Değişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Değişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ekim 06, 2025

Bir Diktatörü Nasıl Devirirsiniz?

Bu paylaşımım bir çeviri. Diktatörlerin devrilme yöntemleri konusunda uzman/akademisyen Gene Sharp'ın bu konuda yazdığı bir kitabın içeriği konu ediliyor.

Gene Sharp, hayatının büyük bir kısmını nispeten az tanınan bir akademisyen olarak geçirdi. Çok az kişinin okuduğu akademik kitaplar yazdı ve çok az kişinin katıldığı dersler verdi. Şiddetsizliğin en acımasız diktatörlere bile galip gelebileceği fikri, en iyi ihtimalle Don Kişotvari görünüyordu. Küçük bir tarikat takipçisi edinmiş olsa da, akademik dış politika çevrelerinde bile çoğunlukla bilinmiyordu.

Ancak daha sonra bir grup genç aktivist, onun fikirlerini kullanarak Sırp diktatör Slobodan Milošević'i devirdi. Bu, Martin Sheen'in seslendirdiği ve ardından Ukrayna'daki aktivistleri harekete geçmeye teşvik eden ödüllü bir belgeselin ortaya çıkmasına yol açtı. Sırplar, onlara Sharp'ın yöntemlerini öğretti ve bu da sırasıyla Gül Devrimi ve Turuncu Devrim'e yol açtı.

Bugün, çeyrek asır sonra, Sharp'ın yöntemleri 50'den fazla ülkede başarıyla uygulanıyor. Gücünü Ukrayna'da ilk elden gördüm ve bu deneyim, aynı ilkelerin kurumsal dönüşüm için nasıl kullanılabileceğini gösteren Cascades'i yazmam için bana ilham verdi. Siz de bunları öğrenebilir ve kendi hayatınızda ve işinizde uygulayabilirsiniz.

Savaşın Diğer Silahları

İnsanlar devrimcileri düşündüklerinde, genellikle Che Guevara'nın bir militan grubuyla cüretkâr baskınlar düzenlediğini düşünürler. Ya da belki de Kızıl Şafak filmindeki gençleri, dağlarda saklanıp kötü bir rejimin iradesini uygulamaya çalışan askerlere gerilla saldırıları düzenlerken hayal ederler.

Ancak Sharp, şiddet içeren devrimlerin nadiren başarılı olduğunu savundu. Hükümetler belirleyici avantajlara sahiptir: geniş cephaneliklere erişim, vergilendirme yoluyla para toplama imkânı ve isyancıları cezalandırmak için polis ve mahkemeler üzerinde kontrol. İsyancıların kendileri de sınırlıdır. Askerlere ateş edip sonra normal bir iş, okul ve aile hayatına devam etmeyi bekleyemezsiniz. Katılımın önündeki bu engeller, şiddet içeren hareketler için büyük bir dezavantajdır.

Bu nedenle şiddet içermeyen ayaklanmaları "başka yollarla savaş" olarak tanımlamıştır. Psikolojik, sosyal ve ekonomik silahlarla yürütülen bu ayaklanmalar, aktivistlerin avantaj elde etmesini sağlar. Şiddetsizliğin neler başarabileceğini göstermek için Gandhi'nin Hindistan'ın bağımsızlığı için yürüttüğü kampanyaya, Danimarka'nın Nazilere karşı direnişine ve ABD sivil haklar hareketine işaret etti.

Sharp'ın görüşleri, Harvard Üniversitesi Kennedy Okulu'nda Erica Chenoweth ve Maria Stephan tarafından yürütülen araştırmalarla daha da doğrulandı. Bir asır boyunca 300'den fazla direniş kampanyasını inceleyen araştırmacılar, şiddet içermeyen eylemlerin iki kat daha etkili olduğunu ve %53 oranında başarılı olduğunu, buna karşılık şiddet içeren ayaklanmaların %26 oranında başarılı olduğunu buldular.

Rejimin Gücü Nereden Geliyor?

Rusya'da Vladimir Putin veya Çin'de Şi Cinping gibi mutlak güce sahip bir diktatörü düşünün. Sonra, tüm temizlik görevlilerinin işe gelmemeye karar verdiğini hayal edin. Bu mutlak güce sahip diktatör artık çöpleri toplatmaktan acizdir. Temizlik görevlilerini tutuklayabilir, hatta öldürtebilir; ancak tüm bir ülkedeki tüm çöpleri toplamak kendi başına yapabileceği bir şey değildir.

Mesele şu ki, bir liderin gücü yalnızca kurumları kontrol etme veya etkileme kabiliyetiyle sınırlıdır. Yasaları yalnızca yasama sistemini kontrol edebildikleri ölçüde yapabilirler ve bu yasaları ancak hukuk sistemini ve polisi kontrol edebildikleri veya etkileyebildikleri ölçüde uygulayabilirler. Aynı şey ticari kurumlar, eğitim kurumları, medya vb. için de geçerlidir.

Uygulayıcılar bu çerçeveye Destek Sütunları adını verir, çünkü her rejim güç kaynağı olarak bu sütunlara dayanır. Onları ortadan kaldırırsanız rejim düşer. Bu yaklaşımın bir diğer avantajı da siyasete veya ideolojiye saplanmaktan kaçınmaya yardımcı olmasıdır. Sağlıklı bir toplumun sürdürülmesi için gereken kurumlara destek, tarafgirlik olmadan sağlanabilir ve bunun nasıl başarılabileceğine dair sayısız harika örnek mevcuttur.

Sharp'ın temel görüşü özetle şudur: Güç asla tek bir noktada toplanmaz, kurumlar arasında dağılır ve her kurumun zayıf noktaları vardır. Zayıflık bulduğunuz her yerde saldırıya uğrayabilirsiniz. Rejimin iktidarını sürdürmek ve güçlendirmek için dayandığı kurumları etkileyebilirseniz, gerçek bir dönüşüm yaratabilirsiniz.

Schwerpunkt Prensibi

Zorlu ve önemli savaşlar ancak iyi taktiklerle kazanılabilir; bu nedenle başarılı değişim temsilcileri Schwerpunkt ilkesini benimsemeyi öğrenirler. Buradaki fikir, düşmanınızı genel olarak ezici bir güçle yenmeye çalışmak yerine, belirli bir saldırı noktasında ezici bir güç kullanarak kesin bir zafer kazanmaktır.

Thurgood Marshall, sivil haklar mücadelesinde, en azından ilk başta, tüm okulları entegre etmeye çalışmadı. "Ayrı ama eşit" argümanının en savunmasız olduğu lisansüstü okullarla başladı. Daha yakın zamanda, Stop Hate For Profit, Facebook'a kullanıcıları boykot etmeye çağırarak değil, kendileri de aktivist eylemlere karşı savunmasız olan reklamverenlere odaklanarak saldırdı.

Ancak Schwerpunkt, statik değil, dinamik bir kavramdır. Muhalefetiniz sizin elde edebileceğiniz her türlü başarıya uyum sağladıkça, yaklaşımınızı sürekli olarak yenilemeniz gerekir. Örneğin, sivil haklar hareketi ilk başarılarını davalar ve boykotlarla elde etti, ancak sonunda oturma eylemlerine, Özgürlük Yolculuklarına ve ancak daha sonra nihai oyunun bir parçası olarak kitlesel yürüyüşlere yöneldi.

Daha yeni hareketler, Laughtivizm'i yaymak için yaratıcılık ve mizahtan yararlanıyor. Sırp aktivist grubu Otpor, Milošević'i devirme çabalarında zekice şakalar yaptı. Vladimir Putin'in 2012'de hileli bir seçimle iktidara dönmesinin ardından aktivistler Lego oyuncaklarıyla protesto gösterisi düzenlediler. Türkiye'deki muhafazakâr dinsel aşırılıklara karşı durmak için dumanlı bir protesto düzenlediler.

Başarının anahtarı belirli bir taktik, lider veya slogan değil, stratejik esneklikti. Ne yazık ki, çoğu hareketin tam da eksikliği bu. Çoğu zaman bir stratejiye takılıp kalıyorlar ve bir şeye inanmak, başarısızlık olsa bile, iyi hissettirdiği için daha da ileri gidiyorlar. Gerçek bir fark yaratmaktansa bir noktayı vurgulamayı tercih ediyorlar.

Kurumları Güçlendirdiğinizde Toplumu Güçlendirirsiniz

20. yüzyılın başlarında, sosyolog Max Weber, gerçekleşen kapsamlı sanayileşmenin toplumların işleyiş biçimini değiştireceğini belirtmişti. Küçük işletmeler, rolleri ve sorumlulukları açıkça tanımlanmış büyük kurumlara yol açtıkça, liderlerin gelenek ve karizmaya daha az, örgütlenmeye ve rasyonaliteye daha fazla güvenmeleri gerekecekti.

Bugün, otokratlar kurumları zayıflatarak ve kendi iradelerine boyun eğerek bu süreci tersine çevirmeye çalışıyorlar. Normları aşındırıyor, yasaları altüst ediyor ve bunların yerine, yetkinlikten çok sadakati önemseyen kaprisler ve yozlaşmış teşvik yapıları koyuyorlar. Halka hizmet eden hedefler, lidere hizmet eden ve gücünü artıran hedeflerle yer değiştiriyor.

Başarılı demokrasi hareketleri ise tam tersini yapıyor. Toplumsal normları güçlendirmek için ortak değerlere odaklanıyorlar. Örneğin Polonya'daki Dayanışma hareketi, grevleri sendikalar kurmak için kullandı ve Katolikleri müdahale etmeye teşvik etti. Bu şekilde, insanları kurumları etkilemeleri için harekete geçirdiler ve bu da daha geniş çaplı değişimi güçlendirdi ve güçlendirdi.

Sonuç olarak, diktatörlükler her zaman içten çürür. Sadakati yetkinliğin önüne koyma ihtiyaçları, toplumun yeteneklerini köreltir ve refah ile morali zayıflatır. Baskılar arttıkça, içeridekiler saf değiştirir ve rejimi destekleyen temel direkler çökmeye veya taraf değiştirmeye başlar. Kurumların kontrolünü kaybetmiş bir otokrat artık iktidarı kullanamaz.

Muhtemelen en önemlisi, bir diktatöre karşı çıkmanın siyaset yapmak değil, toplumu, kurumlarını ve onları ayakta tutan normları güçlendirmek olduğunu anlamaktır. Başarılı hareketler asla belirli bir kişiye, programa veya politikaya değil, ortak bir amaç ve misyon yaratan ortak değerlere dayanır.


Kaynak: Yazının orijinali Greg Satell'e aittir. ChangeOS'un kurucu ortağı, dönüşüm ve değişim danışmanı, Wharton'da öğretim görevlisi, uluslararası açılış konuşmacısı.










Pazar, Ekim 27, 2024

Yapay Zeka ve Zihinsel Devrim

 Uzun zamandır bir şeyler paylaşmamıştım. Şimdi AI modası var. Bu konudaki düşüncem özetle;

Dün Yoah Harari’nin AI hakkındaki konuşmasını izliyordum. Harari AI’nın zaman içerisinde insanın problem çözme ve karar verme becerisini öğrenerek, insandan daha sağlıklı kararlar alabileceğini ve zaman içinde insanın bu becerilerini kaybedeceğini çünkü artık tüm kararların yapay zekâ teknolojisine sahip makineler tarafından alınacağı görüşünü savunuyor. Bu konuşmayı dinlerken aklım sanayi devrimine gitti. 18.yüzyılın ortalarından itibaren insanoğlu o tarihe kadar kol gücüyle işleyen teknolojisinin yerini yavaş yavaş su, rüzgâr ve sonunda buhar gücüyle işleyen teknolojiler aldı. Böylece kas gücü ve hatta safi emek gün geçtikçe pazarda bir ihtiyaç fazlasına dönüştü. Amerikalı yazar ve politikacı Horace Greeley (Kristal Saray ve çıkarılması gereken dersler isimli konferansta 1851) şunları söyler:
“Yaklaşmakta olan kış karşısında tir tir titriyor insan, efendisini veya makine efendisini karşısında görünce edildikçe eğiliyor yorgun bacakları ve karalar çökmüş yüreğiyle yapacak bir şey bulabilmek umuduyla sokakları beyhude aşındırıyor.”
Makineler, insan toplulukları arasında büyük farklar olmasına rağmen zaman içinde insanları kol gücüne sınırlı olmaktan kurtardı ve verimliliği artırdı. Teknolojinin bu şekilde 100 sene içerisinde büyük bir sıçrama yapması öncü toplumları siyasi ve askerî açıdan üstün hale getirdi. Bu siyasi üstünlük ve siyasi coğrafyanın ve ekonomik güç merkezlerinin yeniden şekillenmesine yol açtı. Bu gelişmelerin sonucunda mevcut bazı imparatorluklar parçalandı, yerlerini yeni imparatorluklar aldı. Bu sürece sistemik bir patern olarak bakarsak, aynı şekilde yapay zekayı geliştiren teknolojiye sahip olan ve bunları hayatın içindeki süreçlere hızla entegre eden toplumlar bu sefer bilişsel kapasite olarak bu teknolojiyi etkin kullanamayan ve geciken toplumlara fark atacaklar gelişmişlik ayrımı daha da açılacak. Çünkü, AI bu toplumların ARGE ve İnovasyon süreçlerini hızlandırarak kaldıraç işlevi görecektir. (Bu noktada takip eden linkten ülkelerin ARGE'ye ayırdıkları paya bir göz atabilirsiniz. https://l24.im/9oXq ) Sanayi devrimindeki gelişmeleri izlersek bu gelişmenin sonunda da dünya üzerinde siyasi coğrafyanın yeniden şekillenmesi kaçınılmazdır. AI bazı gizli vizyonları olan ve gelişmiş teknolojilere sahip toplumlara vizyonlarını gerçekleştirmek için istedikleri gücü elde etmelerini kolaylaştıracaktır. Tengri kötü yönetilen, yetersiz eğitimli nüfusa sahip ülkeleri korusun...

Pazartesi, Mayıs 27, 2024

Homo-Sapiens’in suyu ısınıyor mu?

Değişim yönetiminde sık kullanılan bir metafor vardır; Haşlanan Kurbağa Sendromu. Ilık suya yüzmeye bırakılan kurbağa suyun ısındığını fark edemez ve sonunda haşlanarak ölür. Netflix belgeseli “Secrets of the Neanderthals”i izleyince bu metafor aklıma geldi. Neandertal insanı, günümüzden yaklaşık 250 bin ila 40 bin yıl önce yaşamış ve sonra aniden ortadan kaybolmuşlar. Tabii bir canlı türünün aniden ortadan yok olması mümkün değil. Bu türün yeryüzünden silinmesine önemli bir değişim yol açmış olmalı. Her canlı türü belirli koşullarda yaşıyor. Bu koşullar ortandan kalktığında ya da içinde bulundukları eko sistemin dengesi bozulduğunda o canlı türü yavaş yavaş yok oluyor. Bilim insanları yaptıkları incelemede son buzul çağında kuzeyden bunların yaşam alanlarına doğru genişleyen buzulların ve aşırı soğumanın yol açtığı iklim değişikliği bu akrabalarımızın besin kaynaklarının yavaş yavaş yok olmasına yol açmış, aşırı düşen ısıyı da dikkate aldığınızda donmuş tundralarda yaşam şansı bulamayan Neandertal insanı böylece aynı ısınan kurbağa deneyinde olduğu gibi başlarına geleni anlamadan yok olmuş. Tabii son dönemlerinde karşılaştıkları Homo-Sapiens'le kurdukları ilişkiler sonucunda modern insan tarafından asimilasyona uğramaları zamanla yok olmalarına yol açan faktörlerden diğeri. Genetik araştırmalarda modern insanın DNA sında %1-4 arasında Neandertal genlerine rastlanmış! 

Hikâyenin buraya kadar olan kısmı tarih öncesinde yaşananlar. Bugün de farklı bir manzara yok. Dünya nüfusu, dünyanın besleyebileceği limiti aşmak üzere. Gelir dengesizliği yüzünden birçok bölgede insanlar sağlıklı ve yeterli gıdaya ulaşamıyorlar. Çatışmalar, göçler ve iklim değişiminin yol açtığı meteorolojik dengesizlikler gıda üretiminde aksamalara yol açmaya başladı. Bütün bunları bir işaret olarak görmek lazım. Benim çocukluğumda balık herkes için kolay erişebilir, ucuz bir gıda iken bugün gerçek deniz balıklarına erişim bir lüks haline geldi. Böyle giderse çok yakında bol hormonlu suni akvaryum balıklarında başka bir deniz ürünü bulamayacağız. Karbon emisyonu limitinde olduğu gibi, kritik dünya sistemlerinde dengenin bozulması, limitlerin aşılması elbette ekosistemi zamanla tahrip edecektir. İklim değişikliği ise gıda üretimini, tarım ve hayvancılığı etkileyecektir. Bütün bu gelişmelerin türümüze varoluşsal tehdit oluşturmadığını söyleyemeyiz. Çok uzak olmayan bir gelecekte türümüz eko-sistemin tahrip edilmesi sonucunda en kırılgan insan topluluklardan başlayarak yavaş yavaş yok olurken, yerini değişen koşullara uyum sağlayan yeni bir türe; Homo-Roboticus’a bırakmayacağı ne malum!

Okuma tavsiyesi: Limits to Growth – Donella H.Meadows

İzlemek için: https://www.facebook.com/reel/315112924950570


Yazan: Serdar Yurdakul 
Ekonomist&Sosyolog 

Perşembe, Temmuz 21, 2022

Aydınlanma 2.0

Bugün sorun nedir?

Son yıllarda dünyada yaşanan iklim ve çevreyle ilgili değişimlerin etkileri ve nedenleri birçok kavramla birlikte sürdürülebilirlik kavramını gündeme getirerek, yeryüzünü paylaşan insanların ve kurumların bu sorunla başa çıkabilmek için gerekli önlemlerin tartışılmasının yolunu açtı.

Sürdürülebilirlik kavramı genel anlamıyla belirsiz bir süre boyunca bir durum veya sürecin sürdürülebilme kapasitesini ifade eder (WordNet, 2008). Bu genel anlamıyla sürdürülebilirlik birçok farklı şekillerde algılanabilmekte ve tanımlanabilmektedir. Sürdürülebilirlik, temelde ekoloji ve ekolojik sistemlerin fonksiyonlarını, süreçlerini ve üretkenliğini gelecekte de devam ettirebilme yeteneği olarak algılanmaktadır (Chapin, Torn ve Tateno, 1996: 1017). Dünya kaynaklarının ve çevrenin insan faaliyetleri sonucu tükenme sınırına doğru ilerlediği konusunda artık genel bir görüş birliği bulunmaktadır.

21. yüzyılın başlangıcı itibariyle küresel ölçekte ekonomik, çevresel ve sosyal krizlerin artışa geçtiğini görüyoruz. Finans, beslenme, yakıt, su sıkıntısı, kaynak kıtlığı, doğal afetler, kitlesel yoksulluk, toplu göçler, köktencilik ve terörizm. Her alanda bozulma başladı. MİT’ten Prof. Otto Scharmer içine girdiğimiz yeni dönemi yukarıda değinilen sorunların toplumların gelişmişlik düzeylerine göre farklı etki yapması nedeniyle “Kırılma ve Ayrışma Çağı” olarak tanımlıyor.

Bugün yaşananlar dünyada modernlik ve sanayi devrimi ile başlayan, Aydınlanma 1.0 diye adlandırdığım gelişmiş batı toplumlarının modern yaşam, düşünce ve davranışlarını şekillendiren alışılmış sistem ve paradigmanın artık sürdürülebilir olmadığını gösteriyor. Aradan geçen iki asırlık süreçte dünya üzerindeki nüfus ve sosyal yapı çok değişti. Hızlı nüfus artışı, aşırı üretim ve tüketim bugün kaynakların hızla tükenmesine ve çevrenin erozyonuna yol açtı. En basit örnek; ülkemizde 50-60 sene önce bir deniz balığı bolluğu yaşanıyordu. Bugün yeni nesil, balık diye akvaryum balıklarını yiyor! Dünya yeni bir yaşam paradigması ve ekonomik sistem ihtiyacının sancılarını çekiyor. Bugün yaşadıklarımız birer semptom. Yalnız bilmemiz gereken bir şey var; Thomas Kuhn'un bilimsel devrimler ve Arnold Toynbee'nin uygarlıkların yükselişi ve düşüşü konusundaki çalışmalarının ardından, bir ekonomik paradigma bir dönemin en büyük sorunlarına yararlı cevaplar sağlayamadığında, toplumun er ya da geç bir geçiş dönemine gireceğini söyleyebiliriz.  

Peki bu duruma nasıl geldik?

Bugün; iklim değişikliğinden toplumsal eşitsizliğe, yapısal ırkçılıktan aşırı tüketime, okyanuslardaki plastik atıklardan gıda israfına kadar karmaşık ilişkiler ağına dayalı problemler, yaklaşık 17.yüzyılda başlayan 19.yüzyılda olgunluğu erişen modernleşme sürecinin, içinde bulunduğumuz yüzyılda dünya üzerinde yarattığı olumsuzlukları diyebiliriz. Aydınlanma 1.0 sürecinde insanlar barbarlık aşamasından, doğal kaynakları hammadde olarak kullanmayı öğrendikleri uygarlık aşamasına geçmişler ve bu dönem insanların değerlerinde, hayat tarzlarında, dillerinde, geleneklerinde, inançlarında ve davranışlarında özetle yaşam biçimlerinde köklü değişikliklere sahne olmuştur. (Bauman, 2003) Bireysel düzeyde geleneksel ahlaki değerlerin baskısından kurtulan insanların, bilinçli birey olmanın getirdiği bağımsız ve özgür düşünme, günlük hayatlarında önemli değişimlere yol açtı. Bunlardan en önemlisi Weber’e göre insanların çalışma ve işyerlerinin ayrılmasıdır. Bu ayrımın ve modernliğin olumsuz yönünü teşkil eden ve liberal düşünürler tarafında oluşturulan ekonomik düşünme sisteminin yol açtığı piyasa ekonomisi, “bırakın yapsınlar bırakın geçsinler” düşüncesinin ürünüdür. Ekonomik düşünme sistemleri toplumların geleceğini şekillendirmeleri bakımından önem taşır. Yeni düzende iki önemli aktör vardır: rasyonel insan ve şirketler. Dolayısıyla yeni dönem bu aktörlerin etrafında şekillenmiştir.

Sidney Teknoloji Üniversitesi öğretim üyelerinden Dunphy ve Benn “Organizational Change For Corporate Sustainability” isimli kitaplarında 19.yüzyılın başında modern organizasyonun ortaya çıkışını bütün bu olumsuz gelişmelerin başlıca tetikleyicisi olduğunu savunmaktadırlar.

Geleneksel firma teorisinde, bir ticari firmanın temel amacı kar maksimizasyonudur. İhtiyaçların ve teknolojinin sabit veri olarak alındığı bir bağlamda, tam rekabetçi bir ortamda ürünün fiyatı ve üretim miktarı, yalnızca karı maksimize edecek şekilde belirlenir.

Bugün özellikle uluslararası şirket diye isimlendirilen organizasyonlar sahip oldukları dinamizm ve kapasiteyle bu amaç doğrultusunda yeryüzü kaynaklarını tüketerek doğayı ve toplumu şekillendiriyorlar. Kurumsal otokrasi ve neo-liberal kuramların baskın olduğu serbest piyasanın değerler sistemi, gezegenin ekolojik dengelerini tahrip ederek, milyonlarca insanı fakirliğe sürüklemektedir (Örnek; Brezilya yağmur ormanları). Doğal kaynaklar kurumsal karlılık için yağmalanırken fabrikaların zehirli atıkları yeryüzündeki canlıların yaşam alanlarını hızlı bir şekilde yok etmektedir. Bu kirlenme Türkiye gibi teknoloji ve sermaye kıtlığı çeken az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde daha da belirgindir. İşte sorun burada; üretim organizasyonlarımızı, mevcut örgütleri yok etmeden, insanlara ve yeryüzündeki diğer yaşama zarar vermeden ve ekolojik dengeyi koruyarak nasıl değiştirebiliriz?

Değişim için ne yapabiliriz?

Bir şeyi değiştirmek için önce onu derinlemesine anlamanız gerekir. Bu değişimde milyarlarca insanın ve yüzbinlerce şirketin hem özne hem de nesne olduğu insan toplulukları söz konusuysa, sistem düşüncesi yaklaşımı en doğru yöntem olacaktır. Başlangıçta söz edilen olumsuzluklar sistemi oluşturan aktörlerin karşılıklı ilişkilerinin sonucunda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla çalışmaya bu ilişkilerin incelenmesiyle başlamak gerekir.

Aydınlanma 1.0 sürecinde ortaya çıkan en önemli olgular, ulus devletlerin ortaya çıkışı, modern şirketin oluşumu ve rasyonel birey ve rekabet kavramıdır. Bugünkü ekonomik sistemin işleyişini bu yapılar belirlemektedir. Ayrıca dünya üzerindeki insan topluluklarının hegemonya mücadelesi de analizlerde dikkate alınmalıdır. Dolayısıyla Aydınlanma 2.0 başlığı altında mevcut yapıların işleyişi tartışmaya açılarak sürdürülebilirlik amaçlı yeni tanımların tüm insanoğlu tarafından kabul edilmesine ihtiyaç vardır.

Mevcut düzen içinde yukarıda belirtildiği üzere iki önemli aktör var: Rasyonel insan ve rasyonel şirketler. Dolayısıyla değişim yolunda akademisyen ve diğer değişim ajanlarının öncelikli hedefi insanlar olmalıdır. Değişim bireyle başlar. Dünyanın bugün karşı karşıya olduğu karmaşık sorunlara karşı harekete geçmek için mümkün olduğunca çok insana ihtiyacı var. Hepimiz, her gün eylemlerimizle dünyanın işleyişine katkıda bulunuyoruz. Satın aldığımız şeyler, yediğimiz yiyecekler, başkalarıyla ve doğal çevreyle etkileşim şeklimiz: bunların hepsi, insanların gezegen üzerinde bıraktığı kolektif etkiye katkıda bulunuyor. (Anatomyofaction.org)

Bireyle başlayan değişim sürecinin şirketlerde liderlerle devam etmesi lazım. Şirket performansları, borsadaki hisse değerleri, üretim miktarları, büyüme ve kar gibi geleneksel firma teorisinin parametreleri ile değerlendirilmeye devam ettiği sürece statüko devam edecektir. Sürdürülebilirlik gurusu John Elkington, işletmelerin başarılarını yalnızca geleneksel finansal performans (çoğunlukla kâr, yatırım getirisi [ROI] veya hissedar değeri olarak ifade edilir) ile değil, aynı zamanda daha geniş ekonomi, çevre ve faaliyet gösterdikleri toplum üzerindeki etkileriyle ölçmek gerektiğini vurgular.

Üret, tüket, yatırımı büyüt, üret, tüket, israf et döngüsüyle çalışan mevcut piyasa ekonomisi paradigmalarına dayalı ekonomik sistemin, dünya kaynaklarının kirlenme ve yok olma sürecine girmiş olması nedeniyle sürdürülebilmesi mümkün değil. Birbirimizi bindiğimiz arabalarla tükettiğimiz eşyalarla değerlendirdiğimiz bir model anlayışı devam ettiği sürece bugünkü sorunlar ağırlaşacaktır.

Gerçek şu ki artık bir azınlığın ihtiyaçlarından ziyade dünyanın ve geniş kitlelerin ihtiyaçlarını dikkate alacak bir üretim ve bölüşüm sistemine ihtiyaç var. Bugün bu sistemin çok detaylı bir tarifini yapamayız ama sorunlar ortada. En azından neyin yanlış olduğunu ve insanoğlunun hangi eylemlerinin bu sorunlara sebebiyet verdiğini biliyoruz.

 “Dünyada görmek istediğiniz değişimin kendisi olun" Gandhi

 Derleyen

Serdar Yurdakul
Ekonomist&Sosyolog

Temmuz 2022