyle devam ederse en geç 2050 yılında Türkiye’nin sosyo-kültürel hatta sosyo-ekonomik yapısının Pakistan düzeyine düşeceğini öngörmek için âlim olmaya gerek yok. Türk toplumunun kültürel olarak hızla Araplaştığı ülkenin en gelişmiş ilçelerinden Kadıköy’de açılan dükkânlar ve müşteri profilinden de belli oluyor. Amiral gemisi Bağdat Caddesinden uluslar arası markalar kaçıyor, yerlerine ucuzcu, nargileci, midyeci ve kokoreççi dükkânları açılıyor. Bir zamanlar kültürel anlamda örnek gösterilen Kadıköy çarşısı gittikçe güney doğunun ilçelerine benzemeye başladı. Kültürel simgeler hızla şekil değiştiriyor, çünkü bunları talep eden, gelir ve eğitim seviyesi düşük, kültürleri farklı bir nüfusun genel nüfus içindeki payı hızla artıyor.

Yukarıdaki verilerin ışığında önümüzdeki dönemde ülkemizde yaşanacak toplumsal gelişmeleri şu şekilde sıralayabiliriz:

·         Suriyelilerin de katkılarıyla toplam nüfus içerisinde önümüzdeki dönem eğitim seviyesi ve geliri düşük, farklı kültürlere sahip nüfus sayısı artacak. 
·         Bu insanlar hayata geriden başladıkları için bir üst sınıfa çıkma mücadelesine girecekler. Bu mücadele öncelikle kendi aralarında yaşanacak. Marjinaller arasında çatışmalar artacak.
·         Vasıfsız işçi gerektiren iş alanlarındaki işler için büyük bir yaşam ve var olma mücadelesi verilecek. (Otomasyon ve AI vasıfsız iş gücüne olan talebi düşürecek)
·         Bu mücadele ve vasıfsız nüfus artışı Türkiye’deki mevcut yaşam kalitesini daha da düşürecek. En azından asayiş ve güvenlik sorunları artacak. Marjinal insanlar ancak marjinal sektörlerde iş bulabilecekleri için her türlü yasa dışı merdiven altı faaliyet artacak.
·         Kent sosyolojisi kuramlarına göre başlangıçta varoşlarda tutunan bu insanlar zaman içinde merkezlere yönelecekler. (Bunu daha iyi anlamak için eğer korkmazsanız Aksaray, Laleli ve Fatih’in ara sokaklarında bir tur atmanızı tavsiye ederim. Kaldı ki buralar varoş sayılmaz)

Özetle, bu gelişmeler çerçevesinde GSYH reel olarak küçüldükçe ve adil paylaşılmadıkça, vasıfsız nüfus artışı ekonomik ve sosyal sorunları daha da büyütecek. Bunların yaratacağı sorunların gelecekteki maliyeti de çok yüksek olacak.

Derleyen: Serdar Yurdakul

Yararlandığım Kaynaklar;

Çarşamba, Ocak 30, 2019

İsveç Neden Refah Seviyesi En Yüksek Ülkelerden Biridir?


Neredeyse "refah" kelimesi duyulduğu anda akıllara gelen ilk imgelerden biri İsveç. Peki neden? Türk asıllı bir İsveç vatandaşı  konuyu çok güzel tasvir etmiş:

"İsveç, vatandaşı olduğum ülkedir. İsveç'te refah seviyesi yüksektir, ama bu sandığınız sebeplerden değil. İsveç'teki refah seviyesinin sebebi İsveçlilerin çok para kazanmasından çok İsveçlilerin aşırı derecede tutumlu olması ve hesaplarını bilmeleridir.

Türkiye'de tam tersi bir durum var. Mesela son yıllarda ülkemizde "serpme kahvaltı" modası başladı ve bir çok beyaz yakalı hafta sonları boğaz manzaralı kahvaltıcılara gidip 2-3 günlük maaşını tek öğünlük yemeğe veriyor. Bunu bir İsveçliye söyleseniz kalpten gider. Volvo'da yöneticilik yapan müdürlerin bile evden tost yapıp getirdiği İsveç'te insanların dışarıda yemek yemesi için özel bir durum olması gerekiyor. Birinin doğum günü, evlilik yıl dönümü, mezuniyet gibi özel günler dışında neredeyse dışarıda hiç yemek yemiyorlar. İşe bisikletle veya toplu taşımayla gidip geliyorlar. Ailenin bir tane ufak bir arabası oluyor ve bunu mutfak alışverişi yapılacağında filan kullanıyorlar. Bir evde sadece oturulan odada ışıklar açık oluyor. Bizdeki gibi evde yalnız otururken "ses gelsin de yalnızlık hissetmeyeyim" diye tv'yi açık bırakmıyorlar mesela.

Aldıkları bir paltoyu 10-12 sene boyunca giyiyorlar. Ortalama bir İsveçlinin kıyafet dolabı içerik olarak ortalama bir Türkün dolabının 5'te biri kadardır. Biz bir giydiğimizi bir ay giymeyiz ama İsveçliler bu konuda gocunmaz. Gerekirse 3 günde bir aynı gömleği giyerler. bizdeki gibi her sene cep telefonlarını yenilemiyorlar ve yenilediklerinde de ucuz bir model alıyorlar. Bizdeki gibi her 2-3 senede bir araba yenilemiyorlar. Oturdukları evlerin çoğu tarihi yapılardan oluşuyor ve kimse 150-200 senelik bir binada oturmaktan gocunmuyor. Bizde 15-20 senelik binalara bile eski denip burun kıvrılıyor. Adamlar çöplerini bile geri dönüşümden geçirip elektrik üretiyorlar. Evlerine temizlikçi tutmuyorlar. Bulaşıklarını elde yıkıyorlar. Evde bir şey bozulursa kendileri tamir ediyorlar. Volvo ve İKEA gibi kendi ülkelerinin ürünlerini saymazsak marka takıntıları yok. Karı koca gece gündüz demeden çalışıyorlar. Çocuklar bile genç yaşta iş bulup harçlığını çıkartmaya başlıyor.

Evlerdeki mobilyalarda minimalizm ön plandadır ve ihtiyaç olunmayan mobilya asla alınmaz. evlerde tam olarak yeterli miktarda mobilya bulunur ama fazlası bulunmaz. Ayrıca mobilyalar 20-25 yılda bir yenilenir. Bir isveçli 20 yaşında ailesinden ayrı eve çıkıp kendi evine taşındığında aldığı mobilyalarla 40-45 yaşına kadar idare edebilir.

Bizde ise inanılmaz bir savurganlık var. Kimse üretim yapmıyor ama herkes tüketim yapıyor. Herkes gösteriş peşinde. Herkes rahatına ve konforuna düşkün. Herkes en yeni evlerde yaşayıp, en iyi arabalara binip, çeşit çeşit kıyafet alıp, sürekli dışarıda yemek yiyip, en yeni telefon modellerini kullanıp, en lüks şekilde yaşamak istiyor. Kimse hayattaki hiçbir rahatından taviz vermek istemiyor. İsveç ve Kuzey Avrupa'daki diğer ülkelerde refah kültürü var ama bunun sebebi sandığınız şeyler değil. Onlar para içinde yüzdükleri için değil, tutumlu oldukları için refaha ulaşabildiler."

Demek ki İsveçliler şu ayeti bizden daha iyi anlamışlar;

وَكُلُوا۟ وَٱشْرَبُوا۟ وَلَا تُسْرِفُوٓا۟ ۚ إِنَّهُۥ لَا يُحِبُّ ٱلْمُسْرِفِينَ

YİYİNİZ İÇİNİZ, İSRAF ETMEYİNİZ. ALLAH c.c. İSRAF EDENLERİ (KESİNLİKLE) "SEVMEZ". (A'raf Suresi-31)



Dışarıya kapanmak esasen içeriye açılmaktır. Huzur mu istiyorsun? Az eşya, az insan.' 
Franz Kafka

Cumartesi, Temmuz 28, 2018

Allah Allah biz ekonomiyi çok iyi yönetiyoruz ama cari açık ve borç neden sürekli artıyor?


Bizim gençlik dönemimiz enflasyon canavarı hikâyeleri dinlemekle geçti. Enflasyondan canavarı sorumlu göstermek başta gazete karikatüristleri olmak üzere tüm kesimlerin (kamu, tüketiciler ve politikacılar) işine geldi. Uzun süredir kış uykusunda olan canavar son dönemlerde tekrar ortaya çıktı. Bugünlerde yine kahraman bir canavar avcısı arayışı var. Acaba yeni avcı kralın kızıyla evli yakışıklı prens mi olacak?

Biz ekonomiyi okullarda ABD kaynaklı ithal ekonomi kitaplarından öğrendik. Bugün de ülkemizde ekonomistler ekonomiyi yine bu kitapların tercümelerinden öğreniyorlar. Çok tank üretirseniz az tereyağı yersiniz şeklinde soğuk savaş döneminden örnekler de yer alıyor. Bugün de ekonomileri yöneten kamu yöneticileri ve ekonomistler, ekonomideki gelişmeleri genellikle bu kitaplarda anlatılan teknik ve modellerle anlatmaya çalışıyorlar ama 50 senedir bu çözüm önerileri bizde pek sonuç vermedi çünkü kültür bilimlerinde mekan ve zaman bağlamını da dikkate almak gerekir.  Geldiğimiz noktada ekonomiyi enflasyon mu faizden çıkar, faiz mi enflasyondan çıkar tartışmasına indirgedik. Tek farkla, o zaman enflasyon canavarı vardı, şimdi faiz canavarı var! Herkesin canavar tercihi farklı J

Ekonominin çok farklı tanımları var. (https://ekonomist.co/akademi/ekonomi-nedir-5425/)  Mesela ben bu tanımlardan en çok İngiliz iktisatçı Lionel Robbins’in tanımının ülkemizdeki ekonomi gerçeğini daha uygun tarif ettiğini düşünürüm. Robbins ekonomiyi, “Amaçlarla/ihtiyaçlarla, alternatif kullanım olanakları olan sınırlı kaynaklar arasındaki ilişkiyi, insanların davranışlarını dikkate alarak inceleyen bilimdir” şeklinde tanımlıyor. Bu tanımı bir ülke çerçevesinde biraz daha açarsak tüketicilerin ve kamunun ellerindeki sınırlı kaynaklarla yaptıkları tercihlerin konsolide sonucu olarak düşünebiliriz. Tüketicilerin bu etkinlik içindeki tercihleri ve davranışları ekonomik sonuçlar doğuruyor. Örneğin bir tüketici yerli üretim bir araba kullanmak yerine pahalı bir yurt dışı üretim araba kullanırsa bunun ekonomiye etkisi yurt dışına daha fazla döviz çıkmasıdır. Eğer tüketicilerin n tanesi yabancı üretim bir araba alırsa o zaman n*q miktarında döviz yurt dışına çıkacaktır. Bu tüketicilerin hiçbirinin döviz kazandırıcı bir faaliyeti olmadığını varsayarsak bu alışveriş, dış ticaretimizde n*q kadar bir açık vermemize yol açacaktır. Aynı şekilde ülkedeki tüm tüketiciler tercihlerini yurt dışında üretilen mallar lehine kullandıklarında ülkenin dış ticareti o oranda bir açıkla karşılaşacaktır. Devletin davranışlarını da yine ülkeyi yöneten siyasetçilerin tercihleri belirliyor. Eğer sermaye yanlısı bir politika izlerseniz proje ve yatırım tercihlerinde sermaye kollanıyor. Toplumcu bir siyasi bakış açınız varsa kıt kaynakları toplumun öncelik ve ihtiyaçlarına kullanmayı tercih ediyorsunuz. Mesela tüm kamu yöneticileri ulaşım tercihlerinde lüks ithal arabaları tercih ederlerse kıt kaynaklarınızın bir kısmını bu arabaların ithalatına harcıyorsunuz.

Türkiye de insanların yurt dışında üretilen mal tercihleri cumhuriyetten çok önce başladı. 1838’den itibaren İngilizlerle yapılan serbest ticaret, imtiyaz anlaşmalarıyla başlayan Avrupa malı tüketim alışkanlığının kötü sonuçlarını cumhuriyeti kuranlar çok iyi görmüşlerdi. Toplumu bu hastalıktan kurtarmak için ilk yaptıkları işlerden biri eğitim kurumlarında yerli malı haftasını başlatmak olmuştu. Daha sonraki yıllarda bazı siyasetçilerimiz bunun komünist/devletçi bir etkinlik olduğunu ileri sürerek toplumun gündeminden çıkardılar. Hemen arkasından tüketicileri yabancı üretimi mallara alıştırmak için ne alırsan 1 TL dükkânlarını açtılar. Böylece Türk tüketicisinin bugünkü yabancı malı tercih ve tüketim alışkanlığı, ciddi bir ekonomik krizden yeni çıkılmış olmasına rağmen 1980’lerden sonra tekrar canlandırıldı. Bugün Türk tüketicisi davranışlarının ulusal ekonomiye etkisini ve toplumsal sonuçlarını dikkate almadan, hatta tüketici kredilerini de kullanarak çok rahatlıkla gelirini aşan harcamalar yapmaktadır. Toplumun belirli bir kesiminde ve gençlerde çok güçlü bir yabancı marka tüketim motivasyonu gelişmiştir. Ülkedeki yabancı bankaların pompaladığı tüketici kredileri yine yabancıların projelerini yaptığı ve yönettiği AVM’lerde (Açık Verme Merkezleri) yine ithal mallarının tüketiminde kullanılıyor. Batı etkisindeki popülist sistem siyasetçileri, tüketicilerin borçlanarak da olsa kendilerini refah içinde hissetmelerini, kendi şahsi çıkarlarına hizmet ettiği için bu sahte zenginlik oyununa şimdiye kadar herhangi bir müdahalede bulunmadılar. (Yabancılara borçlanılarak üretmeden yükseltilen GSMH) Bugün şehirlerimizde yenilenen binalarımızda bile eskiye oranla daha fazla yabancı girdi kullanılıyor. 50, 60 sene önce inşa edilen binalarımız çok daha yerli ve millidir! Böylece yeniden inşa edilen bina sayısı arttıkça ülkenin döviz çıktısında da o oranda yükseliş olmaktadır. Bu durum tamamen tüketicilerin ve kamunun tercih ve kararlarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanmalarının sonucudur. Kimse ayağını yorganına göre uzatmak istememektedir.

Kamuya gelince; Türkiye’de devlet Cumhuriyetle birlikte çok uzun süre kapitülasyon ve özel anlaşmalar sonucunda biriken Osmanlı borçlarını ödedi. Geçmişte yaşanan bu kötü deney ve sonuçlar, ilk zamanlarda cumhuriyet hükumetlerinin içe dönük batıya karşı kalkanları açık temkinli bir politika izlemelerine yol açtı. 1980’den sonra devletin kalkanları birer birer indirilerek pazarlarımız yine batı ülkelerinin markalarının işgaline açıldı. Kamuyu kontrol eden iktidar politikacılarının tercih ve davranışları sonucunda toplumun borçları hızla arttı. Politikacılar ülkenin kaynak yaratma kapasitesini dikkate almadan tam gaz borçlanarak popülist göz boyama projelerine devam etmektedirler. Dünyada en büyük köprüleri, en büyük hastaneleri, en büyük adalet binaları en büyük uzun tünellerini inşa ederken borçlarımız çığ gibi büyüyor. Bugün gelinen noktada borçların geri ödenmesinde yaşanan sıkıntı, yükselen kurlar, faizler, enflasyon toplumu oluşturan tüketici ve kamunun tercih ve davranışlarının sonucudur. (Bir ekonomi elbette dış dünyadaki gelişmelerden de etkilenir ancak tercihleriniz neticesinde borçla yaşar hale gelmişseniz, Trumpgillerin her konuşmasında yaprak gibi savrulursunuz çünkü direnciniz zayıflamıştır.) Lüks yaşamı ve tüketmeyi tercih eden tüketiciler ve lüks arabalarından inmek istemeyen kamu yöneticilerinin gelinen noktada suçu lobilere yüklemeye çalışmaları gayrı ciddi bir savunmadır.

Özetle hiçbir şekilde yeterli kaynak üretemeyen, çok borçlu bir ekonominin, bu durumun esas sorumlusu olarak tüketici ve kamu tercih ve davranışlarını dikkate almadan, faiz, kur, enflasyon üçgeni tartışmaları ile düzlüğe çıkacağına inanmak, bir aldanma ve aldatmacadır. Paradigmalar değişmediği sürece bu durumu, değil damat, dünyanın en iyi ekonomistlerinden bir kurul oluştursanız yine düzeltemezsiniz.

Özlü Söz: Küçük adımlar, uzun vadede büyük sonuçlara yol açar.

Ya da "Yanlış adımlar, uzun vadede kötü sonuçlara yol açar" Bunu da ben söyledim...

Pazartesi, Nisan 09, 2018

Avrupa’nın en hızlı büyüyen fakat bir türlü gelişemeyen ülkesiyiz!


Ekonomi sınıflarında okurken çok beğendiğim bir konu vardı, “Büyüme ve Kalkınma”. Derslerden birinde gelişmiş ülke, geri kalmış ülke, gelişmekte olan ülke tanımlarını tartışmıştık. Gelişmekte olan ülke tanımı hiç birimizi tatmin etmiyordu. Bir ülke ya gelişmiştir, ya da gelişmemiş. 40 sene önce gelişmekte olan ülke tanımı sınıfları dolduran heyecanlı gençlere mantıklı gelmiyordu ve hocamızla tartışıyorduk. Haklıymışız 40 sene sonra politikacılar bizi yine gelişmekte olan ekonomi olarak tanımlıyorlar. 40 senedir hala gelişememişiz! Elbette geri kalmış ekonomi diye anılmak hiçbir politikacının işine gelmiyor.

Geçtiğimiz günlerde hükümete bağlı Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) büyüme rakamını açıkladı. Türkiye ekonomisinin 2017 yılında %7,4 büyüdüğü iddia ediliyor. Büyüme nedir? Basit bir tanımlamayla ekonomik büyüme, ekonominin her kesimi tarafından üçer aylık dönemlerde veya bir yıl içerisinde üretilen malların ve hizmetlerin değerindeki artışı gösterir. Bu değişimi ölçmek için bir ülkenin GSYİH’ sına bakılarak (gayri safi yurtiçi hâsıla) üçer aylık veya yıllık dönemlerdeki artış veya azalışı hesaplanır.

Büyüme rakamı siyasetçilerin kontrolünde olduğu sürece siyasetçiler ellerindeki araçları kullanarak ve şartları zorlayarak belirli bir dönemde büyümeyi daha yüksek çıkarabilirler. Bir ekonominin borçlanarak daha çok tüketim ve üretim yapması, kredileri, dış ticaret hacmini arttırması, belirli sektörlerin teşvik edilmesi, düşük faizli krediler vs. ekonomiyi büyültür ama bunun adı kalkınma değildir. Kalkınma büyüme ile birlikte toplumun yasam standartlarının yükselmesi, bireylerin her yönden kendilerini daha mutlu hissedecekleri bir ortamda yaşamalarının sağlanmasıdır. Kalkınmanın öğeleri nelerdir? Bireylerin ortalama eğitim düzeyinin yukarıya çekilmesi, sosyal hizmetlerden daha çok faydalanabilmeleri, özgürlüklerin artması, yasam kalitesinin yükselmesi, ortalama ömrün uzaması, sağlıklı çocuklar yetiştirebilmek, kendi kendisiyle toplumuyla ve dünyayla barışık bireyler yetiştirebilmek, hukukun üstünlüğünü kabul etmek ve istisnasız uygulamak, insan haklarını garanti altına almak kalkınmış bir toplumun göstergeleridir. Özetle kalkınma toplumu oluşturan bireylerin yaşam kalitelerinde artış sağlar. Ekonomik büyüme sadece ekonominin bilançosunu şişirir, bireysel düzeyde sağlanan gelişmeleri göstermez. Bu yüzden geri kalmış ülkelerde politikacılar demeçlerinde kalkınma parametrelerinden hiç söz etmezler. Örneğin bizim gibi ülkelerde, fakirlikle mücadele kalkınmanın belki en önemli unsurudur ancak felsefesi eksik, insanı odak noktası olarak görmeyen bir büyüme politikası ülkeyi kalkındırmaz. Kalkınmanın en önemli boyutlarından biri de tabii ki kadınların ülkenin sosyal, siyasi ve is hayatında aktif rol üstlenmeleridir. Kadınların toplumdaki konumları kalkınmış ülkelerle kalkınmamış olanları birbirinden ayıran en önemli farklardan biridir. Kalkınmış bir toplum kadın erkek ayırımını hukuk önünde, teoride ve sosyal hayattaki uygulamalarıyla, pratikte, yok etmiş bir toplumdur. Bu nedenledir ki, Arap ülkeleri büyük ekonomilere sahiptirler ancak kalkınmış değillerdir. Kalkınma büyümeyi içerir ancak büyüme kalkınmayı sağlamaz. Türkiye'nin hedefi ekonomiyi şişmanlatmak değil ülkeyi kalkındırmak olmalıdır.

Şimdi Türkiye özeline gelirsek, madem bu kadar büyüdük, niye işsizlik %11 altına düşmüyor? Demek ki gerçek üretime dayalı bir büyüme yok. Bu niceliksel, istihdamsız ve sanayiden uzak bir büyüme. Bu büyüme 6 milyon işsiz, 16 milyon yoksulun bulunduğu ve nüfusu yılda yaklaşık 1 milyon kişi artan, 80 milyonluk bir ülkeye yetmiyor. Yetmesi için daha çok malın Türkiye’de üretilmesi ve ihraç edilmesi lazım. Biz net ithalatçı ülkeyiz, ihracatımızın ve politikacıların yerli/milli diye adlandırdıkları üretimin içinde bile ithal girdi oranı çok yüksek. Dolayısıyla GSMH hesaplamasına giren yerli üretim ve ihracat arttıkça ithalat da artıyor ve borçlanıyoruz. Burada tam bir yanılsama var. Politikacılara göre senelerdir büyüyoruz ama senelerdir iç ve dış borcu, işsizliği, gelir dağılımındaki bozukluğu artan bir ekonomi var. Demek ki bizdeki büyüme çeşitli dönemlerde devletin elindeki imkânları kullanarak ve koşulları zorlayarak sağlanan bir büyüme. Araçları da yurt dışı borçlarla girişilen büyük kamu projeleri, bina yenileme inşaatları, silah yatırımları, Kobilere sağlanan teşvik ve krediler (KGF). Ama görüyoruz ki bunlar sadece rakamları niceliksel olarak şişirmiş, toplumun geneline yayılan bir refah artışı ve kalkınma yok. Çiftçi, emekli, işsiz, yoksulluk büyümeden pay alamamış ama sözde büyüyoruz! GİNİ katsayısına bakmak yeterli. Bu durumu aşmak, sadece niceliksel büyümeye endeksli illüzyonist yaklaşımdan vazgeçip, insanı, sanayiyi ve istihdamı merkezine alan, toplumsal refahı hedefleyen kalkınmacı ve sürdürülebilir bir büyüme anlayışı ile mümkündür. GSMH yükseliyor ama yeterli mi? Bir sürü insan herhangi bir fayda hissetmedikten sonra neye yarar? Ayrıca, Türkiye’deki ekonomik büyüme hesabı genellikle iktidar politikacıları tarafından propaganda amaçlı kullanıldığı için sadece içinde bulunulan dönem dikkate alınılır. Politikaların demeçlerine baktığınız zaman hızlı büyümenin yol açtığı, doğal kaynakların kirlenmesi ve çevrenin bozulmasına yol açan üretim ve tüketimin hesaba katılmadığını görürsünüz. Ancak kalkınma sürdürülebilirlik ile ilgilidir; bu, gelecekteki ihtiyaçlarından ödün vermeden mevcut ihtiyaçları karşılamak anlamına gelir. Sanıyorum sürdürülebilirlik konusu bizim için şimdilik biraz lüks ama kurbağa ısınıyor…

Demek ki, ekonomik büyüme, ekonomik kalkınmanın gerekli ancak yeterli bir şartı değildir. Bir ülkeyi gelişmekte diye tanımlayabilmek için nüfusu artarken hem sürdürülebilir bir şekilde büyümesi hem de gelişme ve kalkınma endekslerinde de benzer ülkelerle aynı performansı göstermesi gerekir. Bugün Türkiye büyüme endeksinde politikacılara göre Avrupanın en büyüğü, gelişmişlik endekslerinde ise az gelişmiş ülke kriterlerine sahiptir! Eğer Türkiye’den gelişmekte olan ülke diye bahsedeceksek kalkınma endekslerinde aradan geçen 15 yıllık süreçte bir ilerleme göstermesi gerekirdi. Nedense bizim politikacılar da gelişmişlik endekslerine hiç değinmiyorlar. Bu endekslerden biri de, hem verimliliği etkileyen, hem de ekonomik büyümeye neden olabilecek okuryazarlık oranlarını ve ömür beklentilerini dikkate alan İnsani Gelişmişlik Endeksi‘dir. Türkiye 188 ülke arasında 71. (http://www.nationsonline.org/oneworld/human_development.htm)
Aslında bütün bu yazılanları özetleyen ve bir takım sorular sormamız gerektiren istatistik şudur: nasıl oluyor da 2016 rakamları itibariyle bir ülke milli gelir sıralamasında 16.sırada iken, adam başı gelir sıralamasında ise 82. sırada oluyor?  Aynı şekilde birçok gelişmişlik indeksinde milli gelirimize göre çok alt sıralarda yer almaktayız.

Perşembe, Mart 01, 2018

Şeker Fabrikaları


Şeker Fabrikalarının satışı basit bir özelleştirme olayı değildir. 90 lı yıllardan beri adım adım değersizleştirilmeye çalışılan Şeker Fabrikalarının yok edilmesi planının son evresidir.
Şeker fabrikaları Türk sanayinin ve tarımının temeli, Cumhuriyet'in ekonomik gücüdür. Şeker stratejik bir üründür. Kolomb, 1492 yılında Hindistan’a hint tuzu denilen şekere yeni ulaşım yolları bulma savıyla denize açılmıştır. Coğrafi keşifleri başlatan şekerdir. Karayipler’e 1493 yılında yetiştirilmek üzere şeker kamışı götürmüştür. İngiltere ve Hollanda’nın zenginliği Karayipler şekerinden kaynaklanmıştır. Napolyon harplerinde şekersiz kalan Avrupa Prusya’nın pancarından şeker elde etmeyi öğrenmiş, Teltow’un pancar tarlaları büyük Alman sanayisini yaratmıştır. Şeker pancarı, Prusya kralını Almanya imparatoru yaparak Alman birliğini sağlamıştır. Varken kıymeti pek bilinmez, yokluğu hastalıktır, yıkımdır. Şeker temel gıdadır. 1. cihan harbinde şeker yokluğu İspanyol gribine neden olmuş, sonuçta 100 milyona yakın insan ölmüştür.
Çok sanayi ürününün siyasetle ilgisi yoktur. Şeker konusu şu veya bu şekilde siyasetçileri ilgilendirir. Siyasetçilerin, hükumetlerin, sektöre müdahalesinin sonuçları ülke için yaşamsaldır.
2. Dünya Savaşı döneminde 1940 yılında kontrolden çıkan enflasyon şeker fiyatını da etkiledi. 1 kg. şekerin fiyatının 1940 yılında 38 kuruş iken, 1942 yılında 480 kuruş olması, seçimlerde siyasi dengeleri değiştirdi. 1950 yılında CHP’nin iktidarı yitirmesinin nedenlerinden biri oldu.
1960 yılında 12 kuruş olan pancar fiyatının Cemal Gürsel hükümetince 1961 yılında 8 kuruşa indirilmesi CHP’nin1961 seçimlerinde oy kaybetmesine yol açtı.
Şeker fabrikaları sadece şeker üreten kuruluşlar değildir. Kuruluşundan itibaren bilimsel ve teknolojik gelişmelere önem verilmiştir. Bünyesinde kurulan zirai ve teknoloji araştırma laboratuvarlarında (Şeker Enstitüsü) yapılan araştırma ve geliştirme çalışmalarıyla ülke tarımına ve sanayine bilimsel ve teknolojik destek sağlanmıştır. Tarım, teknoloji, yaşam ve ekonomi konusunda temel yayınlar yapılmıştır. Türkiye şartlarına uygun pancar tohumları yetiştirilmiş anaç ve elit tohumlar geliştirilmiştir. Böylece tohum dışa bağımlıktan kurtulmuştur.
Tohum ve hayvancılık konusunda şeker fabrikalarının civarında örnek çiftlikler oluşturulmuştur. Özellikle Lüleburgaz civarında bulunan Sarımsaklı çiftliğinde elde edilen sonuçlar Amerikan çiftlikleriyle boy ölçülecek düzeye gelmiştir. Köylüye verilen destekle sadece pancar değil et, süt, yem ve diğer tarım ürünleri özellikle yağlı tohumlar üretiminde büyük gelişmeler sağlanmıştır. En az 380 000 çiftçi doğrudan pancar çiftçisidir. Şeker fabrikalarının teşkilatı sadece fabrika merkezinde değil bütün ülke sathına yayılmıştır. Özellikle Doğu Anadolu’da sığır neslinin ıslahı için çalışmalar yapılmıştır. Et-Balık Kurumu ve Ziraat bankasıyla beraber yürütülen besi projesiyle ülkenin et ihtiyacı karşılanmış, köylü köyüne bağlı kalmıştır. Yağlı tohum projesiyle başta Merzifon’da kurulan Meray gibi yağ fabrikaları ayçiçeği üretimini geliştirmiş yağ ithali önlenmiştir. Şeker fabrikalarının denetiminde verilen krediler gayesine uygun kullanılmış batık hale gelmemiştir. Şeker fabrikaları Konserveciliğin, domates ve patates üretiminin öncü gücü olmuştur.
Şeker fabrikaları, kendi fabrikasını kendi yapan fabrikalardır. 1961 yılına kadar anahtar teslimi olarak Alman ve Fransız firmalarına yaptırılan fabrikaları, bu tarihten sonra tamamen yerli proje donanımla kendisi yapmıştır. 1961 de mevcut şeker 15 fabrikayla 26 600 ton olan günlük pancar işleme kapasitesi, 1996 yılında tamamen kendi proje ve imalatı olan, makine ve tesisleri ile yapılan yenileştirmelerle 30 fabrika ve 110 100 ton günlük pancar işleme kapasitesine ulaşmıştır.
1998 yılında Özbekistan’da yapılan şeker fabrikası başarının yurtdışında da dünya çapında tescilidir. Türkiye’nin, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtından sonra dünya çapında gerçekleştirdiği en büyük olay, 1998 yılında Türkşeker tarafından Özbekistan’da tamamen Türk teknolojisiyle anahtar teslimi yapılan Horezm Şeker fabrikasıyla dünyaya meydan okumasıdır. Kullanılan teknolojinin üstünlüğü, fabrikanın mükemmel bir şekilde çalışması hayranlıkla karşılanmıştır. Türkşeker, KİT’leri ekonomide kambur görenleri hüsrana uğratarak, bütün olumsuzluklara rağmen, işçi ücretleri batı Avrupa işçileri ücretleriyle ayni olduğu halde 10 milyon US dolar kâr sağlamıştır. Fetullahçıların etkisiyle Özbekistan ile hükümetimiz arasındaki olumlu ilişkiler zarar görmüş ve orada tasarlanan 3 şeker fabrikası yapımı (Namangam, Taşkent ve Semerkant) siparişinden vazgeçilmiştir.
Bu arada ayni şekilde sözleşme müzakerelerinde sipariş aşamasına gelen Rusya’da Stavropol, Orenburg ve Rostov’da Türkşeker’e yaptırılacak şeker fabrikalarının yapımı da, kamu ve özel sektör üst kademe yöneticilerinin kişisel çıkar beklentileri nedeniyle akamete uğramıştır.
Almanların Çumra Şeker fabrikasını, Fransızların Boğazlıyan Şeker fabrikasını anahtar teslimi yapması sağlanarak Türkşeker’in gelişmesinin önü kesilmiştir. Bununla da yetinilmemiş. Aksaray’da İspanya’dan hurda olarak ithal edilen bir şeker fabrikası kurulmuştur.
Şeker fabrikaları makine ve elektromekanik imalatı ta yapmaktadır. Çimento fabrikaları, petrokimya fabrikaları, kâğıt fabrikaları, demir çelik fabrikaları, haddehaneler, hidrolik ve termik santraller için makineler, su türbinleriyle alternatörler, süreç denetim ve güç elektroniği aygıtları üretmektedir.
Erzincan Makine Fabrikası ziraat aletleri üretiminde, Turhal Makine Fabrikası, taşıyıcı organlar, ventiller ve çeşitli dökümler üretiminde, Ankara Makine Fabrikası, buhar kazanları, su türbinleri, büyük baraj kapakları, ağır ve büyük boyutlu çelik imalatı, basınçlı kaplar, alternatörler döner fırınlar, büyük dişliler, filtreler ve benzerleri üretiminde, Eskişehir Makine fabrikası, dişli kutuları, pompalar, çelik döküm ve benzerleri üretiminde, Afyon Makine fabrikası çelik konstrüksiyon ve taşıyıcı elemanlar üretimi konularında uzmanlaşmışlardır. EMAF, YG elektrik motorlarının onarımında, süreç denetim aygıtlarının, güç elektroniği aygıt ve sistemlerinin, bilgisayar destekli süreç denetim sistemlerinin, ince mekanik, hidrolik ve pnömatik sistemlerin üretiminde Batı Avrupa firmalarıyla rekabet edebilecek güçtedir.
Avrupa’da sanayi devriminde hızlandırıcı etki yapan şeker Türkiye’de de sanayi başlangıcının kurucu gücü olmuştur. Türkiye’de mevcut bulunan sanayi ve tarımsal üretimin temelinde şeker fabrikaları vardır. Halen mevcut alt yapısı, bilgi ve deneyimiyle, sadece bir siyasi iradeyle, yaptıklarını geliştirerek daha büyük işler yapılabilecek kapasiteye sahiptir.
1997 de dünya şeker üretimi 123 milyon ton, Türkiye şeker üretimi 2 milyon ton iken 2017 Dünya şeker üretimi %45 artarak 178 milyon olurken Türkiye’nin şeker üretimi ancak %28 artarak 2 milyon 559 bin ton olmuştur. Şeker ihraç eden Türkiye, 2016 da 165 bin ton, 2017 de 280 bin ton şeker ithal etmiştir.
Pancar tarımı ülkemizin Doğu Karadeniz bölgesi hariç bütün bölgelerine yayılmıştır. Şeker fabrikaları satılırsa en geç 5 yıl içinde şeker pancarı İç Anadolu bölgesi dışında kalmayacaktır. Burada yoğunlaşan pancar tarımı, halen yeraltı sularını tüketmekte tahıl üretimini ve çevreyi olumsuz etkilemektedir. Türkiye’nin son sosyoekonomik durumuna göre pancar tarımının Batı ve Orta Anadolu bölgelerinden, Doğu Anadolu ve Güney Doğu Anadolu Bölgesi’ne kaydırılması gerekirken, Batı ve Orta Karadeniz ile Doğu Anadolu’da halen mevcut pancar tarımı yok olacaktır.
Orta Anadolu Kayseri ve Konya şeker pancarı sayesinde sanayileşmiştir. Orta Anadolu artık geleneksel tahıl üretimine geçmelidir. Buğday çiftçisi yılda 32 gün Pancar çiftçisi 112 gün çalışır. Orta Anadolu’da buğday çiftçisinin boş kaldığında çalışacağı işyeri vardır. Pancar tarımı sanayice gelişmemiş pancarın anavatanı Doğu Anadolu’ya kaydırılmalıdır. Pancar tarımı bölgesinde sanayi yaratır. Doğu Anadolu’da nüfus yerinde kalır ve refahı artar.
Şeker fabrikalarının satışıyla, pancar üretimi kısıtlanıp Türk çiftçisi yoksulluğa sürüklenirken, Türkiye Şeker Sanayii, daha vahimi şeker üretim teknolojisi ve mühendisliği yok edilecektir.

Erkan Çetinkaya
Yüksek Mühendis


Ayrıca şeker sanayinin ekonomik boyutları ile ilgili olarak Sayın Mahfi Eğilmez'in görüşlerini aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.

Çiftçinin isyanı:

http://www.arizasiz.com/iftininisyangndemedamgavurdu_i1267.html

Salı, Mart 21, 2017

Yollara ve köprülere elbette ihtiyaç var, ancak önce tarafsız kontrol & denetim gerekiyor

Çanakkale Köprüsü
İyi planlandığında altyapı yatırımları, özel sektör faaliyetlerini canlandırmak ve ekonomik büyümeyi desteklemek, suretiyle kendi kendini öder. Fakat kötü yapılırsa, kamu altyapı harcamaları yolsuzluklara ve israflara yol açabilir. Bunun faturasını da vergi mükellefleri öder. Altyapı yatırımlarının düzgün bir şekilde yürütülmesi sadece finansman ihtiyacının karşılanmasından ibaret değildir; Aynı zamanda doğru bir projenin seçimi, tasarımı ve uygulanması sayısız detayların yakından yönetilmesini gerektirir. Ve burada başarının anahtarları yalnızca mesleki beceri ve teknokratik uzmanlık değildir. Ayrıca şeffaflık ve özgür basında başarı için gereklidir.  Vatandaşlar toplumun tamamını ilgilendiren projelerde gerçekleri bilmeleri;  ilerlemeleri izleyebilmeli ve böylece kamuoyunun çıkarlarını korumak için politikacılar üzerinde baskı kurabilmelidirler. 

Hükümetlerin, siyasi amaçları için düşük katma değere sahip ve önceliği olmayan projelere yönelmelerini önlemek ve finansmanın verimli kullanılmasını sağlamak için şeffaflık kültürünü geliştirmelidirler. İhaleler ve sözleşme içerikleri düzenli olarak yayınlanmalı, bağımsız kurullarca tedarik süreci ve sözleşme performansı projenin geliştirilme süreci boyunca kayıt altında tutulmalıdır.

Dolandırıcılıkları engellemek için hükümetler, yolsuzlukları bildirenleri ödüllendirmeli ve bu kişileri korumalıdır. Türkiye alt yapı yatırımlarına en çok ihtiyaç duyan ülkelerden biri. Bu nedenle altyapı projelerini seçmek ve uygulamak için gerekli yasal ve kurumsal çerçeve hızla geliştirilmelidir. Yolsuzluk, tüm ülkeleri bir dereceye kadar rahatsız ediyor; bu nedenle gelişmiş ülkeler, altyapı projelerini, özel sektörün aşırı nüfuz kullanımından ve kamunun keyfi müdahalelerinden korumak için önlemler alıyorlar.

Alt yapı yatırımları geliştirilirken toplumun ve Dünyanın gündeminde olan önemli sorunların da dikkate alınması projelerden alınacak faydayı daha arttırır. Örneğin yoğun hava kirliliği olan şehirlerimizde yatırımlar yeşil altyapı projelerine yönlendirilirse, ekonomimize daha da fayda sağlayacaktır. Otoyollar yerine yeni metro-demiryolu ağları kurmak, karbondioksit emisyonlarının azaltılmasına yardımcı olacaktır.

Altyapı yatırımları durağan ekonomi için bir can suyu ancak beklenen yararları elde edebilmek için politikacılar, öncelikle ihaleler için sağlıklı bir kurumsal çerçeve oluşturmaları sonra da proje seçiminde politik önceliklerden uzak durmak suretiyle uygulamanın baştan sona izlenmesine izin vermelidirler. 

Not: Bu yazı özgür basın ve özgür hukuk sistemine sahip, demokratik siyaset yapılan bir ülke için yazılmıştır.

Cumartesi, Şubat 20, 2016

Çok Çocuk Yapın ama Sokağa Salın...

Mardin Midyat- Çocukların Yaşamı
Türkiye ulusal gelirine (GDP) oranla en düşük sosyal amaçlı kamu harcaması yapan ülkeler arasında.
https://stats.oecd.org/Index.aspx?DataSetCode=SOCX_AGG
adresindeki Tablolara baktığınızda Şili, Romania, Meksika ve İsrael ile birlikte en son sırada yer alıyor. Ayrıca yine OECD ülkeleri arasında çocukların fakirlik tablosuna ve sıralamasına bakıldığında da durum çok kötü. Bkz:http://www.oecd.org/social/income-distribution-database.htm
Yine Romanya, Bulgaristan, Yunanistan ve İsrael'den sonra en sonuncu. Şimdi durum böyle olunca politikacıların ailelere çok çocuk yapın mesajı vermeleri inanılır gibi değil. Hem ulusal gelire göre çocuklar için yeterli ve adil bir sosyal harcama yapamıyorsun, hem de çok çocuk yapın diyorsun. Bu durumda ilk akla gelen politikacıların ülke çıkarlarından ziyade kendi çıkarlarını düşündükleri. Çocuk yapıyorsunuz bunları besleyip, eğitemiyorsunuz, doğal olarak bir kısmı ya hırsız, ya terörist ya da diğer kanunsuz oluşumların üyesi oluyor, sonra da silahlara dünyanın parasını harcayıp topluma huzur getirmeye çalışıyorsunuz! Bu çok masraflı ve vahşi bir yöntem değil mi?