Gezdiklerim Gördüklerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezdiklerim Gördüklerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Temmuz 09, 2019

Lviv: Küçük Uygarlık

Haziran ayında bir fırsat yaratıp Lviv'e gittim. Bu Ukranya'ya ilk gidişim daha önce Rusya'ya gitmiştim. Ukranya'nın nüfusu yaklaşık 45 milyon. Lviv 730 bin nüfusuyla Ukranya'nın yedinci büyük şehri. Gezilecek, görülecek yerler hakkında internette bol bol bilgi var. Ben bu yazımda sadece bazı gözlemlerimi aktarmak istiyorum. Bu bilgilerin işinize yarayacağını düşünüyorum.

City Hall

  • Ukranya'lıların Ruslara karşı fobileri var. Dolayısıyla hiçbir şekilde tanıştığınız insanlarla Rusya sohbeti, karşılaştırması vs. yapmayın.
  • Ülkeye girişte pasaportunuzda Rusya vizesi varsa kuşkulanıyorlar ve kayda alıyorlar. Benim başıma geldi ayrıca gümrük polisi tarafından sorgulandım.
  • Yanınızda mutlaka 400-500 dolar muadili Euro vs. para bulunsun. Gerekirse soruyorlar. (Bu paranın orası için çok büyük bir para olduğunu belirtmeliyim. 1 Dolar 26 Gravni civarında)
  • Taksilerle pazarlık gerekiyor. Kurallara uyuyorlar ama turistten biraz fazla para alma eğilimi var. Taksilerde taksimetre yok. Eşyanız çok değilse 9 no.lu tramvay şehrin merkezine çok yakın bir yere (Ivan Franko parkının önü) kadar götürüyor.
  • Alanda inince veya tramvaya binince sizin yabancı olduğunuzu anlayan genellikle  genç bayanlar rehberlik hizmeti için yaklaşıyorlar. Bunlar turizm ofislerine kayıtlı, profesyonel insanlar, çok uygun ücrete şehri gezdiriyorlar. (Ort. günlük 50 dolar)

https://www.showaround.com/locals/ukraine/lviv/female  (Biz rehberimizi bu siteden bulduk.)

Bunlar ilk gelişte gerekebilecek bilgiler. Bunların dışında:


  • Bu şehirde Batı Avrupa şehirleri gibi zengin müzeler vs. yok. dolayısıyla daha çok yemek, içmek, dolaşmak sokaklarında müzik dinlemek ve kaynaşmaya uygun. Büyük güzel parklar var.
  • Başka hiçbir yerde görmediğim değişik et ve deniz ürünleri lokantaları var. Fiyatları çok makul. İçki ucuz.
  • Şehir çok medeni ve güvenli. Kimse kimseyle ilgilenmiyor, rahatsız etmiyor.



  • Lokantalarda, kafelerde bizdeki gibi bağıra çağıra konuşan aileler yok. Herkes sınırını biliyor ve saygılı.
  • Çok içki içilmesine rağmen kimse taşkınlık yapmıyor. Sağda solda bırakılmış içki şişeleri, çöpler yok.
  • 7/24 içki ve tütün mamulleri satılan dükkanlar var.
  • Mağazalarda ağırlıklı olarak kadınlar çalışıyor. Zarif genellikle İngilizce bilen/anlayan nazik insanlar. Fransa ve Almanya'da çok gördüğüm küstahlık ve kabalık yok.
  • Lviv bir alışveriş şehri değil. Alışverişe meraklı hanımlarımıza uygun bir şehir hiç değil. Tekstil vs. şeyler zaten bizdekiler. Ama çok kaliteli çikolataları var. En uygun hediyelik çikolata. Bunun dışında şarküteri malzemeleri çeşitli ve ucuz. (Opera binasının üst yanında bir bit pazarı var. Oradan çok uygun fiyata hediyelik eşya, antika veya resim alabilirsiniz. 3000-4000 Gravni arasında güzel yağlı boya tablolar var.)

Özetle 4,5 gün kalınıp şehrin hem içindeki, hem de dışındaki yerleri gezmek mümkün. Ayrıca Karpat dağları yakın. Dağda, outdoor meraklıları içinde güzel yerler olduğunu duydum. Zamanınız varsa Kiev, Odessa, Lviv turu da yapabilirsiniz. Trenle bu şehirlerin bağlantıları var ve ucuz.

Karşılaştığım insanların medeniliği benim için sürpriz oldu. Bizim, çok kimsenin burun kıvırdığı Ukranya seviyesine gelmemiz uzun seneler alabilir.

http://green-ukraine.com/lviv-tours-private-guide


Pazartesi, Haziran 08, 2015

Bursa Saitabat Köyünde bir Girişimcilik Başarısı


Ünsped Kadın Girişimciler Komitesi ve Saitabat Köyü Kadınları Dayanışma Derneğinin davetlisi olarak 6 Haziran 2015 tarihinde Bursa Saitabat köyünü ziyaret ettik. Yaklaşık 50, 60 kişilik ziyaretçiler arasında çeşitli firmalardan bayan çalışanlar ağırlıktaydı. Ayrıca Bursa ili Vali Muavini ’de katılımcılar arasındaydı. Saitabatlı kadınların başarı öyküsü bir kez daha hepimizi etkiledi. Bu başarının hikâyesini derneğe ait şu web adresinden okuyabilirsiniz.

http://www.saitabatkkdd.org/dernegimiz.html 



Sabah bizlere ikram edilen güzel kahvaltıdan sonra Ünsped İK Direktörü Fazilet Kondu Hanım davetliler arasında bulunan paydaşlardan birer kısa konuşma yapmalarını istedi. Bende konuşmamdan sonra bu başarılı girişim hakkında düşüncelerimi kâğıda dökmek istedim. Kâğıda dökülen düşünceler daha kalıcı oluyor. Saidabatlı kadınlarımızın bu başarılı girişimlerine birçok farklı pencereden bakmak lazım diye düşünüyorum. Ekonomist gözlüğümle bakarsam, burada bir değer yaratma var. Bu değer yaklaşık 40 bayana doğrudan iş kazandırmış. Ayrıca bazı üretimlerde dışkaynak (outsource) kullanılmak suretiyle, başka girişimcilere destek olunmuş, hem de dolaylı değer yaratılmıştır. Özellikle kırsal kesimde üretim gücünün ve istihdamın düşük olduğu bir toplumda bu başarı çok önemlidir. Bu köylü kadın girişimciliğinin bir örneğini de Antakya Vakıflı köyünde görmüştüm. Bu başarı, “ne var yani reçel üretmekte” yorumuyla geçiştirilemeyecek kadar önemlidir. Sonuç olarak bu girişim Saitabat köyüne ekonomik katkı yaratmış, köylü kadınlar tüketici birey konumundan, üretici birey konumuna geçmişler.
İşletme danışmanı gözlüğüyle bakarsam, burada başlangıçta gönüllülük esasına dayanan bir iş modeli görüyorum. Bu model önce gönüllü çalışmayla ayağa kalkıyor ve daha sonra yavaş yavaş para kazandırmaya başlıyor. Bu süreçte sağlanan küçük bir kredi de kaldıraç etkisi görüyor. Ülkemizde gençler ve kadınlar arasındaki yüksek işsizliğe böyle bir model çare olamaz mı? Elbette üretilebilecek daha çok şey var. Umarım bu model diğer köyler ve girişimciler tarafından izlenir. Bir örgüt psikolojisi danışmanı olarak bakarsam, kadınlarımız gönüllülük esaslı bir ekip çalışması yapıyorlar. Ekip çalışması ve gönüllülük esaslı çalışma, kazanılması gereken bir beceri, bir erdemdir.  Bugün büyük şirketler ekip çalışmasını geliştirebilmek için büyük paralar harcıyorlar. Hâlbuki Saitabat kadınları başarılarını ekip çalışmasına borçlular. Sosyo-kültürel açıdan bakarsam, bu ve benzer girişimler, kültürel değerlerimizin yaşamasını sağlıyor. Yüzyıllardır köylülerin yaşamak için ürettikleri gıdalar, yemek çeşitleri yok olmaktan kurtuluyor. Bir anlamda evrensel kapitalizmin baskılarına direniyorlar. Böylece bölgesel ve etnik kültürün öğeleri yok olmaktan kurtuluyor. İnsan toplulukları ancak dillerine ve kültürlerine sahip çıkarak ayakta kalabilirler. Bu unsurlar yok olursa diğer toplulukların içinde eriyerek yok olurlar. Yok, olurken, onları ayakta tutan katma değer sağlayan araçlarda yok olur gider. Son olarak birde insan psikolojisi gözlüğüyle bakarsak, bu hanımlarımızın kendilerine güveninin arttığını, evlerinde daha mutlu olduklarını, bu enerjinin aile bireylerine de yansıdığını kendileri itiraf ediyorlar. Bu durum Maslow’u bir kez daha haklı çıkartıyor. Karşılığında büyük bir para kazancı olmasa bile çalışmak, başarılı olmak, bir şeyler üretmek psikolojik sağlık açısından önemlidir.

Evet, benim Saitabatlı hanımlar hakkında yazacaklarım bu kadar, son olarak şunu hatırlatmak isterim; Uzun vadeli başarı için önce küçük bir adım atmak gerekir.


Çarşamba, Nisan 15, 2015

Güzel İspanya

İspanya ve Portekiz yaklaşık 30 sene önceye kadar Avrupa'nın köylü toplumu olarak bilinirlerdi. Gelişmiş diğer Avrupa ülkeleri tarafından küçük görülürlerdi. Ben İspanya'ya yaptığım bu seyahati Madrid - Endülüs Bölgesinden başlayıp, Katalan Barcelona bölgesinde bitirdim. Gördüklerim beni çok etkiledi. Hem fiziki alt yapı, hem de insani gelişmişlik açısından bizden oldukça ileride olduklarına şahit olduk. Çok uzun ve geniş bir bölgede gezdiğimiz için her bölgeyi ayrı ayrı anlatamayacağım. Ama ben zaten turistik yazılar yazmayı amaçlamıyorum. Bu gibi bilgiler artık bol miktarda var. Yaşadığım deneyim ve referansların gezginlerin çok işine yaradığını biliyorum. Esas amacım gözlemlerimi, özellikle keşke bizim ülkemizde de olsa dediğim hususları sizlerle paylaşmak.

Öncelikle şuradan başlayacağım; İspanya bir yavaş süreçler ülkesi.Tepkileri bizim gibi sabırsız, aceleci insanlar için ağır kalıyor. Lokantalar, gişeler, garsonlar, hatta asansör kapıları bile bu yavaşlıktan nasibini almış. Dolayısıyla gezerken, herhangi bir yere oturduğunuzda veya aceleniz varsa hep tahmin ettiğinizden daha fazla zaman ayırın. Yemek siparişi verdiğinizde en aşağı yarım saat beklemeyi göze alın. Son siparişinizle birlikte hesabı da isteyin. Yoksa hesabın gelmesi garsonun insafına kalmış. Kültürleri gereği biraz rahatlar ama keşke bizde biraz daha rahat olsak da ülkemiz İspanya kadar gelişmiş olsa. Biz çok hızlı ve aceleciyiz de ne oluyor, Türkiye her konuda İspanya'nın fersah fersah gerisinde.

Yeme/İçme

İspanya da mutfak çok zengin. Diğer gelişmiş Avrupa ülkelerine göre daha ucuz. Her keseye ve damak tadına göre yiyecek, içecek var. Sabah kahvaltılarında zeytin ve alıştığımız çay yok. Ben denedim bir hafta zeytin yemezseniz bir şey olmuyor. Hatta vücudunuza daha az tuz giriyor. İspanyollar zeytini sadece kokteyl olarak tüketiyorlar. Hiçbir şekilde bizim kahvaltılarda yediğimiz zeytini yemiyorlar. Madrid' den sonra yaptığımız yolculukta yaklaşık 500 km boyunca ordu nizamında dizilmiş zeytin ağaçları gördük. Ufka kadar zeytin ağacı, çok etkileyici idi. Tarafsız aklı başında İspanyollar, bu zenginliği Franko döneminde yapılan çalışmalarla ilişkilendiriyorlar.
Tarım İspanya için çok önemli. Zeytin ve tarım arazilerinin %60' ı devlete, %40 ı özel sektöre aitmiş. AB girince hızla yeni fideler dikmişler. Zeytin yağını altın suyu gibi görüyorlar. (Böylece Türkiye'nin içler acısı durumunu bir kez daha hatırladık. Sanayileşen ülkeler hiç bir zaman tarımı ihmal etmiyorlar. Yaptığım seyahatlerde Avrupa'nın tüm sanayileşmiş ülkelerinde çok kaliteli yerel tarım ürünleri olduğunu gördüm)

Alıntı; 
İspanya, dünya toplam zeytinyağı üretiminin %45'i ile dünyanın en büyük zeytinyağı üreticisidir. Sektörde 380.000 kişi istihdam edilmektedir. İspanya genelinde 2.456.719 hektara yayılmış, 300 milyon civarında zeytin ağacı mevcuttur. Bu zeytinliklerin %96'sı zeytinyağı üretimi için ayrılmış iken, kalan %4'ü sofralık zeytin olarak piyasaya sunulmaktadır. Dedim ya bu %4 sadece kokteyl malzemesi olarak tüketiliyor. Bir tapas bara gittiğinizde içkinizin yanına alabiliyorsunuz. Bu arada zeytin yağları da mükemmel. Bizimkiler gibi ağızda acı bir tat bırakmıyor. Giderseniz özellikle organic virgin olanlardan almanızı öneririm. Bir tabakta üzerine karabiber döküp ekmek bandırıyorlar:)
Bu konuda biraz daha bilgi sahibi olmak isterseniz aşağıda yer alan linkteki sayfayı da okumanızı tavsiye ederim.

Dünyadaki zeytin ağacının % 10’u bizde ama üretimde % 5 payımız yok


Bu arada yeme içmeden bahsetmişken, Madrid'te yemek yiyip memnun kaldığımız bir iki adrese referans vermek istiyorum.





Le Mario, turistik lokasyon Sol meydanında Arjantin usulü steak yapıyor. Et sevenlere tavsiye edilir. Turistik bir meydanda olduğu için çok ucuz değil. İki kişi 50-60 euro gibi hesap gelir. Porsiyonlar çok doyurucu, bizdeki gibi ufacık bir şey getirmiyorlar. Hatta bazı porsiyonları iki kişi paylaşabilirsiniz.






Garsonumuz poz verdi


La Baracca, en güzel paella burada! bir zamanlar Monaco Prensesi'de buraya çok sık uğrarmış. Mutlaka on-line rezervasyon yaptırıp gidiliyor, aksi takdirde kapıdan bir güzel dönersiniz. Türkiye'de kullandığınız yaklaşımlar burada geçerli değil. İki kişi bir sürahi sangria ile birlikte 35-40 euro civarında hesap ödersiniz. Deniz ürünlü paellayı tavsiye ederim. Türkiye'de hem bu kalitede restoranlar yok, hem de böyle bir yerden bu fiyatlarla kurtulamazsınız. (Biraz disiplinli bir yer, kalabalık grup halinde gidip eğlenilecek bir yer değil)







Önde patatas bravas


Madrid'de öğle yemeği için gidilecek en ilginç yer ise mercado de san miguel diye bilinen çarşı. Tapaslar, etler, deniz ürünleri, her çeşit meyve. Her şey çok kaliteli taze ve hesaplı. Midesine düşkün olanlar burada çıldırabilir. Burada her şey ayakta yeniyor. Bir köşede kendinize yer bulup seçtiğiniz tapasları atıştırıyorsunuz. Çevrede her milletten insan var. Aman cüzdanlara dikkat!







Birkaç Anı:

Madrid'de dolaşıyoruz. Müzeye gitmek için Acocha tren istasyonundan çıktık. Kaldırımda sonradan Arjantin göçmeni olduğunu öğrendiğim turistik eşya satıcısı, Türk olduğumuzu öğrenince Viva Galatasaray diye bağırdı! ne diyeyim, diğer rakiplerimiz de bu zevki bir gün tadarlar inşallah:)

Diğer bir anı, Barcelona gümrüğünden çıkarken gümrük görevlisi bize, "siz Araplardan daha iyisiniz, Mustafa Kemal büyük adam" dedi. Çok gururlandık. Ama Araplarla kıyaslanmak bile beni rahatsız ediyor.

Dikkatimi Çeken Hususlar:



Barcelona'da çöp konteynerleri. Her atık için ayrı renk. gördüğünüz gibi disiplin içinde sıralanmışlar. Hepsinin yeri belli ve ağızları kapalı.


Dört yol ağızlarındaki binalar köşeli değil. Binaların yüzleri köşeye gelecek şekilde yerleştiriliyor ve kavşaklar bizdeki gibi köşeli değil yumuşak bir dönüş var.

Traji komik. Meyve sebze İstanbul'dan daha kaliteli ve daha ucuz. Hem de Euro olarak. Ayrıca manavlar çok düzenli ve zevkli!



İstanbul ve Kadıköy belediyelerinin kulakları çınlasın. Bisiklet yolu yaptık diye insanları arabaların içine atıyorlar. İşte Barcelona'dan bir bisiklet yolu. Herkes tüm trafik kurallarına uyuyor. Kimsenin imtiyazı yok.

Perşembe, Eylül 11, 2014

Roma Haziran 2014

Evet sonunda bende Veni, Vidi, Vici!

Alitalia'nın sert hostesleri ve kötü servisi ile başlayan uçuşumuz (yolda sadece çay, kahve ve kurabiye veriyorlar!) Leonardo da Vinci-Fiumicino hava alanında sonlandı. Burası da bir sürü Avrupa hava alanında olduğu gibi alt yapı olarak eskimiş ancak bizde olduğu gibi şimdi şehre nasıl gideceğim telaşına kapılmıyorsunuz, bir sürü seçenek var; otobüsler, banliyö treni ve express tren. Elbette taksileri de tercih edebilirsiniz. Benim acelem olmadığı için otobüsü tercih ettim-5 Euro. Tüm rehberlerde express treni (Leonardo expresi) öne çıkarmışlar ama acil bir işiniz yoksa 14 euro vermeye değmez. Bence bu bir tuzak.
Şehre ulaşım vasıtanızı seçtikten sonra yapmanız gereken ikinci iş kaldığınız sürece metro, otobüs ve tramwaylara binerken kullanacağınız kombine bilet tipine karar vermek. Turistlere her yerde Roma Pass diye bir kartı satmaya çalışıyorlar, bu da ikinci tuzak çünkü herkes bu karta hücum ettiğinde bu kartın fiyatını üç yıl içinde 36 euro'ya çıkarmışlar.Adeta İtalya'nın yeni kazanç kapısı olmuş! Ben 6 gün kaldığım için ilk üç gün için üç günlük kombine bilet aldım, diğer günler için ise seyahat başı bilet aldım benim için daha ekonomik oldu. Eğer önceden yaptığınız bir dolaşım planınız varsa, bunun kararını daha rahat verebilirsiniz ama plan yapmadıysanız şehir içi ulaşım size pahalıya gelecektir. Özetle ilk aşamada iki tuzak var; Biri Leonardo Express, diğeri de Roma Pass. Hesabınızı iyi yapın:) Biz Türkler analitik olmadığımız için bu gibi tuzaklara hemen düşüyoruz maalesef.

Ulaşım araçlarının hemen hemen hepsinin son durağı Termini (merkez istasyon) Eğer otel seçimini buraya yakın bir yerden yaparsanız çok rahat edersiniz çünkü metro bağlantısı da burada.







Roma adeta bir açık hava müzesi. Birkaç gün sonra heykel ve resim görmekten mideniz ve kafanız karışıyor!
Açıkçası kısa sürede bir sürü müze gezmek ne kadar anlamlı bilemiyorum, her şey birbirine giriyor. Öncelikle şunu söylemek isterim; eğer zamanınız kısıtlıysa iki, üç gün gibi sadece seçeceğiniz bir iki yeri sindire sindire gezmenizi tavsiye ederim. Benim yaptığım gibi her yeri göreceğim şeklinde bir program yaparsanız çok yorucu oluyor. Roma'da diğer büyük Avrupa şehirlerine göre daha çok yürümek zorunda kalıyorsunuz. Metro ağı sınırlı, ya yürüyeceksiniz ya da cesaretiniz varsa Hindistan benzeri görüntüleri olan belediye otobüslerine bineceksiniz. Otobüslerde bütün Roma ile akraba oluyorsunuz. "Permesso" diyerek üzerinizden geçerlerken, sizde Matrix filmindeki gibi şekilden şekile giriyorsunuz, adamlar alışmış kimse bu durumdan şikayet etmiyor.

Oteller

Starhotels Metropol - biz burada kaldık, Termini'ye 5 dk yürüme mesafesinde, odaları çok geniş ve ferahtı. Kahvaltısı da tatmin ediciydi.

Arkadaşlarımın kaldığı ve memnun oldukları diğer oteller şöyle;

Hotel Alexandra Roma
Valadier Hotel
Augusta Lucilla Palace
Regno Hotel
Hotel Daphne

Otellerin ücretleri mart ve nisan aylarında makul. Mayıs'tan sonra fiyatlar artıyor.

Şunu da belirtmeliyim kesinlikle Temmuz ve Ağustos aylarında Roma'ya gitmeyin aşırı sıcakta bu şehir gezilmez.

Yeme İçme

Yeme içme pahalı ama dikkat eder ve iyi yer seçerseniz asgari zayiatla karnınız doyar. Turistik merkezi yerlerdeki lokantalardan uzak durmaya çalışın. Romalı'ların kendilerinin de tercih ettiği bir yerde pizza yedik. Bizim pizzaya göre çok farklı eğer Amerikan&Türk tipi pizza tercih ediyorsanız Roma'da hayal kırıklığına uğrarsınız çünkü pizzaları daha çok bizim peynirli pideye benziyor.




Bu pizza Türk lahmacununun mozzerella peynirlisi gibi. Ben çok beğendim ama birçok kimseye ters gelebilir.







Diğer güzel bir konu, sokaklarda bulunan çeşmelerin hemen hemen tamamından su içiliyor yanınızda küçük bir outdoor termosu taşırsanız küçük şişe suya gereksiz yere 2 euro para vermezsiniz.

Yolculuk ve Müze Biletleri
Seyahatinizi önceden planlayıp, biletlerinizi on-line olarak almanızı tavsiye ederim. Özellikle tren biletleri yüksek sezonda hem pahalı, hem de bulunmuyor. Birkaç hafta önceden satın alırsanız daha ucuza tatil yapma fırsatınız var. Bu arada 2. sınıf denilen trenler daha ucuz ama konforu gayet yeterli. Tek fark bir saatte gidilen yere iki saatte gidiyorsunuz. Aceleniz yoksa süper hızlı trenlere boş yere fazla para vermeyin. Üstelik süratten çevreyi izleyemiyorsunuz.

Napoli ve Pompei



Buralara kadar gelmişken Pompei'ye uğrayalım dedik. Mecburen trenle önce Napoli'ye gidiyorsunuz. Sonra merkez istasyonunun altında Garibaldi Metro istasyonundan Pompei'ye giden yerel trenlere biniyorsunuz. Böyle bir trene bindik. Hayatımda böyle bir pislik görmedim, adeta Hindistan. Herkes üst üste. Koku, ter, sıkışıklık ve pislik. İtalyanlar uzun süredir alt yapılarına yatırım yapamıyorlar, bütçe sıkıntısı çektikleri belli oluyor.



Bu trenler ucuz, çünkü düşük gelirli İtalyan'lara hizmet veriyor. Pompei'ye giderken yol boyunca gelişmemiş yerlerden geçiyorsunuz. Eğer Pompei'de inmezseniz İtalya'nın güneyine kadar gidebiliyorsunuz.







Pompei'den Vezüv

Pompei çok ilginç bir yer. Bir kere tüm yaşananlara rağmen şehir sağlam kalmış ve çok iyi restore etmişler. Bir sürü ev 2000 sene öncesi gibi ayakta duruyor. Ben etkileyen şehrin planı oldu. bizde hala böyle düzenli, şehir ve kasabalar yok. Adamlar 2000 sene önce her şeyi düşünmüşler. Kendi dillerini anlamayan tüccarlar için resimlerle ve işaretlerle anlaşma yöntemi geliştirmişler. Zenginlere ait çok güzel evler var. Ancak burayı gezmek için başta yazdığım gibi Temmuz ve Ağustos ayını tercih etmeyin. Çok geniş bir alan en aşağı 2 saate ihtiyacınız var. Biz istasyon çıkışındaki rehberli gruplara katılmayı tercih ettik. Aksi takdirde elinizde harita, define arama oyunu gibi sokak sokak dolaşmanız gerekebilir. Tevellüt meselesi tabii ki!




Küllerin altında kalarak gazlardan boğularak ölen hamile kadın.











Dönüşte yine Roma trenine aktarma yapmak için Napoli'ye uğruyorsunuz. Gitmeden önce bir araştırma yapmıştım. Julia Robert'in Napoli'de film çekerken piza yediği lokantaya gittik. Pizzası çok güzeldi. Zaten sadece iki tip piza var. Kırmızı ve beyaz, başka bir şey yok. Tavsiye ederim. İsmi Pizzeria da Michele ve her şeyden önemlisi çok ekonomik.






İtalyanlar
İtalya'da dolaşırken bana en ilginç gelen hususlardan biri de şu oldu: toplu taşıma araçlarında birbirini hiç tanımayan insanlar sanki çok eski ahbapmış gibi birbirleriyle derin sohbete dalıyorlar. Aynı sohbet yerine gelen başka bir insanla da devam ediyor. Kadın erkek ayrımı yapmıyorlar. Herkes birbiriyle konuşuyor. Ama konuşmaya genellikle bir şeyden şikayet ederek başlıyorlar ve arkası geliyor. Şimdi bizde şehirlerde bu yakınlık kalmadı. Kimse birbiriyle konuşmak istemiyor. Anadolu'da küçük yerlerde, kasabalarda insanlar hala birbirine daha yakın. Büyük şehirlerde artık akıllı telefon arkadaşlığı tercih ediliyor.

Özetle Roma ve civarı güzel. Ancak İtalya pahalı. Güvenli bir yer de değil. İtalya diğer Kuzey ve Batı Avrupa ülkeleri gibi organize değil. Bize benziyor. Uyanık ve dikkatli olmanız lazım. Sempatilerinin arkasına saklanmış çok fazla üçkağıtçı var.

Pazartesi, Nisan 21, 2014

Bir Kraliyet Başkenti: Paris 2014


Louis XIV ve Ben
Niçin böyle bir başlık koydum? Bugünkü Paris, ilk Fransız krallarının Ile de la Cité'ye yerleştiği tarihlerden itibaren sürekli gelişim prensibi üzerine kurulmuş. Bugünkü yönetimler hala krallık dönemlerindeki yerleşimi, dokuyu, mimariyi koruyor. Örneğin Louvre Sarayı yapıldığında küçük bir kale imiş, Versaille Sarayı'nın bulunduğu arazi Kral IV Henri'nin avlak alanı imiş.Oğlu XIII Lui buraya küçük bir av köşkü yaptırmış.Tüm şehir böyle. Louvre, Versaille gibi büyük eserler bir anlamda Fransa tarihini özetliyorlar. Kimse gelip şurayı yıkalım, arsası değerlendi, Fransız TOKİ'si buraya 20 katlı binalar yapsın, paraya para demeyiz diye bakmıyor. 45 sene önce çocukken oturduğum ev sapa sağlam ayakta, her gelen biraz daha güzelleştirmiş. Bizde olsa çoktan 10 katlı bir bina dikilmişti yerine. Herkes, yapılana, geçmişe, tarihe, sanata, güzelliklere, doğaya saygı gösteriyor. Hiçbir siyasi görüş, belediye, başbakan vs. şehrin kuruluş dokusunu bozacak bir girişimde bulunmuyor, düşünemiyor bile. İşte büyük fark burada. İşte burası bu yüzden bir kraliyet başkenti. Bu yüzden Türkiye'ye gelenden fazla turist sadece Paris'e geliyor.(Geçen sene 30 milyon turist gelmiş)

Paris benim için önemli bir yer. Şimdiye kadar birçok seyahat yaptım, orada yaşadım, ama bir şeyler yazma fırsatı bulamamıştım. Bu yazıyı Paris'in son durumu hakkında okuyuculara ve ziyaret etmeyi düşünenlere biraz tüyo vermek için kaleme aldım.

Bu sefer seyahatime başladığım Sabiha Gökçen Havaalanı ve Pegasus'a değinmeden geçemeyeceğim. Yolcuya nasıl eziyet edilir görmek istiyor musunuz? elinizde bavulla ve kendi arabanızla Sabiha Gökçen'e gelin park edecek yer bulamayıp sefil olun. Sonra bavulla hiç yürüyen bant olmayan koridorlardan yüzlerce metre yürüyün. Giriş kapılarında ki cihazlar çalışmasın, oraları kapayın, insanları tek ve en uzak kapıdan sokun. Tuvalete gidin burnunuzun direği kırılsın. Üstünüz başınız batsın. Pegasus'la uçun, uçuş ekibinin laubaliliğini, anons sırasında arkadaşıyla gülüşen, söyleyeceğini unutan hostesleri, iki lafı bir araya getiremeyen pilotları görün. Maalesef ben bunlara takılıyorum :( Ama benim gibi bunlara takılmazsanız 3 saat sonra ağzınız kulaklarınızda Orly Hava alanına iniyorsunuz. Burası eskimiş. Bizim Esenboğa Hava alanına benziyor. Ancak şehre ulaşım imkanları çok güzel ve çeşitli. Ben Orlyval denilen, hava ray üzerinde giden ve uzaktan kontrol edilen araçla banliyö treninin bağlandığı Antony denilen yere gittim. Oradan da RER diye adlandırılan banliyö treni ile ver elini Paris. Otelinizin bulunduğu bölgeye göre ayrıca Orlybus denilen otobüsleri de tercih edebilirsiniz. Elbette taksiler, otobüsler, tramvaylarda var. Ulaşım çok zengin ancak bize göre pahalı. En kısa mesafe indi bindi 1,70 Euros. Eğer uzun süre kalacaksanız, ekonomik 5 günlük veya haftalık kartları almanızı öneririm. Ben bir haftalık Navigo denilen karttan aldım.Daha sonra günlük biletlerle ilave yaptım. Toplam 30 Euros civarında ama sınırsız dolaşabiliyorsunuz. Bunları turistler pek bilmiyor. Onlara iner inmez havaalanında "Paris Visit" diye bir kart satıyorlar. 5 gün 50 Euros! tam turist işi. Her yerde uyanık olmak gerekiyor.

Ulaşım ve maliyetleri ile ilgili bilgileri şu web sitelerinde bulabilirsiniz:




Artık Paris'te gerçek Fransız'a çok az rastlıyorsunuz. Paris bir göçmenler şehri olmuş. Paris'liler modern hayatın kargaşasından bıkıp küçük yerlere göçmüşler. Böyle giderse 20 sene sonra Paris tamamen bir Afrikalı şehri olacak. Şimdilik farklılıkları bir arada tutmaya çalışıyorlar. Göçmenler Fransızlara göre daha kötü koşullarda yaşıyorlar. Ancak geldikleri yerleri düşündüklerinde mutlular ve hallerinden memnunlar. Şehrin merkezi yerleri pis. İstanbul'la ortak noktası, her yer izmarit. Eskiden böyle değildi. Paris'li Fransız yere bir şey atmazdı. Atanı uyarırlardı. Bu kadar farklı insan şehre doluşunca başka sorunların çıkması kaçınılmaz. Örneğin eskiden hırsızlıkta yoktu. Şimdi metrolarda sürekli uyarıyorlar. Sonradan Avrupa Birliğine giren Doğu Avrupa'dan gelen göç nedeniyle hırsızlıkta artmış. Çok doğal bir sonuç. En küçük şişe suyun 2 Euro'ya satıldığı bir yerde tabii hırsızlık olur. Benim tavsiyem aman dikkat cüzdan, pasaport gibi eşyalarınızı farklı ve korumalı bir şekilde taşımanızda fayda var. Dikkatli olduktan sonra bunlar Paris'i görmenizi engelleyecek şeyler değil. Hırsızlık İtalya'daki kadar vahim boyutta değil. Başta dedim ya, tarihlerinin kültürel zenginliği onlara çok para kazandırıyor. Her şeye rağmen en çok turist çeken şehir.           (Geçen sene Paris'e 30 milyon turist gelmiş, tüm Fransa'ya 70 milyon)

Versaille Sarayının Şef Bahçıvanı:)
Bizim padişahlar borçla saray yapıp, haremlerini genişletirken, onlar özellikle 17.yüzyıldan itibaren her alanda düşünürler, edebiyatçılar, sanatçılar ve bilim adamları yetiştirmişler. Özgür düşünce tüm gelişmişliklerinin temel kaldıracı olmuş. Bunun bugünde sokağa çıktığınızda görüyor ve hissediyorsunuz. Herkes farklı, herkes rahat, kimse kimseye toplumsal kurallara uyduğu sürece müdahale etmiyor. Bizde de 1000 yıldır değişen bir şey yok, bağnazlık devam ediyor. Adamlar izlemedikleri filmi, hiç izlemedikleri TV kanalını yasaklansın diye şikayet ediyorlar. Ben oradayken her yerde NOAH oynuyordu. Kimsenin de fiction bir filme gereksiz bir sürü anlam yüklediğine şahit olmadım. Sadece bir film, içeriğini onaylamıyorsan izlemezsin o kadar.


Versaille - Bilet kuyruğu
Ama en zengin oldukları dönemde Versaille Sarayına WC yapılmaması anlaşılması zor bir şey. Bu da onların çelişkisi, çünkü o devirde istedikleri yerde ihtiyaç giderme hakkı asillere verilmiş bir imtiyaz imiş! Her taraf altın, ihtişam ama WC yok! Çok asiliz ama leş gibi kokuyoruz:)  Ama o devirdeki bu alışkanlık bugün gelişmiş Fransız parfüm sanayine milyarlarca euro para kazandırıyor. Yani bu kazancın kaynağı sarayın o devirdeki kokusu. Fransız ihtilalinden sonra lazımlık kullanmaya başlamışlar! Bu seferde lazımlıkları pencereden aşağıya bahçeye boşaltıyorlarmış. Yeşilliği buna borçlular herhalde!


Fransız kibarlığının bedeli

Kibarlık, "La politesse Française" her şeye rağmen devam ediyor, bonjour, merci, bonsoir, au revoir'sız bir iletişim yok. Rodin müzesi girişinde ilgili şahsa bonjour demeden bir şey sormaya kalktım, adam (afro-français) üzerine bastırarak bana "bonjour monsieur" dedi. Ne kadar utandığımı bilemezsiniz. Bu hatayı yapmamam gerekiyordu. Dışarıdan gelenlerde kültürlerinin bu olumlu ögelerini almışlar ve devam ettiriyorlar.



Gezilecek yerler ve yeme içme konusunda fazla bir şey yazmayacağım. Artık bu bilgiler internette bol miktarda var. Ancak bazı deneyimlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Merkezi yerlerdeki lokanta ve café'lere dikkat edin. Çoğu turistik ve "kazık" Özellikle rehberlerde yer alan yerlerin çoğu tuzak. Ben mutlaka görülmesi gereken güzel birkaç yeri ve lokanta ismini aşağıda veriyorum. Buralara güvenebilirsiniz.

Güzel Mekanlar:
Place de Vosges,  Marais Bölgesinde etrafında sanat galerilerinin ve butik mağazalarının bulunduğu güzel bir meydan. Victor Hugo'nun Sefilleri yazdığı mekanlar burası.
Place de Revolution 1830
Saint Michael meydanı ve çeşmesi, karşısındaki Café de Rive Gauche güzel bir yer. Café'nin hemen solundaki köşedeki krepçi bir Türk işletmesi tavsiye ederim.
Place de L'Opera ve Café de la Paix- Buranın milföyü meşhur.
La Defense   M1 metro ile gidebilirsiniz. Burada çok güzel bir çarşı ve yeme içme imkanları var.
Jardin de Luxembourg- Saint Michael bulvarı üzerinde, sandalyenize oturun havuzda yelkenli yüzdürün.
Tuillerie Bahçesi
Notre-dame (öğle saatlerinde dua zamanı ziyareti öneririm)

L'Arc de la Defense
Notre Dame'da Dua Zamanı


Tuillerie Bahçesi ve havuzu



Rodin- Genç Kız



Müzeler

Benim her zaman önceliğim Orsay Müzesi. Buraya en az 3 saat zaman ayırmak gerekiyor.
Rodin Müzesi'ne iki saat, Monet ve Picasso müzelerine birer saat yetiyor.






DİKKAT!

Vaktiniz çok değilse, Louvre ve Versaille dan uzak durun. Buralara en az yarım gün gerekiyor. Ayrıca buralara ve Eiffel'e giriş için önceden mutlaka internetten bilet alın. Aksi takdirde saatlerce kuyrukta beklersiniz.

Yeme İçme


P'TIT GREC Mouffetard Sokağı

Café Constant Rue Saint Dominique 139 (özellikle Fransız yemekleri)
Leon Bruxelle Saint Germain bulvarı üzerinde (kum midyeleri mükemmel)
Petit Grec Crepe ve Galette ( Pantheon arkasında Rue Mouffetard üzerinde)
Le Comptoire Brasserie (kaz ciğeri güzel)
Maison de la Lozere, Saint Michael civarında
Au pied de cochon, Le Halle civarında, soğan çorbası için içkiden sonra iyi gidiyor:)

Ayrıca Lafayette Gourme katında da özellikle öğlen bir bardak şarap eşliğinde lezzetli suchi'ler ve carpaccio'lar yiyebilirsiniz.



Eğlence

Eğer benim gibi klasik ve Saint-Germain cazı denilen caz türünü seviyorsanız, aşağıdaki yerlerde dinleyebilirsiniz. Çok iyi sanatçılar geliyor. ama mutlaka önceden bilet veya rezervasyon gerekiyor. 
http://www.parisinfo.com/decouvrir-paris/guides-thematiques/paris-la-nuit/concerts-et-cabarets/les-clubs-de-jazz

Club Duc de Lombart - burası favorim
Sunshine
Hotel Lutetia

Son olarak bu seyahatimizin organizasyonunda yardımcı olan otel seçimi ve uçuşumuzu organize eden
 Aborda Turizme teşekkür ederim.


Çarşamba, Kasım 06, 2013

Midilli: Şair Sappho'nun adası




Edebiyat Dünyasının Sıradışı Kadınları ve HayatlarıDünyanın bilinen ilk kadın şairi olan Sappho hakkında elimizde çok bilgi bulunmuyor. Yine de yaşadığı döneme göre oldukça sıradışı sayılabilecek hayatıyla dikkati çekiyor hatta öyle ki Sappho ölümünden yüzyıllar sonra bile anılacak, portreleri çizilecekti. Demokrasinin beşiği olan Antik Yunan'da, aristokrat bir ailenin kızı olarak M.Ö. 630 - M.Ö. 612 yıllarında dünyaya gelen Sappho Yunanistan'ın Lesbos Adası'nda doğdu. Lesbos'un ismi Sappho'dan geliyor. Bizim bildiğimiz ismiyle "Midilli" o dönemki adıyla Lesbos Adası da ismiyle aslında Sappho'nun en çok tartışılan yönüne atıfta bulunuyor yani lezbiyenliğine. Atinalı tiyatro yazarı Aristofanes yazdığı bir oyunda iki kadın arasındaki aşkı anlatmak için "Lesbos'lu" tanımını kullanır. Böylece "lezbiyen" kelimesinin temeli atılır. Önceleri zengin bir tacir ile evlenir fakat bu evlilikte mutlu olamaz ve ve ayrılır.

Sappho



Midilli adasına Ayvalık'tan Tur-Yol veya Jale Tur isimli şirketlerin motorlarıyla ulaşmanız mümkün.Genellikle bir sabah, birde akşam sefer düzenleniyor. Aynı saatlerde adadan da geri dönüş seferleri var. İsterseniz gerekli işlemleri yaptırıp, kendi arabanızla da karşıya geçebiliyorsunuz. Ama Türkiye'de kullandığımız arabalar genellikle büyük. Lesvos'un yolları kötü değil ama dar ve çok virajlı. Bu yüzden küçük arabalar daha kolay kullanılıyor.





Bizim Midilli diye bildiğimiz Lesvos adasının başşehri Mytilene limanına vardığınızda sizi ilk olarak şehrin amblemlerinden biri olan, Amerika'daki özgürlük heykelinin bir kopyası karşılıyor. Anlatılanlara göre genç bir Yunanlı bir zamanlar taşı toprağı altın olan New York'a çalışmaya gitmiş. Kiraladığı küçük oda Ellis adasındaki Özgürlük heykeline bakıyormuş. Günün birinde çok param olursa memleketime dönünce bu heykelin benzerini dikeceğim diye kendine söz vermiş. 15 metre boyunda bir heykel. Nedense kadının yüzü Türkiye'ye dönük, yazılar ise heykelin arkasında. Aslında adanın Türklerden özgürlüğe kavuşmasını temsil ediyor.



Midilli sokaklarında, duvarlarda bol bol orak çekiçli KKE (Yunan Komünist Partisi) afişleri var. Sappho'nun Lesvos adası, bugün komünistlerin çok güçlü olduğu bir "kızıl" ada! Aslında II.Dünya savaşı bitiminde, savaşta Alman'lara karşı büyük mücadele veren Yunan komünistleri, savaş bitiminde kendi devletlerinin saldırısına maruz kalıyorlar ve çok acı çekiyorlar. Bu savaşçıların çocukları hala Midilli adasında yaşıyor ve babalarının hazin hikayelerini kahve sohbetlerinde dostlarıyla paylaşıyorlar.



Yeme içme konusunda web sitelerinde ve bloglarda "çok ucuz" şeklinde ifadeler var. Bunları yazanlar ya bedava para kazanıyorlar, ya da bir Euro= bir TL zannediyorlar. Ucuz olup olmadığını kredi kartı ekstresi gelince anlıyorsunuz:) Bir kere balık ucuz değil. Sadece kaliteyi bizdeki pahalı Boğaz restoranlarından daha makul bir fiyata satın alabiliyorsunuz. Öğlenleri kişi başı 10-15 Euro, akşamları ise biraz uzo biraz da deniz mahsulü alayım derseniz, kişi başı 20-25 Euro civarında hesap ediyorsunuz. Ama su, kahve, bira, uzo vs gibi içki ve snack tarzı gıdalar, Kuzey ve Batı Avrupa ülkelerine kıyasla çok ucuz.
Ayrıca çok beğendiğim bir yasal uygulama var. Yemek yediğiniz her yerde lokantacı eğer size fiş vermezse hesabı ödememe serbestiyeniz var. Bu yasa lokantalardaki menülerin altında yer alıyor. Dolayısıyla yemek siparişi verdiğinizde yemeğinizle birlikte fişiniz de geliyor. Bizde ise fiş almak için garson kovalarsınız. Başkalarının almadığı fişi size verirler.Her konuda çok reklam yapmayı seven hükümetimiz neden böyle bir uygulayı bize de getirmeyi düşünmez acaba?
Dikkat: Midilli'de lokantaların çoğu kredi kartı kabul etmiyor, ya da makina arıza yaptı numarası çekiyorlar. Bu nedenle bir yerde oturmaya karar vermeden önce, kredi kartı kabul edip etmediğini sorun.

Adanın idari merkezi Mytilene (yaklaşık 30.000 nüfusu varmış) nedense adalardaki diğer Yunan şehirleriyle kıyaslandığında daha bakımsız. Ancak her şeye rağmen gezilecek bir sürü yer var. O küçücük şehirde koca Türkiye'de bulunmayan zevkli caféler, pastahaneler ve fırınlar var. Kimisi bu söylediklerime şöyle cevap veriyor; " iyi güzel de orası turistik yer" peki niye bizde turistik yerler pis ve zevksiz? hadi buna cevap verin...geçen sene yere göğe sığdırılamayan Sığacığa gitmiştim. Böyle zevksiz, böyle bakımsız bir yer olamaz. Hele geceleri tam bir curcuna. Etraf bok götürünce "sakin şehir" ilan etmişler, pisliğe bahane!

Şehrin en önemli yeri Ermou alışveriş caddesi, aslında trafiğe kapalı uzun ince bir sokak. Bu sokakta bir sürü küçük dükkan var. Hediyelik eşya vs hepsini burada bulabilirsiniz. Çok zevkli fırınlar var. Pastalar, ekmekler, kurabiyeler mükemmel. Fırınlar ve pastahaneler bayanların yönetiminde, temiz önlükleri ile hizmet ediyorlar.
Birçok tarihi eser ve ören yeri de bu cadde boyunca sıralı. Çarşı yolunun başında Saint Athanasios Katedrali var. Bu katedrali gezip, yukarıya doğru sağlı sollu şirin dükkanlar göreceksiniz. (Bu dükkanlardan birinde Altın Otu isimli bir ottan yapılan, altın imitasyonu takılar satılıyor, çok ilginç) Yolun sonunda Midilli kalesine varmadan sağda minaresi yıkık, şimdileri bir harabe görünümünde olan, kapısında ki tabelada (Yeni Camii) yazan bir Osmanlı Camii göreceksiniz. Bu camiinin çevresinde eski Türk mimarisinin izlerini taşıyan bir sürü ev var. Geçmişte müslüman ahali bu civarda yaşıyormuş.


Midilli Kalesinden eski limanın görünüşü


Midilli kalesi çok geniş bir alanı kapsıyor. Şimdiye kadar gördüğüm en geniş alana sahip kale diyebilirim. Burada kazılar ve restorasyon devam ediyor. Osmanlılardan kalma birçok bina var. Çok güzel manzarası olan, kafa dinlenecek bir köşe. Gezmek için yaklaşık iki saat zaman gerekiyor. Giriş ücreti iki Euro.






Rembetis'te sofra ve Grek mezeleri
Kaleyi gezdikten sonra kalenin kuzeyinde kalan,  Northern Ancient Port diye geçen eski limanda Rembetis isimli tavernayı (lokanta) tavsiye ederim. Yerel halkın da yemek yediği huzur dolu bir yer. Türkçe konuşurken dikkat edin, anlıyorlar! Soslu yaprak sarması, kızarmış Yunan peyniri ve patlıcan biber kızartması müthiş. Bu yemekler bizde de var ama farkı görünce bizim onlardan kopyalamaya çalıştığımız anlaşılıyor. Aman dikkat porsiyonlar iki kişilik geliyor. Eğer iki kişiyseniz aynı yemekten iki porsiyon söyleme hatası yapmayın. Adam başı 12-13 Euro gibi bir hesap ödersiniz. (kredi kartı kabul etmiyorlar) Eğer kaleyi gezmezseniz Ermou sokağının sonu sizi bu eski liman bölgesine çıkartıyor. Sokağın tamamı yaklaşık 1 km uzunluğunda.

Tzamakia Beach
Cankurtaran
 Mytilene'de hemen hemen her yerden denize girebiliyorsunuz. Halka açık plajlarda bile ücretsiz soyunma kabini ve duş var. Kaleyi gezdikten sonra dilerseniz kalenin güneyinde kalan Özgürlük anıtının
arkasında Tzamakia Beach isimli bir plaj var. Buraya giriş, kişi başı 2 Euro. Mavi bayraklı temiz bir plaj. Bu ücretin karşılığında şemsiyeniz, şezlongunuz, soyunma kabininiz, WC'niz ve cankurtaranınız oluyor:)
Ayrıca kimseyle balık istifi sıkışmadan rahat rahat güneşlenebiliyorsunuz. Plajdaki caféde makul fiyata yiyecek ve içecek bir sürü şey bulabiliyorsunuz.




Mytilene de mutlaka uğramanız gereken yerlerden biri de Café Panellinion. Yeri sahildeki Kountoupiotou caddesinde. Ernou sokağından da girişi var. Burası eskiden bir Osmanlı yönetim binası imiş. Az rastlanan şıklıkta bir café/pastahane. Biraz bizim eski Markiz'in havasında ama çok daha ferah ve güzel. Çok değişik tatlılar var. Frapé ile iyi gidiyor.





Merkez Mytilene ve yakınındaki gezilecek diğer mekanları şöyle listeleyebilirim:

Agiassos Köyü - Merkeze 25 km (seramik ürünleri güzel)
Teriade Museum in Varia - 5 km
Theofilos Museum in Varia
Therma kaplıcası - Merkeze 10 km
Kalamies hava meydanı yakınında taverna
Kohilia Beach- Diğer bir plaj 5 km


Midilli Adası'nda dolaşmak için araba ya da motosiklet kiralamak gerekiyor. Günlük 30-40 Avro'ya araba kiralayabilirsiniz. Arabanızla gelecekseniz vergilerle birlikte 100 Avro'yu geçiyormuş, bana kiralamak daha hesaplı geldi. Bu yüzden biraz pazarlıkla 5 gün için 115 Euro'ya keçi gibi giden bir araba kiraladım. Çok da memnun kaldım.











 Molyvos'a Doğru Giderken

Arabayla 1,5 saatlik mesafedeki Molivos'a doğru giderken Mantamados'taki Taksiarhis Manastırında durdum. Burası adanın hac yeri. Efsaneye göre; korsanlar adayı işgal ettiklerinde manastıra saldırıp 40 rahipten 39'unu öldürmüşler, kurtulan rahip Taksiarhis, ikonasını mum ve arkadaşlarının kanıyla sulanan topraktan yapmış. Manastırın hemen karşısındaki köyde seramik atölyeleri de var. Bu köyün süt ürünleri ve seramikleri meşhur. Bizim kaşar peynire benzer üretiminde zeytinyağı kullanılan çok güzel bir peynirlerleri var.



Bu arada yine bana etkileyici gelen bir gözlemimi aktaracağım. Köy meydanındaki kilisenin karşısında bir köy kahvesi var. Bir kahve içerken köylülerle sohbet eder, yeni bir şeyler öğrenirim diye düşündüm. Bir kahve geldi, sunumu resmetmeden geçemeyeceğim. Hangi Türk köyündeki kahvede size bu şekilde güzel bir sunumla kahve getirirler? Burası Allahın Midillisinde dağ başında bir köy ve turistik bir yer değil! Üstelik fotoğraftan göreceğiniz üzere köyde bile istemeden kasa fişi peşin geliyor...



Skala Skamnia
Balıkçı Barınağı ve Lokantalar
                     
Güneş Banyosu Yapan ahtapotlar
Damak tadına düşkün turistlerin uğradığı küçük bir balıkçı köyü. Bu küçük koyda deniz kıyısındaki lokantaların önünde çamaşır gibi asılı kurutulmuş ahtapotların görüntüleri birçok turistik broşürü süslüyor. İskelede güzel bir balık yedikten sonra Midilli adasının gözdesi Molivos'a doğru yola çıktım.





Molivos'a giden iki yol var; biri deniz kıyısından, diğeri geldiğiniz dağ yolundan. Aracınızın arazi özellikleri yoksa sakın deniz kıyısından gitmeyin. Taşlı, uçurumlu, bol virajlı bir yolmuş, belgesel çevirmiyorsanız bu maceraya değmez. Ben daha önceden bilgi aldığım için dağ yolundan gittim ve 20 dk da Molivos'a vardım.


 Molivos

Molivos güzel bir yer. Kalesi, taş evleri, daracık sokakları, zeytinlikleriyle çok etkileyici. Mardin'in o güzelim taş evlerini alın, bir deniz kıyısına taşıyın, çevrsini de plajlarla ve zeytinliklerle kuşatın. Biraz bizim Assos'a benziyor ama daha temiz. Denizden bakıldığı zaman biraz da Santorini'yi andırıyor. Dar sokaklar, kalenin bulunduğu tepeden muhteşem deniz manzarası, güneşin batışı. Molivos'ta yemek için deniz kıyısındaki liman lokantaları yerine, tarihi çarşıdaki tepeden denize bakanları öneririm.
Kaleden Aşağıya Bakış
Limandakiler biraz turistik...Taş evlerin üzerinde yükselen teraslarda yemek daha keyifli. Üstelik Temmuz veya Ağustos gibi gelirseniz liman ve çevresi çok sıcak olur. Yine 25-30 Euro'ya iki kişi gayet güzel doyar, bir ufak şişede Ouzo içersiniz. Tabii ağalık yapalım ortaya birde ıstakoz isteyelim derseniz bu fiyatlar yükseliyor. Sıcak havada fazla karıştırmadan 2,3 çeşit mezeyle ve biraz da ouzoyla mütevazi şekilde karın doyurmanız mümkün. Aman dikkat daha öncede yazmıştım porsiyonlar zaten iki kişilik geliyor.






Plomari

http://www.lesvosgreece.gr/tr/plomari

Ahtapotlar Halay Çekerken :)

Her zamanki gibi şehre girişte sizi ahtapotlar karşılıyor.



Kasabanın merkezinde çardakların altında oturabileceğiniz
şirin caféler ve küçük rum lokantaları mevcut. Herhangi bir lüks yok. Basit ve sade yerler. Sandalyeler genellikle maviye boyanmış.
Küçük bir tabak soğuk mezeyle (mezedis) ve biraz uzo sıcak havada iyi geldi.





Uozo üretim müzesi
Adanın güneyinde şirin bir balıkçı köyü. Burası aynı zamanda adanın en kaliteli Ouzolarının üretildiği yer. Özellikle Barbayannis (diğer kaliteli bir marka ise "Mini" isimli uzo) marka uzoları mükemmel. Şehrin girişinde bu firmanın fabrikası var. Hem gezip hemde uygun fiyata uzo alabiliyorsunuz. Ayrıca size uzonun üretimiyle ilgili detaylı bilgi veriyorlar. Birde müze kurmuşlar 150 senedir kullandıkları inbikleri sergiliyorlar. Bu kasabanın diğer bir özelliği ise Barbaros Hayrettin Paşa'nın doğduğu yer olması.



Midilli'yi özetlemek gerekirse, Molyvos Mytilene'den daha güzel ve kalmaya değer. Tanıştığım bir sürü yabancı burada 10,15 gündür tatil yapıyormuş. Özellikle şehre çok yakın olan Petra Plajı vakit geçirmek ve deniz için mükemmel. Ayrıca Petra'da mükemmel bir manastır var. Bacaklarınıza güveniyorsanız bir sürü merdiven çıkıyorsunuz. O devirlerde mahalle baskısından olsa gerek, manastırlar hep ulaşılması güç yerlerde kurulmuş.


Önemli Hususlar:
  • Dükkanlar sabah 7.30-8.00 gibi açılıyor. Çoğu yer en geç 13.00 gibi kapanıyor. 14.00-17.00 arası Midilli halkı uykuda. Siesta saatinde turistik restoranlar hariç çoğu yer kapalı. Adamlar kendi yaşam tarzlarından kesinlikle taviz vermiyorlar. İşte ben buna kültür derim. Yüzyıllara dayanan bir medeniyetin yaşam biçimi ve kültürel kodlar.

  • Yollar düzgün ama birçok yerde dar. Küçük arabaları tercih etmenizi öneririm. Türkler gibi aceleci ve kuralsız araba kullanıyorlar. Bu yüzden yaz aylarında Türklerinde karıştığı çok sayıda trafik kazası oluyormuş. Hastanelerin yetersiz olduğu bir adada dikkatli olunmasında fayda var.
  • Kredi kartı kabul eden yerlerin sayısı az. Birçok lokanta kredi kartı kabul etmiyor. Herhangi bir yere oturmadan önce mutlaka kredi kartı kabul edip etmediklerini sorun. Kapıdaki kredi kartı kabul edilir yazılarına güvenmeyin. Siz yemeği bitirdikten sonra, POS cihazımız bozuk nakit verin diyorlar! Ehh bu kadar olacak, ne de olsa aynı sulardan balık yiyoruz:)