Yaşam Dersleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşam Dersleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Mart 29, 2019

Entelektüel Kime Denir?


Üniversitenin son günleriydi. Okulda en çok sevdiğim hocanın odasındaydım.
Bana, “ Ne olmak istiyorsun? “ dedi.
"Entelektüel olmak istiyorum.” dedim.
"Senden entelektüel olmaz” dedi.
Çok şaşırmıştım.
Biraz duraksadıktan sonra,kırgın ve alıngan bir ses tonuyla;
"Dersinizi 3 sene önce alıp geçtim. Dersinizi almama rağmen hala bütün derslerinize giriyorum.  Şu gördüğünüz okulda en çok okuyan öğrenci benim. Bir  tek kişi daha gösterebilir misiniz benim gibi okuyan, araştıran ve sizinle sınıfın ortasında yeri gelince sert tartışmalara giren? “ dedim.
Ciddi bir ifadeyle tekrar;
"Senden entelektüel olmaz” dedi.
İyice hiddetlenmiştim.
" İyi benden olmasın, doçentlik tezlerine bile kaynak hazırladığım, konular önerdiğim şu gördüğünüz hocalarımızdan olsun! “dedim.
Profesör, gülümseyerek geriye yaslandı. Uzun uzun baktı. Ben hocanın en gözde öğrencisi olduğumu ve bu konuda tam aksi şeyler söyleyeceğini tahmin ediyordum.
"Bak evladım” dedi.
"Senden çok iyi bir araştırmacı yazar olur. Ama entelektüel olmaz . Nedenine gelince, sana entelektüel olamazsın dediğimde, bana bir entelektüel gibi “ Niçin olmaz? “ diye sormadın, aksine bir köylü gibi kızdın, alındın ve hiddetlendin.” dedi.
Hocayı dinliyordum dikkatle bir yandan da ruh halimden kurtulup, ne söylediğini anlamaya çalışıyordum.
"Yazarlık bilgi işidir. Entelektüellik bilgi değil, davranış biçimidir. Bir insanın entelektüel olması için en az 3 kuşak ailesinin okuması gerekir. Ben çok okuyan bir adamım. Ama entellektüel değilim. Hayata senin tepkilerini veriyorum. Oğlum da çok okuyan birisi. O da yetmez. Ancak entelektüel olmaya ondan sonra gelecek nesillerle başlanır. “
Hocanın söyledikleri kafama çakılmıştı.
"Şu okulun önüne bak. Hepsi son model araba dolu ve hepsi hocalara ait. Her iki sene de bir de model yenilerler. Gerçekten böyle bir yenilenmeye ihtiyaçları var mı? Niçin bu şekilde yaşıyorlar. Çünkü o yüksek unvanlarla gördüğün hocalarının kariyerleri ve diplomaları ne kadar yüksek olursa olsun, ruhlarındaki insan bir feodal köylü. Güçlerini topluma kabul ettirmek için böyle hava atmak zorundalar. Gerçek bir entelektüel asla bu güdüyle hareket etmez” dedi.
Odadan çıktığım günden beri bu hayat dersi niteliğindeki konuşmayı, her ne zaman TV’lerde büyük unvanlarla tartışan insanların bir anda ilkel öfke krizlerine girerek birbirlerine hezeyanlarla saldırdıkları zaman hatırlarım.
(Alıntı)
Kitap Edward Said

Çarşamba, Ocak 30, 2019

İsveç Neden Refah Seviyesi En Yüksek Ülkelerden Biridir?


Neredeyse "refah" kelimesi duyulduğu anda akıllara gelen ilk imgelerden biri İsveç. Peki neden? Türk asıllı bir İsveç vatandaşı  konuyu çok güzel tasvir etmiş:

"İsveç, vatandaşı olduğum ülkedir. İsveç'te refah seviyesi yüksektir, ama bu sandığınız sebeplerden değil. İsveç'teki refah seviyesinin sebebi İsveçlilerin çok para kazanmasından çok İsveçlilerin aşırı derecede tutumlu olması ve hesaplarını bilmeleridir.

Türkiye'de tam tersi bir durum var. Mesela son yıllarda ülkemizde "serpme kahvaltı" modası başladı ve bir çok beyaz yakalı hafta sonları boğaz manzaralı kahvaltıcılara gidip 2-3 günlük maaşını tek öğünlük yemeğe veriyor. Bunu bir İsveçliye söyleseniz kalpten gider. Volvo'da yöneticilik yapan müdürlerin bile evden tost yapıp getirdiği İsveç'te insanların dışarıda yemek yemesi için özel bir durum olması gerekiyor. Birinin doğum günü, evlilik yıl dönümü, mezuniyet gibi özel günler dışında neredeyse dışarıda hiç yemek yemiyorlar. İşe bisikletle veya toplu taşımayla gidip geliyorlar. Ailenin bir tane ufak bir arabası oluyor ve bunu mutfak alışverişi yapılacağında filan kullanıyorlar. Bir evde sadece oturulan odada ışıklar açık oluyor. Bizdeki gibi evde yalnız otururken "ses gelsin de yalnızlık hissetmeyeyim" diye tv'yi açık bırakmıyorlar mesela.

Aldıkları bir paltoyu 10-12 sene boyunca giyiyorlar. Ortalama bir İsveçlinin kıyafet dolabı içerik olarak ortalama bir Türkün dolabının 5'te biri kadardır. Biz bir giydiğimizi bir ay giymeyiz ama İsveçliler bu konuda gocunmaz. Gerekirse 3 günde bir aynı gömleği giyerler. bizdeki gibi her sene cep telefonlarını yenilemiyorlar ve yenilediklerinde de ucuz bir model alıyorlar. Bizdeki gibi her 2-3 senede bir araba yenilemiyorlar. Oturdukları evlerin çoğu tarihi yapılardan oluşuyor ve kimse 150-200 senelik bir binada oturmaktan gocunmuyor. Bizde 15-20 senelik binalara bile eski denip burun kıvrılıyor. Adamlar çöplerini bile geri dönüşümden geçirip elektrik üretiyorlar. Evlerine temizlikçi tutmuyorlar. Bulaşıklarını elde yıkıyorlar. Evde bir şey bozulursa kendileri tamir ediyorlar. Volvo ve İKEA gibi kendi ülkelerinin ürünlerini saymazsak marka takıntıları yok. Karı koca gece gündüz demeden çalışıyorlar. Çocuklar bile genç yaşta iş bulup harçlığını çıkartmaya başlıyor.

Evlerdeki mobilyalarda minimalizm ön plandadır ve ihtiyaç olunmayan mobilya asla alınmaz. evlerde tam olarak yeterli miktarda mobilya bulunur ama fazlası bulunmaz. Ayrıca mobilyalar 20-25 yılda bir yenilenir. Bir isveçli 20 yaşında ailesinden ayrı eve çıkıp kendi evine taşındığında aldığı mobilyalarla 40-45 yaşına kadar idare edebilir.

Bizde ise inanılmaz bir savurganlık var. Kimse üretim yapmıyor ama herkes tüketim yapıyor. Herkes gösteriş peşinde. Herkes rahatına ve konforuna düşkün. Herkes en yeni evlerde yaşayıp, en iyi arabalara binip, çeşit çeşit kıyafet alıp, sürekli dışarıda yemek yiyip, en yeni telefon modellerini kullanıp, en lüks şekilde yaşamak istiyor. Kimse hayattaki hiçbir rahatından taviz vermek istemiyor. İsveç ve Kuzey Avrupa'daki diğer ülkelerde refah kültürü var ama bunun sebebi sandığınız şeyler değil. Onlar para içinde yüzdükleri için değil, tutumlu oldukları için refaha ulaşabildiler."

Demek ki İsveçliler şu ayeti bizden daha iyi anlamışlar;

وَكُلُوا۟ وَٱشْرَبُوا۟ وَلَا تُسْرِفُوٓا۟ ۚ إِنَّهُۥ لَا يُحِبُّ ٱلْمُسْرِفِينَ

YİYİNİZ İÇİNİZ, İSRAF ETMEYİNİZ. ALLAH c.c. İSRAF EDENLERİ (KESİNLİKLE) "SEVMEZ". (A'raf Suresi-31)



Dışarıya kapanmak esasen içeriye açılmaktır. Huzur mu istiyorsun? Az eşya, az insan.' 
Franz Kafka

Cuma, Ocak 04, 2019

Bertrand Russell Bilgelik ve Nefret üzerine




Pazartesi, Aralık 18, 2017

Yavaş Yavaş Ölürler

Yavaş yavaş ölürler
Seyahat etmeyenler.
Yavaş yavaş ölürler
Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Alışkanlıklarına esir olanlar,
Her gün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler, Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler, Bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Heyecanlardan kaçınanlar,
Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler, Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar, Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar


Pablo Neruda


Pazartesi, Ekim 23, 2017

Zülfü Livaneli’nin Kaleminden Etkileyici 10 Alıntı

Üyesi olduğum ZAMAZİNGO isimli blogtan gelen bir yazıyı aşağıda sizlerle paylaşıyorum:


1. “Onca sayfa okunur mu hiç ya? Özetlerine baktım. Bunları söylerken kucağındaki iPad’i işaret ediyordu. O zaman hayatı, aşkı, ölümü, felsefeyi, edebiyatı 140 karakterlik tweet’lerle ifade eden bir kuşakla konuştuğumu daha derinden kavradım. Aramızdaki uçurum kapanmayacak cinstendi.”
2. İnsan hiçbir umut beslemediği zaman durumu kabullenebiliyor ama kapkara bulutlar arasından iğne ucu kadar kendini gösteren bir güneş ışını belirince bütün dünyası o ışığa bağlı oluyor…
3. Ama inan bana, insanların çoğunun ruhu, bedeninden önce çürür.
4. Harese nedir, bilir misin oğlum?
Arapça eski bir kelimedir.
Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir.
Harese şudur evladım:
Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan
üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür;
o kadar dayanıklıdır yani.
Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır.
Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar.
Keskin diken devenin ağzında yaralar açar,
o yaralardan kan akmaya başlar.
Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider.
Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına
doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve.
Bunun adı haresedir.
Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir.
Bütün Ortadoğu’nun âdeti budur oğlum, boyunca birbirini öldürür
ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz.
Kendi kanının tadından sarhoş olur
5. Sağcı, solcu, milliyetçi, enternasyonalist, tarikatçı, Fenerbahçeli, Galatasaraylı, Beşiktaşlı, genç-yaşlı, kadın-erkek, köylü-şehirli, Doğulu-Batılı, zengin-yoksul olmanız fark etmez. Yeter ki düzgün insan olun!
6. Kıskanmayı bile unutmak. Onu mutlu eden herkesi ve her şeyi sevmek. O noktada sahiplenmek biter, saf aşk kalır.
7.”Aramızdaki temel fark ne, biliyor musun? Sen insanlara baktığın zaman üniformalar, bayraklar ve din görüyorsun!”. “Peki, sen ne görüyorsun bakalım?”. “İnsan, sadece insan. Seven, acı çeken, acıkan, üşüyen, korkan bir insan.”
8. Haklı olanı güçlü kılamadığımız için güçlü olanı haklı kılıyoruz…
9. Zaten dünyanın hangi köşesinde huzur kaldı ki…
10. İnsanlar bunca acı çekerken, İstanbul’da en iyi suşinin nerede yenilebileceğini konuşanlara dayanamıyordum

Salı, Ekim 10, 2017

Yaşayarak Öğrenmek

Bir gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir bakkal dukkanina girmis. Bakkala hemen kendisini saklamasini emretmis. Bakkal da Napolyon' u musait bir yere saklayip, biraz sonra gelen dusmanları da

'Az evvel biri koşarak su tarafa kacti.' diye savustur­mus. Nihayet biraz sonra Napolyon' un muhafızları yetismisler. Bakkal ömründe bir daha karsilasamayacağı Napolyon' a sormus: 


'Efendim, af buyurun ama merak ettim, olumle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu?' Napolyon birden öfkelenmis. 'Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçercesine konuşabiliyorsun? ' diye bağırmış. 

Hemen askerlerine, adamcagizi kursuna dizmelerini emretmis.
Askerler bakkalin gozunu baglayip, karsisina dizilmisler. 

Mermiler namlulara surulmus, artik 'ates' emri verilecek... Adamcagiz
içinden: 'Ah, ne yaptın sen? Simdi ölüp gideceksin diye düşünürken, arkadan bir çift
el uzanmis, gozundeki bagi acmis. Karsisinda Napolyon varmis. 

Tek cümleyle cevaplamış Napolyon: 'Işte böyle bir duygu!' 


"Yasayarak öğrenmek, bedeli en yüksek öğrenme biçimidir... "

Pazartesi, Ocak 16, 2017

Zaman Paradoksu

Mektubun sahibi, George Carlin (1937 – 2008); 5 Grammy Ödülü kazanmış, ABD’de “100 en büyük TV stand-upçısı” listesinde yer almış bir büyük komedyen, aktör ve yazar.
Bu yazı, eşi Brenda’nın kanserden ölmesinden sonra, “Zamanımızın Paradoksu” başlığı ile yazılmıştı.
Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var; daha geniş oto yollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var.
Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz; daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz.
Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz; daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var.
Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz; daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var.
Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz; daha çok ilacımız, ama daha az sağlığımız var.
Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz, çok savurganca para harcıyoruz, çok az gülüyoruz, çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz, çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz, çok az okuyor çok fazla TV izliyoruz ve çok ender şükrediyoruz.
Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık.
Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz.
Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik.
Yaşamımıza yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık.
Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin karşısına geçmekte sorunumuz var.
Dış Uzayı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik.
Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık.
Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik.
Atoma hükmettik, ama önyargılarımıza edemedik.
Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz.
Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz.
Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik.
Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayarlar yapıyoruz, ama git gide daha az iletişim kuruyoruz.
Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin; büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.
Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler, ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir.
Bu günler, hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlakî değerler, bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir.
Vitrinlerde her şeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamandayız.
Öyle bir zaman ki teknoloji bu mektubu size getirebilir, siz bu içselliği ya paylaşmayı, ya da sil tuşuna basmayı seçebilirsiniz.
Yaşam, aldığımız nefes sayısıyla değil, nefesimizi kesen anların sayısıyla ölçülür.
George Carlin

Salı, Haziran 21, 2016

George Carlin'den özlü sözler


Bir yazıma kaynak araştırırken George Carlin'in karşıma çıktı. George Carlin şöyle demiş, "Kalabalik ve aptal kitlelerin gucunu asla kucumsemeyin". Cogunlugun cahil ve aptal oldugu toplumlarda demokrasi rejimi o ülkeye ancak felaket getirir, yeni diktatörler ya da askeri rejimler doğurur" ülkemizde olduğu gibi. 

Aşağıdaki linkten önemli konulardaki diğer görüşlerini okuyabilirsiniz:

http://onedio.com/haber/george-carlinin-ders-niteligindeki-10-sozu-479473


Salı, Kasım 24, 2015

Yalnız Yaşamlara Doğru Bir Değişimin Hikâyesi

Benim doğduğum ev sobalıydı. İlkokula başlayıncaya kadar sobalı evde oturduk. Çocukken kış akşamları herkes bu sobanın bulunduğu odada otururdu. Benim kardeşlerim sobalı yaşamı görmedi. Onlar daha konforlu bir dünyaya adım attılar. Sobalı ısınma sayesinde özellikle akşamları herkesin birbirini görmesi ve iletişim kurma imkânı vardı. Televizyon olmadığı için ajans zamanı radyo açılır memleket haberleri dinlenirdi. Politikacıların yüzlerine ve ağızlarından çıkan sözlere, bugünkü gibi şahit olmadığımız için daha mutluyduk. Bugün yaşadıklarımıza benzer sorunlar o zamanda vardı ancak iletişim ve bilgi dağıtım teknolojisi bugünkü kadar gelişmiş olmadığı için olumsuz haberlerden daha az etkileniyorduk. İnsanlar hem birbirlerine daha yakın olmaları, hem de olumsuz mesajlardan daha az etkilenmeleri nedeniyle günlük hayatlarında daha mutlu idiler. Hane halkları genellikle müstakil evler veya en fazla altı daireli apartmanlarda yaşıyorlardı. Böylece insanlar birbirini tanır, konuşur ve sık sık birbirlerini ziyarete giderlerdi. Yani bugün unuttuğumuz komşuluk vardı. Daha sonra kaloriferli dairelerde yaşamaya başladık. Bunun etkisiyle aile fertlerinin akşamları ayrı odalarda oturma imkânına kavuştu ve ilk ayrılıklar böyle başladı. Kimimiz odamızda kendi dünyamızı kurduk, kimimiz bunu gizlice sigara içme özgürlüğü olarak kullandık. Birlikte yaşama ikinci darbeyi televizyon vurdu. Önceleri erişmesi lüks sayılan bu cihaz, hanelere girdikçe, hanelerinde birbirinden kopma süreci başladı. Başlangıçta sınırlı program seçeneği bir süre daha herkesi bir arada tuttu. Zaman içinde program seçenekleri arttıkça önce aileler, sonrada aile içindeki bireyler birbirinden koptu. Bugün akşam yemeğini bitiren doğru kendi odasına kendi televizyonuna koşuyor. Maddi imkânları iyi, birden fazla televizyona sahip olan ailelerin fertleri birbirlerinden daha çabuk koptu. 2015’e geldiğimizde üçüncü bir gelişme birlikte yaşama çabalarımıza son darbeyi vurdu. Akıllı telefon diye bir alet icat edildi. Aynı zamanda bir eğlence aracı olduğu için hızla yayılıyor. Sosyalleşme amaçlı yapılan toplantılarda bile insanlar yanındakilerle daha çok konuşmak yerine, bu yeni sevgilileriyle oynamayı tercih ediyorlar! Lokantaya gidiyorsunuz anne baba ve çocuklar başları eğik oyuncakları ile oynuyorlar. Anneler ağlayan çocuklarının ellerine akıllı cihazlar tutuşturuyorlar. Hâlbuki birbirleriyle iletişimleri azalmış bireyler için hafta sonu yemekleri ailenin sosyalleşmesi için çok güzel bir fırsat. Anne Candy Crash oynuyor, babalar futbol oynuyor, çocuklarda araba yarıştırıyor, neredeyse yemeği yediklerini zannedip hesabı ödeyip çıkacaklar! Bu şekilde cihazlarla aşk yaşayan bireylerin iletişim becerileri zaman içinde sadece cihazları aracılığıyla kurulan bir teknik beceriye dönüşünce,  sokağa çıktıklarında insan toplulukları içinde doğru iletişim kurma becerilerini yavaş yavaş yitiriyorlar. Bu nedenle spor karşılaşmalarında, ofislerde, sokakta, trafikte insanlar gittikçe daha saldırgan olup, insan olduklarını unutmaya başladılar. Yaşadıkları sanal dünyadaki iletişim onları gerçek dünya için gereken becerilerden gittikçe uzaklaştırıyor. Bunları niye yazdım? Medeniyet, modernlik, çağdaşlık algısı ile geliştirilen birçok teknoloji bizi ve davranışlarımızı radikal bir şekilde değiştiriyor. İnsanların uzunca bir dönem her türlü tehlikeye karşı dirençlerini artırmış olan birlikte olmaktan mutluluk duyma özelliğimizi ve yüz yüze iletişim kurma becerilerimizi gittikçe yitiriyoruz.  Yalnız yaşam, her türlü iletişim zorluğu karşısında karşımızdakini boğazlayacak hale getirdiğine göre, değişim başarılı olmuş, akıllı cihazların aklı bizi geçmiş demektir. Yaşamınıza soktuğunuz akıllı cihazlara dikkat edin sizi değiştirebilirler!

Yazan: Serdar Yurdakul






Cumartesi, Eylül 28, 2013

Einstein ve Şoförü


Einstein konferanslarına hep özel şoförü ile gidermiş. Yine bir konferansa gitmek üzere yola çıktıkları bir gün şoförü Einstein'a;
...
"Efendim, uzun zamandır siz konuşmanızı yaparken ben de arka sıralarda oturup sizi dinliyorum ve neredeyse söyleyeceğiniz
her şeyi kelimesi kelimesine biliyorum" demiş. Einstein gülümseyerek ona bir teklifte bulunmuş:
"Peki, şimdi gideceğimiz yerde beni hiç tanımıyorlar. O halde bugün palto ve şapkalarımızı değiştirelim, benim yerime sen konuş,ben de arka sırada seni dinlerim."
Şoför, gerçekten çok şahane ve başarılı bir
konuşma yapmış ve sorulan bütün soruları doğru
cevaplamış. Tam yerine oturacağı sırada bir kişi, o güne kadar
konferansta sorulmamış ağır bir fizik sorusu sormuş.
Şoför, hiç duraksamadan soruyu soran kişiye dönüp:
"Böylesine basit bir soruyu sormanız gerçekten çok
garip" demiş.Sonra da salonun arkasında oturan Einstein'ı
işaret ederek şöyle devam etmiş:
"Şimdi size arka sırada oturan şoförümü
çağıracağım ve sorduğunuz soruyu göreceksiniz, o bile cevaplayacak."

Netice:

"Akıllı insanlar, akıllı insanlarla çalışır ve insanın zekiliğinin
yanında uyanıklığıda insana çok şeyler kazandırır.."


Pazartesi, Temmuz 22, 2013

En Tehlikeli İnsanlar Kimlerdir?



Ülkemizde son dönemde yaşanan "Gezi Parkı" halk hareketi sırasında bir kez daha gördük ki, en tehlikeli insanlar...


Emine Ülker Tarhan

"Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır."
                                                                                                                          Bertrand Russel



Ayrıca Bkz. Dunning -Kruger Sendromu

Cuma, Şubat 10, 2012

Maymun Tuzağı

Amerika'nın son alışveriş trendi: Alışveriş yapmamak!

Hatta eldeki mallardan da kurtulup, hayatı sadeleştirmek! Kriz sonrası, çalışanlar, gelirlerinin daha büyük bir bölümünü harcamayıp biriktirmeye başlayınca, ABD'li üreticilerin etekleri tutuşmuş! Şu ara yapılan çoğu tüketici araştırmaları "Bu adamlar ne satın alırlarsa mutlu olurlar?" la ilgili.

Ortaya çıkmış ki bir servis almak, mal almaktan daha faydalı insan doğasına.
Yani bir ayakkabı yerine kutu oyunu, pahalı bir çanta yerine spor salonu üyeliği, araba yerine seyahat, ruj yerine sinema bileti, insanları daha mutlu ediyor! Bir tecrübe satın almak, kişiye daha yoğun ve uzun süreli bir tatmin sağlıyor. Üstelik 'Mal edinmenin mutluluk getirmediğini öğrenen 'dünyanın en çok satın alan halkı', kocaman otomobillerini, dört oda bir salon evlerini, 48 parçalık yemek takımlarını, doğrayan parçalayan karıştıran onlarca mutfak aletlerini satıp, ayrı bir oda haline gelmiş gardıroplar dolusu giysilerini fakirlere bağışlayıp hayatlarını sadeleştiriyor. Bazı aileler 40 metrekare bir evde, dört tabak, dört bardakla ve işe bisikletle gidip gelerek yaşamanın onları hiç olmadıkları kadar mesut ettiğini iddia ediyor. Bu esnada biriktirdikleri parayı yoga derslerine ve tatillere harcıyorlar.

YÜZ EŞYAYLA YAŞAMAYA DAVET!
Bir internet sitesi, tüketicileri sadece ve sadece 100 adet kişisel eşyayla yaşamaya davet ediyor! Yani kıyafet, kozmetik, ayakkabı, kitap, kalem, her şey toplam 100 parça edecek. Sitenin çağrısı büyük ilgi görüyor ve internet kullanıcılarından hatırı sayılır sayıda bir grup, kişisel eşyalarını hayır derneklerine bağışlayıp hayatlarındaki kalabalıktan kurtuluyor.

Hikâye, psikologlara göre şu: İnsanlar, iyi ya da berbat, yaşamlarındaki tüm değişikliklere çabucak alışıyor ve doğalarında var olan sabit mutluluk seviyesine bir an önce ulaşmaya çalışıyorlar.

Ebeveynlerinden birini kaybeden bir insanın bir süre sonra eski mutluluk ve neşesine kavuşması da bu yüzden, yalı alanın birkaç yıl sonra yalıda oturmayı kanıksayıp eskisi kadar 'mutsuz' olması da! Yani para mutluluk getirmiyor denemez ama parayla satın alınan mallar mutluluk getirmiyor! Şan dersleri, seyahatler, piknikler, tiyatro oyunları filansa başka! Farklı tecrübeler hayatı zenginleştirip memnuniyeti yükseltiyor! Los Angeles’lı filmci Roko Belic dünyayı dolaşıp *Happy *(*Mutlu*) isimli bir belgesel üzerinde çalışıyor.
New York Times gazetesinin haberine göre San Fransisco'nun kalburüstü semtlerinden birindeki evini bırakıp, hayatını tamamen değiştirip, Malibu plajında bir karavana taşınmış! Haftada üç dört gün sörf yapabildiği için şu anda ufacık karavanda çok daha mutlu bir hayat yaşadığını anlatmış.

AVUCUNUZU AÇMAYI DENEDİNİZ Mİ?
Asya'da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır: Bir Hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı büyüklüktedir. Yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner, ama kaçamaz. Aslında bu maymunu tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece, kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey, elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.

Bizleri de tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken; elimizi açıp benliğimizi, bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır! Bu örnekle benzeştirirsek; ben, sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şeyin bizim için birer tuzak olduğunu fark etmediğimizi düşünüyorum:

— Çoğunlukla konuşmaktan fazla bir özelliğini kullanmadığımız son model cep telefonlarına sahip olmak,
— Ortalama 15 m2´sini kullandığımız ama kullandığımız alandan 10–20 kat büyük evlere sahip olmak,
— Belki bir kez giydikten sonra çok uzun sure dolabımızın bir köşesinde unuttuğumuz günün modasına uygun giysilere sahip olmak,
— Okumadığımız kitaplara sahip olmak,
—Asla kadranın gösterdiği sürate ulaşamayacağımız en süratli arabaya sahip olmak,
— Bize günde 3–5 kez zamanı, başkalarına sürekli zenginliğimizi gösteren kol saatlerine sahip olmak,
— Vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten çok uzak; tabiri caizse yorgunluktan haşatımızı çıkaracak deniz kenarına yakın bir yazlık, bir dinlence evine sahip olmak,
— Vaktimize, nakdimize, aklımıza, çenemize zarar verse bile bir futbol takımı taraftarlığına sahip olmak,
— Oturmadığımız koltuk takımları, izlemediğimiz dev ekran televizyonlar; kullanmadığımız, faydalanmadığımız daha nelere sahip olmak… Ya da sahip olduğumuzu sanmak…
— Sadece çevre olsun diye bulunduğumuz ortamlar ve arkadaşlıklar!

O maymun gibi; avucumuzda tuttuğumuz sürece (faydalanamasak bile) sahip olduğumuzu sanmıyor muyuz? Ve ancak parmaklarımızı gevşetip bunlardan vazgeçtiğimiz zaman gerçekten özgür olup tüm yeteneklerimizi kullanabilir hale gelmeyecek miyiz?

Aslında biz bu dünyaya sahip olmaya değil, şahit olmaya gelmişiz. Ah bunu bir anlayabilsek...

Doç. Dr. Erol ERÇAĞ

Perşembe, Ocak 13, 2011

Küçük Şeyler

İkiz kulelere saldiri sonrasinda , binadaki firmalardan birinde hayattakalanlarla yapilan sabah toplantisinda, o toplantiya katilanlar, 11 Eylu sabahi İŞE NEDEN GEC KALDIKLARINI anlatmislar.

O sabah, Bir firma mudur o gun oglu ana okuluna basladigi icin İŞE GEC KALMIŞ...
Birinin o gun ofiste kahvaltida yenecek olan pogacalari alma sirasiymis.
Bayan elemanlardan birinin calar saati o sabah calmamis.
Birisi kaza yuzunden trafige takilmis, gec kalmis.
Biri otobusu kacirmis.
Birinin kiyafeti lekelenmis, ustunu degistirmek vakit almis, gec kalmis.
Birinin arabasi çalismamis.
Biri telefonu cevaplamak icin geri donmus, servisi kacirmis.
Biri huysuzluk yapan cocugunu giydirirken gec kalmis.
Biri taksi bulamamis, gec kalmis...... .. .

Ama en etkileyici olanı, birisi, o gun yeni aldigi ayakkabilari giymis,ayakkabilar ayagina vurmus ve bir eczaneye ugramis, YARA BANTI ALMAK icin..Bu gun hayatta kalma sebebi olan YARA BANTINI almak
icin........ ."
>
Su anda, trafikte sikistiginizda, asansoru kacirdiginizda, tam cikarkencalan bir telefona cevap vermeniz gerektiginde, yani sizi rahatsiz eden KUCUK SEYLER oldugunda,
Tanrinin sizin o an orada olmanizi istedigini dusunun.
Bir dahaki sefere sabahiniz tersliklerle basladiginda, cocuklariniz giyinmek
istemediginde, arabanin anahtarini bulamadiginizda, butun trafik isiklarina
takildiginizda HUZURSUZ olmayin, SİNİRLENMEYİN.

Tanrinin o an sizi gozetledigini ve korudugunu dusunun.

Bu kucuk terslikler, belki de Tanri'nin bizi o anda korudugu icin
yasaniyordur ve biz , umarim, kucuk sikintili anlarda bunun olasi
nedenlerini hatirlariz.