Geçmişte Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Geçmişte Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Ekim 08, 2020

Osmanlı borçları

 Yıl: 1828–1829

Osmanlı tahtında Sultan 2. Mahmut oturuyor.

Osmanlı-Rus savaşı sürüyor.

Osmanlı ordusunun Tuna garnizonlarında ekmek yok! Çünkü ekmeği yapacak un yok, buğday yok!

Osmanlı, ünlü Yahudi banker Rothschild’e başvurur.

Rothschild, gerekli buğdayı satın alıp Osmanlı’ya verir.

Osmanlı devleti, aldığı buğdayın ancak yarı parasını ödeyebilir.

Yıl: 1834

Osmanlı tahtında Sultan 2. Mahmut oturmaktadır.

Yunanlar Osmanlı’ya başkaldırmış, savaşmış ve bağımsızlıklarını kazanmışlardır.

Ayrıca, Osmanlı devletinin Yunanlara tazminat ödemesi karalaştırılmıştır.

Osmanlı’nın tazminat ödeyecek parası yoktur, hazine boştur.

Osmanlı yine banker Rothschild’e başvurur.

Rothschild’in bir temsilcisi İstanbul’a gelir, sözü edilen parayı öder, Osmanlı’ya borç yazılır.

Yıl: 1853–1856

Osmanlı tahtında Sultan Abdülmecit oturmaktadır.

Kırım Savaşı sürmektedir.

Osmanlı ordusunun silaha ve mühimmata ihtiyacı vardır, ama bunları alacak parası yoktur.

Osmanlı, yine banker Rothschild’e başvurur.

Rothschild aracı olur, Osmanlı’ya 10 milyon 514 bin 976 kuruş borç verip 40 bin tüfek, 2 bin şişhane, 10 milyon fişek ve 50 milyon kapsül alınır.

Yıl: 1855

Osmanlı tahtında Sultan Abdülmecit oturmaktadır.

Zaten kasasında parası olmayan Osmanlı’nın, Kırım Savaşı sırasında masrafları çok artmıştır.

Çok acele ve çok büyük paraya ihtiyacı vardır.

Osmanlı yine banker Rothschild’a başvurur.

Osmanlı, istediği borç karşılığı Mısır vergisi, İzmir ve Şam gümrüklerinin gelirlerini teminat olarak gösterir, yani ipotek ettirir.

Rothschild bu teminatlarla yetinmez. Çünkü Osmanlı devleti, aldığı buğdaydan kaynaklanan borcun yarısını hâlâ ödememiştir.

İşte bu nedenle Rothschild; İngiltere ve Fransa’nın kefil olması koşuluyla Osmanlı’ya borç vermeyi kabul eder.

Osmanlı devletine 5 milyon Sterlin borç verir.

Yıl: 1891

Osmanlı tahtında Sultan 2. Abdülhamit oturmaktadır.

Hazinede para yoktur.

Bir kez daha banker Rothschild’e başvurulur.

Rothschild; yüzde 4 faizle, ödeme süresi 60 yıl olan, 6 milyon 316 bin 920 Sterlin borç verir.

Yıl: 1894

Osmanlı tahtında Sultan 2. Abdülhamit oturmaktadır.

Hazine tam takırdır.

Borç için yine banker Rorhschild’e başvurulur.

Rorhschild, yüzde 3,5 faizle 8 milyon 212 bin 340 Sterlin borç verir.

Borcun geri ödeme süresi 61 yıldır.

Osmanlı bu borcu yıllık 330 bin Sterlin taksitlerle ödemek üzere borç senetleri imzalar.

 

Tarih: 1 Kasım 1922

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Osmanlı saltanatına son verdi,

Tarih: 17 Kasım 1922

Son Osmanlı Padişahı Vahdettin, bir İngiliz savaş gemisiyle İstanbul’dan kaçtı.

Tarih: 24 Temmuz 1923

Lozan Antlaşması imzalandı.

 

Genç Türk devleti, Osmanlı devletinin borçlarını yüklendi.

Bu borçlar arasında banker Rorhschild’den alınmış borçlar da vardı.

Lozan Antlaşması’nın ilgili hükümleri gereğince, banker Rorhschild’den alınmış olan borçlar Rothschild Ailesi’ne ödendi.

Değerli Dostlar,

Kamu maliyesi uzmanı Dr. Mahfi Eğilmez, Osmanlı’nın borçlarını hesapladı. 2013 yılının kurlarına göre, Osmanlı devletinin toplam borcu 500 MİLYAR DOLAR tutuyordu.

http://www.mahfiegilmez.com/2011/12/osmanlidan-devraldigimiz-borclar.html 

 Bu borcu, büyük devrimci Atatürk’ün önderliğinde “Yeniden Doğan” Türk milleti ödedi.



Değerli Dostlar,

Bu yazının kısa özeti şudur:

Yıkılıp giden Osmanlı’nın 500 MİLYAR DOLAR borcunu, Osmanlı’nın aşağıladığı Türk halkı ödedi.

 Bu gerçeği, Osmanlı palavralarıyla kandırılmak istenen halkımız, özellikle de gençlerimiz hiç akıllarından çıkarmamalıdırlar.

 

Sermaye Hareketlerini Serbest Bırakmak Hata mıydı? Mahfi Eğilmez



Pazartesi, Kasım 12, 2018

Mustafa Kemal'in Önemi


Tarih dersleri bizde pek önemsenmez, gelişmelerin sosyolojik, ekonomik ve politik boyutları pek irdelenmez. Lisede tarih dersi, olayların ve gerçekleştiği tarihlerinin ezberletilmesinden ibarettir. Üniversitede ise öğrenciler hep geçmişte çıkan sorular peşindedir. Adet yerini bulsun diye İnkilap Tarihi okutulur. Bu derste maalesef gelişmiş bir lise dersinden başka bir şey değildir. Zaten dersi veren hocalarda korkudan herhangi bir yorum ve değerlendirme yapamazlar. Şimdi sadede gelelim; Osmanlı yöneticileri imparatorluğun 1699 Karlofça Antlaşmasından itibaren ciddi toprak kayıplarına uğrayınca durumun kötüye gittiğinin bal gibi farkındaydılar. Bu amaçla III. Ahmet'ten (1703-1730) itibaren batının üstünlüğünün nedenlerinin araştırılması gereği üzerinde durdular. Batı başkentlerine gönderilen elçilerin sayısı arttı. Matbaa kuruldu. Doğu dillerinden çeviriler yapıldı, sosyal hayatta canlanma görüldü. Ancak bu yapılanlar toplumun bir kesiminde huzursuzluk yarattı. Reform hareketi 1730'da patlak veren Patrona Halil Ayaklanması ile sona erdirildi. Sosyal alanda yapılmak istenen reformların tepki görmesi ve reformlara cüret edenlerin bunu hayatları ile ödemeleri, daha sonraki dönemde yapılan ıslahatların askeri alanda yoğunlaşmasına sebep olmuştur. Buraya dikkat edin, Osmanlı geriliğinin sebebini toplumun bir kısmından gelen tepkiler nedeniyle askeri açıdan geri kalmışlığında aramıştır ve son iki yüzyıl boyunca askeri anlamda Batıyı örnek alan reformlar yapılmaya çalışılmıştır. (Bu amaçla devşirilip paşa unvanı verilen bir sürü yabancı vardır) Daha sonra Fransız ihtilali ile birlikte tahta geçen III.Selim (1789-1807) yapacağı reformlarda Fransa'yı örnek almaktaydı. Hazırlattığı raporlarda ortak nokta, askeri alanda reformlara öncelik verilmesi olmuştur. Bu amaçla Osmanlı'nın en kapsamlı reform hareketlerinden biri olan Nizam-ı Cedit'in hazırlıklarını başlattı. Nizam-ı Cedit hareketiyle öncelikle Yeniçeri Ocağı'nın ıslahı, ulemanın nüfusunun kırılması, Avrupa'nın ilim, sanat, askerlik, ziraat ve ticaret hayatında yaptıkları yeniliklerin Osmanlı'da da uygulanması amaçlanmıştı. Uzatmayacağım merak ederseniz bu süreçte neler yapıldığını kitaplarda ve internette bulabilirsiniz. Sonuçta Nizam-ı Cedid reform hareketi bütün iyi niyetli gayretlere rağmen istenilen sonuca ulaşamamıştır. Bu başarısızlıkta reformları yürüten kadroların yetersizliği çok önemli etken olmuştur. Yeni sistemin karşıtları Kabakçı Mustafa önderliğinde Mayıs 1807'de isyan ederek önce reform programını, sonra da III.Selim'i ortadan kaldırdılar! Programın başarısını sınırlayan etkenlerin başında fonksiyonlarını yitirmiş eski kurumların ortadan kaldırılmasına cesaret edilememesi gelir. Başarıyı sınırlayan ikinci husus, reformları üstlenecek nitelikli kadroların yetiştirilememesi ve halk desteğinin olmamasıdır. Bu dönemin önemli aktörleri ise yenilik karşıtlarıydı. Reform hareketleri II.Mahmut, Abdülmecit ve Abdülaziz döneminde de devam etti. Ancak incelerseniz bunların daha ziyade kurumlar, dış görünüş ve askeri alanlarda olduğunu görürsünüz. Osmanlı maalesef çağın gerisinde kalmışlığının sebebinin eğitim ve kafa yapısından kaynaklandığını anlamak istememiş, bunu anlayanları da toplumdaki tutucu, gelenekselci kesimler yaşatmamış. Cumhuriyete kadar geçen bu son 70,80 senelik süreç reform yanlıları ve reform karşıtlarının çatışmalarıyla geçmiştir. Son 300 senede yapılmak istenenleri toplumu iyi anlayan, eğitimli bir Osmanlı kumandanı olan Mustafa Kemal çevresinden gelen bütün itiraz ve tepkilere rağmen sadece 15 senede gerçekleştirmiştir.İşte Kadir Mısırlıoğlu'nun kininin arkasında bu yatmaktadır. Bugünde yapılan reformlara sinsi sinsi fesli bir delinin simgesinde tepki gösterilmeye çalışılmaktadır. Diyanet işleri başkanının ziyareti de yukarıdaki bağlamda okunmalıdır

Cumartesi, Ekim 13, 2018

Mudanya Antlaşması

11 Ekim Mudanya Antlaşmasının yıl dönümü. Cumhuriyet gazetesinde konu ile ilgili çıkan yazıyı aşağıda paylaşıyorum:


Pazartesi, Ağustos 27, 2018

Büyük Taarruz ve efsane fotoğraf

26 Ağustos 1922.
Afyon Kocatepe.
Saat 11'di.
Büyük taarruz şafak vakti saat beşte başlamıştı, Mustafa Kemal hamleleri adım adım takip ediyor, sahra telefonuyla emirler yağdırıyordu, bi ara diğer komutanların yanından ayrıldı, tek başına, uçurum kenarına kayalıklara doğru yürüdü, dürbünle düşman hattına bakıyordu, dalgın, düşünceliydi, parmaklarını cigara içer gibi dudaklarına götürdüğü an… Deklanşöre bastı Etem Tem.

Yedek subaydı. Mülkiye mezunuydu. İstanbul'da fotoğrafçılık yapıyordu. Birinci dünya savaşında Kafkas cephesinde vuruşmuş, Kurtuluş Savaşı başlayınca Anadolu'ya geçmiş, Garp Cephesi'nde görevlendirilmişti, kuvayi milliye'nin resmi fotoğrafçısıydı, büyük taarruz'u kare kare görüntülemişti, 10×15 cam negatif çeken Alman malı Reflex ICA fotoğraf makinesi vardı.

“İşte o an”dan sonrasını, 1960 yılında Ulus gazetesi için yapılan röportajda, Fikret Otyam'a anlattı.

“Tek başına, kayalık tepenin ucuna geldi, başparmağı dudaklarının arasındaydı, objektifimi çevirdim, adeta nefes almıyordum, deklanşöre bastım. Günler geçti, 2 Eylül'de Uşak'a girdik. Vakit yoktu. Ahır bozması bir yerde filmi yıkadım. Fotoğraflar birbirinden güzeldi. Hemen dört tane yaptım, ertesi sabah koşarak götürdüm, içeri aldılar, berberi tıraş ediyordu, odada bir masa, bir portatif karyola, iki iskemle vardı, fotoğrafları aldı, baktı, “çok güzel” dedi.

“9 Eylül… İzmir'e girdik. Günbatımına yakındı, ilk işim bir fotoğrafçı aramak oldu, bir Rum fotoğrafçı buldum. Kocatepe'de çektiğim filmleri verdim, yıkanıp basılana kadar etrafta dolaştım, zaman doldurup yeniden geldim, fotoğrafçı beni görünce “hepsi harika” diye bağırdı, baktım, fotoğraflar henüz yaştı, doya doya baktım, hakikaten hepsi harikaydı, taa Uşak'tan İzmir'e kadar bu anı bekliyordum, fotoğrafların kuruyup hazır hale gelmesi için biraz daha zaman lazımdı, sabah gelip almak üzere ayrıldım, karargaha, Bornova'ya döndüm, ertesi sabah erkenden otomobille İzmir'e indim ama, görmeliydiniz, cayır cayır yanıyordu İzmir, ahali sokaklara yollara dökülmüştü, ne dost belliydi ne düşman, fotoğrafçı dükkanının olduğu yere güçlükle varabildim, fakat ne göreyim, gözlerime inanamadım, dükkan yanmıştı, elimde kala kala Uşak'taki o ahır bozması yerde yıkayabildiğim bir kaç fotoğraf kalmıştı, ötekilerin hepsi İzmir'deki fotoğrafçı dükkanıyla birlikte kül oldu.”

Evet… Maalesef işte bu hazin sebeple, büyük taarruz'a dair 26 Ağustos'tan başka fotoğrafı yoktur Mustafa Kemal'in, tek karedir.

Ve aslına bakarsınız, Kurtuluş Savaşı başından sonuna kadar her yönüyle olduğu gibi, kurtulan tek kare fotoğrafıyla da “mucize”dir.

Çünkü, can pazarının ortasında harabe bir ahırda basılan bu fotoğraf kadar… Tarihi böylesine “anıtsal” anlatabilen bir kare yoktur.

Fatma Ates Tinastepe/alıntı

Pazar, Mart 18, 2018

Çanakkale'nin Kahraman Galatasaraylı Komutanları


Vurulup Tertemiz Alnından Uzanmış Yatıyor
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid'i...
Bedr'in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makber'i kimler kazsın?
"Gömelim gel seni tarihe"desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...
Seni ancak ebediyetler eder istiab.
"Bu, taşındır" diyerek Ka'be'yi diksem başına;
Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsan oradan;
Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultanını Salahaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;
Sen ki, a'sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
Sana gelmez bu ufukalar, seni almaz bu cihat...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.
Mehmet Akif Ersoy

Salı, Kasım 14, 2017

Yüce Başkomutan, Ulu Bir Önder


Değerli arkadaşım, ODTÜ öğretim üyesi Begümşen Ergenekon'un yabancı kaynaklardan faydalanılarak derlediği Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili çalışması aşağıdaki linkte yer alıyor:

http://www.dagarcikturkiye.com/mustafa-kemal-ataturk-yd-1560.html




Salı, Ekim 17, 2017

Misuri zırhlısından Altıncı Filo’ya Türkiye’de Amerikancılık

“Ahmaklar! Memleketi, Amerikan mandasına, İngiliz himayesine terk etmekle kurtulacak sanıyorlar. Kendi rahatlarını sağlamak için bütün bu vatanı ve tarih boyunca devam edip gelen Türk bağımsızlığını feda ediyorlar.” (Atatürk, 1919).
Geçtiğimiz hafta ABD ile yaşanan vize krizinden sonra, Türkiye'de Amerikan karşıtı bir hava esmeye başladı. AKP iktidarının ve yandaş basının bu ani Amerikan karşıtlığı, ister istemez, siyasal İslamcıların Amerika'yla dansını; Adnan Menderes'in, Necip Fazıl'ın Amerika'ya bakışını, 68 Kuşağı'nı, 6. Filo'yu, “Kanlı Pazar”ı hatırlattı.
Bugünü anlamak için dünü okumaya devam edelim.
TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE
Atatürk, işgal yıllarında, “Ya istiklal ya ölüm” parolasıyla Amerikan mandasını ve İngiliz himayesini reddetti. “Biz, bağımsızlığımızı sağlamak için, tüm milletçe bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı tüm milletçe mücadeleyi gerekli görüyoruz” diyerek anti-emperyalist bir Kurtuluş Savaşı'yla Türkiye'nin tam bağımsızlığını sağladı. Tam bağımsız Türkiye, Atatürk'ün ölümünden kısa bir süre sonra maalesef yeniden emperyalizmin pençesine düştü. II. Dünya Savaşı sonrasındaki Sovyet tehdidi, Türkiye'nin 1946'da ABD'ye yakınlaşmasına yol açtı.
CAMİDEKİ WELCOME MAHYASI
Türk-Amerikan yakınlaşmasının sembolü Misuri zırhlısı oldu. Şöyle ki: Amerika'da ölen Türk Büyükelçisi Münir Ertegün'ün cenazesi Misuri zırhlısıyla Türkiye'ye getirildi.
5 Nisan 1946'da İstanbul'a gelen Misuri zırhlısı, Amerikan Pasifik Cephesi Komutanı General Mac Arthur'un Japonya'nın teslim antlaşmasını imzaladığı meşhur bir gemiydi.
Misuri, I. Dünya Savaşı'ndan kalma Yavuz, Sultanhisar ve Demirhisar gemilerince Çanakkale'de karşılandı. İstanbul'da Kızkulesi önünde “Welcome” (Hoş geldiniz) pankartıyla selamlandı.
Misuri'nin gelişinin anısına PTT, “Missouri” adlı 3 pulluk bir seri yayınladı. TEKEL, 50 sigaralık özel sigara üretti. Hereke halı fabrikasında 18 küçük halı üretildi.
Misuri'nin gelişi öncesinde Karaköy-Beşiktaş sahili arasındaki evler ve Beyoğlu'ndaki bazı binalarboyandı. Taksim'e büyük bir Misuri resmi konuldu.
Gece kulüpleri ve barların önüne “Welcome” ve “Burada İngilizce konuşulur” yazılı tabelalar yerleştirildi. Misuri mürettebatını en iyi şekilde “ağırlamak” için İstanbul genelevleri beyaza boyanıp hayat kadınları muayene edildi.
Misuri'nin gelişinde, İstanbul'da bir ilk yaşandı: Dolmabahçe Sarayı'nın yanındaki Bezm-i Alem Valide Sultan Camii'nin minareleri arasına “Welcome” mahyası asıldı.
Artık Sovyet Rusya ve Almanya'dan uzaklaşan Türkiye, sessiz sedasız ABD eksenine kayıyordu. Türkiye, Almanya'dan uzaklaşırken Irkçı-Turancılığı; Rusya'dan uzaklaşılırken de komünizm ve solutasfiye etti. Bir taraftan Turancılıkla ve komünizmle mücadele edilirken, diğer taraftan ABD'nin bir dediğini iki etmeyen, “Amerikancı İslamcılar” yetiştirilecekti.
BAĞIMLI TÜRKİYE
1945-1947 arasında Türkiye, ABD ile tam beş antlaşma imzaladı. Bu antlaşmalarla ABD'ye geniş ayrıcalıklar verildi. Örneğin 12 Temmuz 1947 tarihli “Türkiye'ye Yapılacak Yardım Hakkında Antlaşma”nın 2. Başlığı şöyleydi: “Türkiye Hükümeti, yapılacak yardımı belirlenmiş amaç doğrultusunda kullanabilecektir.” 17 yıl sonra, 1964 Kıbrıs bunalımında Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesi bu antlaşma gerekçe gösterilerek önlendi. ABD Başkanı Johnson, 5 Haziran 1964'te Başbakan İsmet İnönü'ye gönderdiği meşhur mektupta, 12 Temmuz 1947 antlaşmasını hatırlatarak Türkiye'nin ABD yardımıyla Kıbrıs'a müdahale etmesine izin vermeyeceklerini belirtiyordu. 22 Nisan 1947'de Truman Doktrini'nin, 4 Temmuz 1948'de Marshall Planı'nın kabulüyle Türkiye, tam bağımsızlığını kaybederek ABD etkisine girdi, giriş o giriş!
AMERİKANCI İSLAMCILIK
1946'da ABD eksenine kayan Türkiye'de zamanla anti-kominizim adeta resmi ideoloji haline geldi. Din, kominizim zehrinin panzehiri olarak görüldüğünden, 1947'den itibaren göz göre göre laiklikaşındırıldı. Demokrat Parti döneminde, akılcı, bilimsel eğitim kurumları Köy Enstitüleri ve Halkevlerikapatıldı. Buna karşın imam-hatip okulları yeniden açıldı. Atatürk'ün Türk Tarih Tezi'nin yerine Türk-İslam Sentezi geliştirildi. Yoğun bir dinsel söylemle 1950'de iktidara gelen DP'nin ilk icraatı ezanı yeniden Arapçaya çevirmek oldu. Laikliğin aşındırılmasıyla birlikte Türkiye'nin değişik illerinde Atatürk heykellerine saldırılar başladı. Bu saldırılar iyice artınca DP, 1951'de Atatürk'ü Koruma Kanunu'nu çıkarmak zorunda kaldı. Adnan Menderes 1951'de İzmir'de “İnkılap softalarının yaygaralarına rağmen… Türkiye Müslüman bir devlettir ve Müslüman kalacaktır” dedi. O günlerde İslamcı Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Dergisi'nde, “Böyle bir sözü, hem de bugünkü şartlar içinde söyleyebilecek başbakanın kölesi olduğumuzu ilan etmekle şeref duyarız” diye yazdı. (Necip Fazıl Kısakürek, “Başbakana Hitap”, Büyük Doğu, s.48, 16 Şubat 1951, s.2). Aslında ABD, tam da Necip Fazıl gibi, İslamcı siyasete köle olacak anti-komünist ve Amerikancı müritler arıyordu. Nitekim Necip Fazıl'ın Büyük Doğu Dergisi, Amerikan yardımına övgüler diziyor, komünizme karşı Amerika'ya yakınlaşmanın gerektiğini savunuyordu. (Habil Alem Pelister, “Türk-Rus Meselesi”, Büyük Doğu, S. 83, 5 Mart “1948, s.6,10,11). Necip Fazıl, hızını alamıyor, açıkça “Amerikan politikasını korumakla mükellefiz” diye yazıyordu. 17 Temmuz 1959 tarihli Büyük Doğu'da “Amerika, Dünya ve Biz” başlıklı baş makalesinde, çok çirkin bir benzetmeyle Türk-Amerikan ilişkilerinden şöyle söz ediyordu: “Biz Amerikan politikasını korumakla mükellefiz. Amerikan siyasetini tutmak biricik yol… Amerika'dan nazlı bir sevgili muamelesi görmek biricik dikkatimiz olmalı. Yoksa bir Amerikan bahriyelisinin iki yana açık bacakları arasında mütalaa ettiği kadından öteye geçemeyiz…” (Necip Fazıl Kısakürek, “Amerika, Dünya ve Biz”, Büyük Doğu, S. 20, 17 Temmuz 1959).
DP'NİN AMERİKANCILIĞI
Adnan Menderes de hep Amerikan etkisinde kaldı. Menderes döneminde Türkiye önce Kore'ye asker gönderdi, sonra ABD güdümlü NATO'ya, daha sonra CENTO'ya üye oldu. 1954'te ABD, Adana İncirlik Üssü'nü kurdu. 1959'da ABD, Türkiye'ye orta menzilli balistik füzeler yerleştirdi. DP, 1951'de Yabancı Yatırım Kanunu'nu, 1954'te Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu'nu, 1954'te Petrol Kanunu'nu çıkardı. Bütün bu kanunlarla Türk ekonomisi yeniden Batı kapitalizminin tontrolüne girdi. DP ayrıca ABD'ye geniş ayrıcalıklar veren çok sayıda ikili antlaşma imzaladı. DP, Batı ve ABD karşısında İslam dünyasınıda hep yalnız bıraktı. Örneğin, 1956 “Süveyş Bunalımı”nda DP, İngiltere ve Fransa'yla birlikte hareket etti. 1958'de BM'de Cezayir'in bağımsızlık oylamasında çekimser oy kullandı. 1959'da, ABD yardım musluklarını kapatınca Menderes, Moskova'nın kapısını çalmak istedi. Ancak, 27 Mayıs 1960 müdahalesiyle devrildi.
 67 YILLIK ORTAKLIK
1950'lerden itibaren Amerikancı-İslamcılık, Komünizmle Mücadele Dernekleri, Milli Türk Talebe Birliği, Aydınlar Ocağı, İlim Yayma Cemiyeti gibi kurumlar eliyle yaygınlaştırıldı. ABD, 1980'lerdeki Yeşil Kuşak Projesi ve 1990'lardaki Büyük Ortadoğu Projesi ve Ilımlı İslam Projesi için Türkiye'de Amerikancı-İslamcı ortaklar buldu. 1970'lerde Komünizmle Mücadele Derneği'nin İzmir ve Erzurumşubelerini açan Fetullah bu ortaklardan biriydi.
Türkiye, -kısa bir süre hariç- 1950'den 2017'ye tam 67 yıl Amerikancı-İslamcı (sağ) hükümetlerceyönetildi. Bu sürede Türkiye'de “Siyasal İslamcılık” ile “Amerikancılık” özdeşleşti. Demem o ki, 67 yıl boyunca Amerikancılık yapanların, bugün birden bire Amerikan karşıtı olabileceğini düşünmek saflıkolur.

Yankee go home

1968'de ABD 6. Filo'su Türkiye'ye geldi. 6. Filo, Türkiye'de Misuri zırhlısı gibi karşılanacağını sanmıştı; ama çok yanılıyordu. Türkiye'deki bütün antiemperyalist güçler6. Filo'ya karşı bayrak açtı.
1960'larda gençliğin “devrimci” ve “Atatürkçü” kabarışı, 6. Filo'ya ve ABD askerlerine Türkiye'yi dar etti. İstanbul, İzmir ve Trabzon'da şiddetlenen 6. Filo karşıtı eylemler, Temmuz 1968'de zirveye çıktı. Urfa, Maraş ve Antep'in ruhu, Deniz Gezmiş'in deyimiyle “Yeniden Kuvvayı Milliyeci” ve “İkinci Kurtuluş Savaşçısı” gençlikte canlandı.
19 Temmuz 1968 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nin haberine göre; 18 Temmuz'da 6. Filo'nun İstanbul'u ziyareti dolayısıyla çıkan olaylarda 32 genç tutuklandı. İTÜ'de rektör, dekan ve senato üyeleri toptan istifa etti. Ankara'da da Amerikalılara ait binalar taşlandı, camlar, vitrinler kırıldı. ABD Ankara Büyükelçiliği maslahatgüzarı W. Burdett, 6. Filo'nun ziyaretini kısa kesmesinin ve denizcilerin karaya çıkmamasının söz konusu olmadığını belirtti. Burdett, Amerikan denizcilerin başına gelecek bir olayın çok vahim sonuçlar doğuracağını, Türk-Amerikan ilişkilerini temelinden sarsacağını belirtti. (Cumhuriyet, 19 Temmuz 1968).
Buna karşın 1968 ve 1969'da Türkiye'de, ABD Büyükelçisi'nin arabasını yakmaktan, Amerikalı askerleri rehin almaya varan Amerikan karşıtı birçok olay yaşandı.
İTÜ yurdunda devrimci genç Vedat Demircioğlu'nun camdan aşağı atılıp öldürülmesi bardağı taşıran son damla oldu. İstanbul'da hazırlıklar yapıldı, karaya çıkan ABD askerleri denize dökülecekti.


16 Şubat 1969'da antiemperyalist gençler ve işçiler, Beyazıt'tan Taksim'e “Emperyalizme Karşı Mustafa Kemal Yürüyüşü” başlattı. 40 bine yakın kişi toplanmıştı. En önde Türk Bayrağı, arkada ise şu pankartlar vardı: “Geldikleri gibi gidecekler”, “Emperyalizm ve yerli uşaklarına karşıyız”, “Öleceğiz, Atatürk'ün yolundan dönmeyeceğiz”, “Rezil Coni bir daha gelme”, “Amerikan iti toprağımızda havlayamaz” ve “Amerika'yla tartışılmaz, savaşılır”…
Taksim'de toplanan yüzlerce genç, Dolmabahçe'ye yürüyordu. “İstanbul, Amerikan genelevi, Türk kızları Amerikan cariyesi olamaz” diyen gençlerin etrafında kısa sürede halktan ve esnaftan binlerce kişi toplandı. Dolmabahçe'de yakalanan ABD askerleri yaka paça denize atıldı.

Kanlı Pazar

 O günlerde İslamcı Mehmet Şevket Eygi'nin Bugün Gazetesi, eylemci öğrencileri, “din düşmanı”, “vatan haini” gibi gösteriyordu. Örneğin, 12 Şubat 1969 tarihli Bugün Gazetesi, “Tarihimizin en kara günü” manşetiyle çıktı. M. Şevket Eygi, 11 Şubat günü Beyazıt Kulesi'ne kızıl bayrak çeken “kızıl komünistlere” hadlerinin bildirilmesi gerektiğini yazmıştı. 14 Şubat günü de Türk Talebe Birliği, “Bayrağa saygı toplantısı” yaptı. Bu sırada Komünizmle Mücadele Derneği, Türkiye'nin dört bir yanından insanları “Camiye Saygı” mitingi düzenlemek bahanesiyle İstanbul'a toplamaya başladı. Bu miting, 16 Şubat'ta 6. Filo'nun hemen karşısındaki Dolmabahçe Camii'nde yapılacaktı. Gerçek amacın camiye değil, ABD'ye ve 6. Filo'ya saygı ve bekçilik olduğu açıktı.
16 Şubat'ta İstanbul'da irticai bir ayaklanma tertiplendiği görülüyordu. Bugün Gazetesi'nde Mehmet Şevket Eygi'nin çağrıları kin ve nefret yüklüydü: “Büyük fırtına patlamak üzeredir. Müslümanlar ile kızıl kafirler arasında topyekûn bir savaş kaçınılmaz hale gelmiştir…”. “Komünizm küfrüne karşı derhal silahlan. İslam'da askerlik ve cihad ihtiyâri değil, mecburidir… Cihad eden zelil olmaz. Sağ kalırsa gazi olur. Canını veren şehitlik şerefini kazanır… Ezanlar susturulmasın…”
Bir tarafta 
ABD emperyalizmine başkaldıranlar, diğer tarafta ise ABD emperyalizmine başkaldıranların başını ezmek isteyenler vardı. Din kullanılıyor, çirkin bir oyun tezgahlanıyordu.
16 Şubat 1969 Pazar günü İstanbul'da ABD'lileri bile şaşırtan bir olay yaşandı: Kamyonlarla ve otobüslerle Anadolu'nun her yanından taşınan insanların bir bölümü Dolmabahçe'de demirli 6. Filo'ya ait bir gemiyi adeta “kıble” bilip namaz kıldılar. (Görülen manzara buydu). Tekbirlerle kılınan “cihat”namazından sonra, “Ya tam susturacağız, ya kan kusturacağız”, “Kanımız aksa da zafer İslam'ın”sloganlarıyla Taksim'e yürüdüler.


Taksim Meydanı'na giren korunmasız halk, karşısında birden bire bu “Amerikan cihatçılarını” buldu. Polisle birlikte halkın ve antiemperyalist gençlerin üstüne saldırıp ellerindeki bıçaklarla birçok kişiyi yaraladılar, Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan'ı ise öldürdüler. Yetkililer olayı geçiştirmekle yetindiler. 
Aslında “Kanlı Pazar”ın yaklaşmakta olduğunu gösteren bazı işaretler vardı. Örneğin, 23 Temmuz 1968'de Konya'da, emperyalizmi kınamak için yapılacak mitinge engel olmak isteyen eli sopalı ve yeşil sarıklı bir kalabalık; tekbirlerle Öğretmen Derneği Lokali'ni, TİP İl Merkezi'ni, üç kitapçı dükkanını, Yeni Konya Gazetesi binasını ve matbaasını, Yeni Kitap Basımevi'ni, bazı pavyonları ve Alaettin Tepesi'ndeki bir gece kulübü ile iki içkili lokantayı basarak tahrip etmişti. Olayda 14 kişi yaralanmıştı. Orduevine yapılmak istenen saldırı güçlükle önlenmişti. 24 Temmuz 1968 tarihli Cumhuriyet Gazetesi bu olayı büyük puntolarla “Konya'da Gericiler Ayaklandı” manşetiyle vermişti.




Sözün özü şu: 67 yıllık Amerikancı- İslamcı gelenekten gelen, Menderesçi, Necip Fazılcı AKP, gerçekten anti-emperyalist, Amerikan karşıtı olabilir mi? Doğrusu şüpheliyim! Ancak Türkiye, eninde sonunda Atatürk'ün tam bağımsızlık yoluna dönmek zorundadır. Başka kurtuluş yolu yoktur.

Kaynak: Sinan Meydan  16 Ekim 2017

Pazartesi, Mayıs 09, 2016

Osmanlıca Neden Türkçe Değildir?

Bir dilin ne olduğunu belirleyen en önemli iki özelliği, sözcükleri ve dilbilgisidir. Sözcüklerinin çoğunluğu hangi dildendir, ona bakılır. Ayrıca dilbilgisi kurallarına bakılır. Bu kurallar hangi dile benzer, hangi yapıdadır, onlar belirlenir. Biz de aynısını Osmanlıcaya yapalım...

1. Söz varlığının %70-80'i yabancı sözcüklerden oluşur (Kaynak: Prof. Dr. Doğan Aksan "Türkçenin Bağımsızlık Savaşımı"). Yüklemler dışında tümceleri oluşturan sözcükler genelde başka dillerdendir. Çoğu kez, yüklem olarak yabancı bir sözcüğe getirilen yardımcı eylem niteliğindeki "etmek, olmak, yapmak" gibi sözler kullanılır.

2. Dilbilgisi kuralları, Arapça ve Farsça gibi dillere göre belirlenmiştir:

Tamlama Yapma Kuralları:

Bizde önce tamlayan, sonra tamlanan, Türkçe çekim ekleri ile yapılır. "yaşam döngüsü, yaşamın döngüsü" gibi... Oysa Osmanlıcada Arapça kurallara göre yapılır. Sözcükler yer değiştirir ve sözcüklere Arapça ekler getirilir.
Örnekler: Efkâr-ı umûmî, gürûh-ı emvat, âb-ı hayat, hasretü'l mülk, ba’de’z-zevâl, akse’l-gâyât, ... vb.

Sözcük Türetme Kuralları

a. Sözcükler Arapça ve Farsça sözcük türetim kurallarına göre türetilir. Arapça ünsüzlere dayalı bir dil olduğundan sözcük türetimi 3 ünsüzün yan yana gelerek oluşturduğu kökün türlü “vezin”lerde ünlendirilmesiyle (seslendirilmesiyle) bir başka deyişle çekimlenmesiyle gerçekleştirilir. Sözcükler bükünlenir.
Örnekler: fikir > mefkure, kesret > kesir, humk > ahmak, nadir > ender, ayar > miyar, reften > revan, ... vb.

b. Sözcüklere Arapça ve Farsça ekler getirilerek sözcük türetilir. Ekler getirilirken, ekin hangi dilden olduğuna veya ekin getirildiği sözcüğün hangi dilden olduğuna bakılmaz. Başka başka dillerdeki sözcüklere başka başka dillerden gelen ekler getirilebilir.
Örnekler: bi- (biçare), -dar (mihmandar, emektar), -en (aynen), gayri- (gayrimüslim, gayrimenkul), hem- (hemşehri, hemfikir), -i (dini, hukuki, ahlaki), -kar (sanatkar), na- (nahoş, namüsait), -vari (külhanvari), -zade (Kaşıkçızade), -zede (depremzede), -gah (girizgah), -iyet (insaniyet), -at (gidişat), -et (variyet), -en (yakinen, ayrıyeten), ber- (bertaraf), ... vb.

c. Bileşik sözcükler oluşturulurken, sözcüğün hangi dilden geldiğine bakılmaz. Bu yüzden Arapça, Farsça, Türkçe, Fransızca gibi dillerin sözcükleri bir araya getirilip bileşik sözcükler yapılır.
Örnekler: kelalaka (Fr.+Ar.), dershane (Ar.+Far.), darphane (Ar.+Far.), Serkan (Far.+Tr.), halbuki (Ar.+Tr.), felaketzede (Ar.+Far.), maslahatgüzar (Ar.+Far.), işgüzar (Tr.+Far.), özbeöz (Tr.+Far.+Tr.), günbegün (Tr.+Far.+Tr.), misafirperver (Ar.+Far.), ... vb.

d. Türkçede olmayan bir biçimde Arapçadaki gibi sözcüklere dişillik ekleri getirilir.
Örnekler: Mürebbi-mürebbiye, müdür-müdüre, alim-alime, ... vb.

Sözcük Çekimleme

a. Sözcükler çoğul yapılırken Arapça ve Farsça eklerle çekimlenir.
Örnekler: devletler (iki devlet) > devleteyn, varak > evrak, ced > ecdad, mümin > müminun, felak > eflak, vuku > vukuat ... vb.

b. Sözcükler Arapça olarak çekimlenirler.
Örnekler: bi'n netice (neticede), an-samîmi'l-kalb (yürekten), fi’l-hakîka (gerçekten, hakikaten), li-zâtihi (kendiliğinden), mine’l-kadîm (eskiden beri), ke-zâlik (böylece), ... vb.

Dipçe:

Şu gerçeği açıklığa kavuşturmak gerekir: Biz burada "Osmanlıca" derken; Arapça, Farsça ve Fransızca gibi dillerin sözcüklerinin egemen olduğu; dilbilgisi kurallarının bile bu dillerden alındığı, resmi yazışmalarda, bilim ve sanat terimlerinde, eğitimde ve divan edebiyatında kullanılan, gerçekte okuma yazma bilen az sayıdaki kişinin yalnızca yazı dili olarak kullandığı karma dilden söz ediyoruz. Osmanlı döneminde halkın kullandığı dile Osmanlıca demiyoruz. O dil Türkçedir. Birçok kez belirttiğimiz gibi; Osmanlıca seçkinlerin dili idi, yazı dili idi. Halk ozanlarımız sözlü edebiyat ürünleri vermiştir. Yazıya geçirmemişlerdir çoğu kez. Yazıya geçirilmesi çok sonraları olmuştur. Halkın Türkçeyi yazıya geçirmesi gerektiğinde o günlerde Arap abecesi kullanmaktan başka çaresi yoktu. Başka abece ile yazılması onu Türkçe dışında bir dil yapmaz. Ancak Osmanlıca derken, biz bir dilden söz ediyoruz, abeceden değil. Osmanlı yazısı başka şey, Osmanlıca başka şey. Kaldı ki o Osmanlı yazısı da değildir o. Osmanlıdan önce de vardı. Arap temelli yazı ve Osmanlıca farklı şeylerdir. Bunları karıştırmayalım...

Dilimizde neden çok Arapça kelime var?

Dilimizde en çok Arapça sözcük vardır. İyi de neden? Bunun birçok nedeni var. Bunların başında Osmanlı döneminde Arapları Türklerin yönetmiş olması ve inanç gelmektedir. Bu etkenleri çoğu kişi iyi bilir. Ancak görmezden gelinen başka bir etken daha var: Yazın...

Yazın (edebiyat), İslam inancını benimsemiş toplumların çunda en önde gelen sanat biçimi idi. Çünkü bediz (resim), yontu (heykel) ve benzeri görsel sanatların çoğu uygunsuz sayılırdı. Ancak mimari, hat, ebru ve minyatür gibi birkaç görsel sanat uygundu. Bu yüzden en önemli sanatların başında yazın geliyordu. Ancak yazın da diğer sanatlarda olduğu gibi Arap ve Fars etkisinde idi. Biz bu tür yazını da inancı da daha çok Farslardan öğrendiğimizden Farsça da Arapça ile birlikte idi.

Düzyazıdan örnekler yok denecek kadar azdı ve koşuk (şiir) öndeydi. Ulusal ölçümüz yerine Arapların aruz ölçüsünü aldık. Arap ve Fars koşukçulara öykündük. Onlar gibi yazmak istedik. Böyle olunca da aruzu iyi kullanmamız gerekiyordu.

Başta Arapça ve Farsça yazdık. Ancak bir süre sonra aynı yazın kuralları ile Türkçe yazmaya çalıştık. Ancak aruz, uzun ve kısa seslemlerin düzenli sıralanışıyla uyum veren bir ölçüydü. Türkçede uzun ünlü yoktu. Bu yüzden aruz ile yazılan Türkçe koşuklar kalıba uymuyordu. Kimi kez, uzun olmamasına karşın Türkçe ünlüler uzatılarak okunup bu sorun giderilmeye çalışıldı ama bu da gülünç ve bozuk bir düzene neden oluyordu. Çözüm ortadaydı: Koşukta Arapça ve Farsça sözcükler kullanmak.


Arapça ve Farsça sözcüklerde uyumu sağlayan uzun ünlüler vardı ve gerektiği yerde o sözcükleri kullanarak bu sorun çözülebilirdi. Böylece Türk yazınına hızla Arapça ve Farsça sözcükler girdi. Yazına girdikten sonra dile yerleşmesi ve başka alanlarda da kullanılması zor değildi. Nitekim bilgi amaçlı yazılan betiklerde bile ara ara koşuksal bir dil kullanmak o dönemlerde yaygındı. Söz sanatları, kişinin bilgisini gösteren bir özellikti. Kısa sürede yabancı sözcükler dile yerleşti ve Türkçeleri kullanılmaya kullanılmaya unutulmaya başlandı. Buna Tanzimat döneminde eklenen Fransız etkisi de eklenince, sorun daha da karmaşık bir biçime büründü. Gelinen son noktada, dilin %70-80'i yabancı sözcüklerden oluşuyordu.